| | Halil Cibran Şiirleri... Yenilgi Yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim.
Binlerce yengiden de bana değerli olan sen!
Dünyadaki tüm parlak başarılardan
sensin yüreğime yakın olanı!
Yenilgi, yenilgim, baskaldırım
ve de benim kendimle tanışmam.
Sayendedir ki, hala ben ayağı yere basan
ve solmuş defneler peşinde koşmayan
biri olduğumun bilincindeyim;
ve sende, yalnızlığımı buldum
ve de herkesten uzak,
ve de gururlu olmayı.
Yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım
ve de kalkanım.
Gözlerinde okudum tahtı arayanın
kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü.
Ve, bir kimsenin derinliklerindeki
esasını anlayabilmemiz için
onun gücünü söndürmemiz gerektiğini.
Ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki,
bir meyvenin tadına varılabildiğini.
Yenilgi, yenilgim,
benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım
şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın.
Ve senden baska hiçkimse bana söz etmeyecek
kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından
ve de geceleri yanan dağlardan.
Ve sen, tek başına
ruhumun sarp ve kayalık
yollarından tırmanacaksın.
Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim
sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz;
ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız
içimizde ölmekte olanlara;
ve tutunacağız, tüm gücümüzle,
güneşin karşısında;
ve de tehlikeli olacağız.
"Deli-" 1918 Sevgi Derler ki, çakal da, köstebek de
aslanın susuzluğunu giderdiği
aynı ırmaktan su içer.
Ve kartal ve akbaba gagalarını
aynı lese daldırırlar,
ölünün huzurunda
barış içinde, beraberce.
Tanrısal eliyle arzularımı dizginleyen,
ve onura ve gurura olan açlığımı
ve susuzluğumu arttıran sevgi...
İçimde güçlü ve değişmez olanın,
zayıf benliğimi baştan çıkaran
ekmeği yemesine,
şarabı içmesine
izin verme
Varsın aç kalayım,
ve yüreğim kavrulsun susuzluktan,
ve ölüp yok olayım;
yeter ki senin doldurmadığın bir bardağa
veya senin kutsamadığın bir kaseye uzanmasın elim.
"Haberci" 1920 Kalbimin Derinlerinden Kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı
ve uçtu gökyüzüne doğru.
Yükseldikçe, daha ve daha,
büyümeye başladı daha da.
Önce bir kırlangıç gibiydi,
sonra tarla kuşu ve kartal,
sonra bir bahar bulutu misali genleşti
en sonunda tüm yıldızlı gökleri kapsadı.
Kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı,
uçtukça büyüdü, çoğaldı,
oysa yüreğimi hiç terketmemişti. Bazı yazıları: Suç ve Ceza Üstüne… Ruhunuzun rüzgarın önüne katılıp gittiği zamandır ki,
Yalnız ve bekçisiz kalarak, bir başkasına, dolayısıyla da kendinize karşı bir hata işlersiniz.
Ve işlenen bu hata nedeniyledir ki, kutsallığın kapısını çalmak ve bir süre önemsenmeden beklemek zorundasınız.
Sizin Tanrısal benliğiniz, tıpkı bir okyanus gibi, hiçbir zaman kirletilemez.
Ve tıpkı yaşamın gücü gibi, ancak kanatları olanları yüceltir.
Tanrısal benliğiniz hatta bir güneşe bile benzetilebilir;
O güneş ki ne köstebeğin dolambaçlı yollarını bilir, ne de yılanın deliğini arar.
Ama sizin Tanrısal benliğiniz içinizde tek başına oturuyor değildir.
Aranızdan çoğu, içleri sıra insanlaşmışsa da, bir çoğu henüz insanlaşabilmiş değildir,
Bu gibiler, sisler arasında amaçsızca dolaşarak uyanışını arayan biçimsiz vücutlu bir cüceye benzerler.
Bense şimdi içinizdeki insandan söz edeceğim.
Çünkü suçu ve suçun cezasını bilen, içinizdeki Tanrısal benliğiniz ya da sisler içinde dolaşan cüce değil, O'dur.
Nice kez, hata işleyen biri hakkında, sanki o sizlerden biri değilmiş de bir yabancı ve dünyanıza başka yerlerden gelme birisiymiş gibi konuştuğunuzu duymuşumdur.
Oysa ben diyorum ki: Nasıl ki en kutlu ve en doğru bile sizlerin her birinin içindeki Yücelik’ten daha yüce değilse,
En kötü ve en alçak da yine her birinizin içindeki o Alçaklık'tