Düştük yollara...
Sürükleyerek sırtımızı ardımızdan.
Kanlı gülüşlerimiz vardı,
Yüzümüzden toprağa damlayan.
Yorgun ayaklarımız taşıyordu öfkemizi.
Bitkindik.
Açtık.
Varmak istiyorduk illada
Yoldaşların sofrasına.
Yürümemize inat hava üstümüze üstümüze geliyordu,
Yel oluyor savuruyordu,
Parçaliyordu kendini yüreğimizin yelkeninde.
Ve kayalar...
Yorgun ayaklarımızın attığı öfkeli adımlarımızın dibinde
İllada uçurumlaşmak isteyen kayalar...
Ve sevdamız...
Her ayak atışımızda kayalarda yankı bulan sevdamız.
O özgür ülke sevdasıydı gölgemizi büyüten,
Hücrelerimize işeleyen,
Bedenimizi sarıp sarmalayan,
Isıtan...
Isıttıkça,
Ne tutsaklık ne de ölüm vardı
Ufkumuzda.
Isıttıkça, siluetlerimiz devleşiyordu.
Yeryüzünden gökyüzüne doğru uzuyordu.
Yılanlar ısırıyordu gölgemizi böyle anlarda.
Koşuyorduk, bedenlerimizi kayalara çarpa çarpa.
Hızlanıyorduk, dalgaları andıran tepeleri aşa aşa.
Bıraktıkça terlerimizi arkamızda,
Boğuluyordu yılanlar ardımızda,
Boğuşarak soluklarıyla
Daha önümüzde üç günlük yolumuz vardı.
Ve ayağımızda biriken su şişikleri...
Biriktikçe ağırlaşıyordu yükümüz.
İçimizden inleye inleye
Oturuyorduk kayaların dibine.
Omuzlarımız sökük,
Boynumuz bükük,
Su içemeyecek kadar yorgun,
Uyuşmuştuk,
Soğuk keskin bir jilet gibi çizdikçe her yanımızı,
Soğudukça vücutlarımızdaki ısı,
Acılar disliyordu yaralarımızı,
Ve karıncalar taşıyordu damlalarını ağzımıza.
Biri giderken diğeri geliyordu
Karınca hızıyla,
Bırakıyordu sırtında taşıdığı damlayı dudaklarımızın kenarına.
Bir avuç tütünümüz
Bir o kadar gücümüz kalmıştı çantamızda.
Yaktık tütünümüzü birbirimize yaslandığımızda,
Yorgunluğumuzu birbirimize dayadığımızda.
Isındıkça büyüyordu bedenlerimiz
Denizlerde yüzen büyük bir buz parçası kalmıştı gözlerimizde.
Her yanımız ısındıkça
Bakışlarımışdaki buzdağı daha bir donuyordu
Daha bir belirginleşiyordu
Gözbebeklerimizde....
Ben öylece düş kuruyordum...
İçten içe, şiir okuyor,
Okudukça ağlıyordum.
Yudum yudum çekiyordum hasreti gözlerime...
Gözyaşlarımda biriken güneşin özlemiyle.
Çoğu zaman güneşi düşünüyordum,
Sonra asıyordum güneşi bir gökyüzüne,
Bir yüreğime
Bir gözlerime.
Ve en son yazdığım şiiri bırakıyordum yarılmış dudaklarıma...
Güneşe yaklaştıkça korlaşan ateş
İçinde milyonlarca kıvılcımı taşıyordu bağrıma,
Kimi nedenlerle kopan milyonlarca kıvılcım
Birikiyordu göğsümün tam ortasında.
Ne sorgu
Ne sual vardı geçmişten bu güne.
Sadece boğultu ve sessizlik...
Ölümün gazeliyle binlerce çığlığı taşıyordu bu tarifsiz durgunluk.
Neydi bu durgunluğa sığınan çığlık?
Neydi bana kalan,
Bu suskunluğun ortasında?
Donmuş bu bakışları tutup kayalara vursam mı?
Yoksa lime lime doğrasam mı aç kalmış sofraların ortasına?
Şiirimin son mısrasındayken
Arkadaşlar ayaklanıyordu.
Teker teker yola koyulduk.
Ard arda,
Sıra sıra.
Öfkemizi yumruklaya yumruklaya.
Unutmuştuk su toplayan tabanlarımızı.
Bitkinliğe inat atıyorduk adımlarımızı.
Tırnaklarımızla aşıyorduk sap kayalıkları,
Tokatlıyordu yüzümüzü meşelerin dalları.
Acısını yanaklarımıza bırakarak.
Göğsümüzde öfke,
Tenimizde soğuk,
Sesimiz boğuk,
Yüzümüzde meşelerin tokat acısı,
Yüreğimizde yanan bir sevdanın sancısı,
Her şeye rağmen yine de
İnançla bakıyorduk geleceğe.
Ve dizlerimizden asagi ates kivilcimlari.
Seke seke ceylanlar gibi kirlari yasam tuttuk
Vadilerin yesilligini
En karanlik anlarda
Her bir tetikte tutsakligi kustuk ,olumu.
Up uzun gecelerde aydinligi ictik
Zulamizda ninnilerden kalma cocuk gulusleri ile
Uyuttuk gozlerimizi .
Haklıydık kavgamızda.
Çirkinliğin,
Yozluğun,
İnkarın,
İmhanın,
Cizilmis bu yasamin karsininda
Bilincimizi dolduruyorduk şarjörümüze.
Her bir kurşun yasamla doluyordu düzeneğe.
Çünkü...
Adı yasak halkımız,
Prangalanmış dilimiz
Sürgüne çıkarılmış insanlarımız vardı bizim.
Yüzyıllardır
Sırtımızda kırılan odunda,
Süngü üçlarında,
Uçurum kenarlarında,
Boğaza atılan ilmikteydi
Ölüm.
Dar ağaçlarında dedelerimiz,
Kadınlarımız,
Gençlerimiz vardı bizim.
Sonra bölüşüp parça parça,
Sömürdüler her yanımızı yıllarca.
Doymadilar doymadilar....
Dinmeyen bir açlığın doyumsuzluğuyla
Simdide sira bizlere gelmisti.
Geçmişte geleceğimizi çalanlar
Simdide
Ruhumuzu,
Benliğimizi,
Kimliğimizi almaya geldiler.
Ama artık dur denmeliydi.
Tarih utanarak yazıyordu bu haksızlığı,
Çünkü bin yıllardır var olan bu halkın
Var olma savaşiydı tarihine tanıklığı.
Geçmiş ile bugünü karşılaştırırken
Gün akşama akıyordu.
Yürüyorduk karanlığı bekleyerek.
Gökyüzü üstümüze düşmüştü sanki,
Öyle bir halsizlikti bizimkisi.
Hemen hemen dağların uç noktasında
Molaya geçtik,
Güneş dağların ardında.
Ortalık güneşin akşam kızıllığında.
Terk ederken güneş gökyüzünü,
Bırakıyordu parıltısını kırmızı ışıklarına.
Ve o ışıklar yüzümüzü okşuyordu
Yumuşak bir elin sıcaklığında.
Biraz şekerimiz vardı her birimizin yanında.
Üçer tane aldık ağzımıza.
Ağzımıza yayılan tatlı duygu
Ve içimizde kıpırdayan düşsel bir güzellikteki çocukluk anıları.
Çocukluğunu bu çizilmiş yaşamlarında
Yaşayamayanlar bile,
Elma şekeri tadında minik heyecanlardaydı bu anda.
Belki bir salıncakta,
Belki bir lunaparkta.
Dudaklarımız şekerin tadında,
Öylece uzun uzadıya bir mola.
Mataralardan içilen su yasami dolduruyordu icimize.
Uyandığımızda her taraf gecenin tam ortasında.
Daha altı saatlik bir yolumuz vardı.
Ama yoldaşların yanına varışımızı düşündükçe
Yüreğimizi yerinden oynatan heyecanımız ayaklandırıyordu bizi.
Yokuş aşağıya iniyorduk,
Beser onar akiyorduk gecenin bagrina
Hem rahat hem tehlikeli.
Sonunda düzlüğe indik,
Ard arda koyularak.
Ayaza kesiyordu her yan.
Ve yıldızlar büyüleyici haleleriyle
Alnımızı, burnumuzu,
Gözlerimizi, dudaklarımızı öpüyordu.
Ay görkemli ışığıyla yine yıldızların arasında
Bir nur tanesiydi.
Devam ediyorduk yolumuza ay ışığını sırtlayarak.
Gölgelerin en koyu olduğu vakitti.
Yaban otları ve çiçek kokuları karışmıştı
Dağların o gizemli rüzgarına.
Cırcırböceklerinin sesinin bastırmayacak kadar
Sessiz bir türkü çınlıyordu devran yoldaşın ıslığında.
Dallar ve kayalar uçmak için gündüzü bekleşen kuşların uykusunda.
Her biri kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde,
Yarasalar bile perdelerini kapatmıştı geceye.
Yerçekimine inat uyuyorlardı dünyanın tersine.
Gece nabzını duyamayacak kadar ağır bir sessizlik içinde....
Büyük bir şaşkınlık içinde önce kuşlar uyandı uykularından.
Sağa sola koşuşan botlar altında çekirgeler yer değiştiriyordu.
Yusufçuk böcekleri kumru gibi yusufçuk kuşlarına dönüşebilse...
Bu gecenin ağıdını kanatlayıp yoldaşların bağrına konacaklardi sanki.
Patlamalar,
Bağırmalar,
İniltiler,
Toprağın,
Meşelerin,
Kuşların,
Yıldızların,
Ayın sesi
Geceyi yırtıyordu sanki.
Sanki yer gök ses olmuştu,
Sesi olmayanlar bile bağrışıyordu.
Kulak zarının ötesine ulaşmıyordu hiçbiri.
Öylesi inanılmaz bir sağırlik sardı her yanımızı.
Yanı başında düşen ateş topları altında
Ne olduğunu anlamaya çalışan
Şaşkın bir çocuk gibi bakıyordum devran yoldaşa.
Şeytankuşları pusu seslerini taşıyordu ağızlarında.
Evet pusuya düşmüştük...
Devran yoldaş öylece kayaya yaslanmış bakıyordu bana.
Bir sıçrayışta vardım donuk bakışlarına.
Heyecanlandır dedim silkeledim.
Güçten düşmüştür dedim,
Ellerimi sırtına atıp çekmek istedim.
Elimde ılık bir ıslaklığın hissi...
Neydi?
Bedeninin teri mi?
Kayaların nemi mi?
Ölümün izi mi?
Bilmek istemiyordum.
Görmek istemiyordum.
Bir yandan kurşunlar uçuşurken sinekler gibi havada,
Bir yandan devran’ı taşımaya çalışıyordum kollarımda..
Ölümün izi sırtından sızarak gözlerine ulaşmıştı bile.
Bilmek istemesem de.
Görmek istemesem de.
Son dizesi yarım kalmış bir türkü gibi
Asılı kalmıştı suretinde ıslığı.
Bu sağırlığın içinde kulaklarıma,
Kulaklarımdan içime akan bir ıslık...
Ağzı barut kokan bir namluydu devran .
Pimi çekilmiş bir bomba gibi bıraktı boynunu omuzlarına.
Ve yuzhatlarinin asagi ince bir kan akiyordu.
Yüreğim titriyordu yaprak misali,
Yanıyordu çıra çıra
Kavruluyordu volkanlar gibi,
İçimde kaynayan pınarlar taşacak yer arıyordu.
İçimde kabaran dalgalari
Boşaltamayacak kadar çaresizdim.
Dudaklarımı ısıra ısıra,
Kanata kanata alıyordum
Silahı, mermileri ve not defterini.
Ecel gölgemize kadar yaklaşmıştı artık.
Ecel gölgemizi ısıran yılandı artık.
Arkadaşlar savunmaya geçmişlerdi.
Beni bekliyorlardı.
Artık kanlı ağlayışlar vardı,
Yüzümden toprağa damlayan.
Devran herzaman oldugu gibi zamansiz bir yaramazlikla yine borclu birakarak hayati kendisine....
İnadina turkusunu bitirmeye calisiyordu pusularin ortasinda...
Solugu yetmese bile.
Beraber indiğimiz tepeye doğru hızla koşuyorduk.
Aramızdan biri eksikti.
Artık yüzünde onlarca ırmaklar dalgalanan çocuk yoktu.
Artık sessiz türkülerimiz yoktu
Islık ıslık çınlayan.
Şimdi sonbahar hüzünle bırakacak son günlerini
Merhametsiz kış aylarına.
Bir yıldızın kayması gibi
Dağlar üzgün,
Değiştirecek üstündeki o ahenkli heybetini zamana.
Halbuki onunla biz
Bir şairin şiiriyle buluşması gibi
Toprağa,
Havaya,
Suya cemrenin düşmesi gibi bütünleşecektik
Yüreklerimize kazdığımız o kurtuluş gününe,
O özgür ülke sevdasına.
Ey devran yoldaş...
Yüzünde yıldızçiçekleri açan yoldaş...
Yüreği ıslığında saklı yoldaş...
Sorgusuz patlatıyorum
Ellerimde biriken çığlığını.
Güneşin ve toprağın
Baharın ve çiçeğin
Ve adını koyamadığımız nice güzelliklerin
Ve gözlerimde gülümseyen hasretin
Daha kazanacağımız nice zaferlerin kuytuluklarında
Bir adım daha yaklaşıyoruz,
Özgürlüğümüze,
Yıldız yağmurlarıyla
Özgür ülkemize.....
Alintidir..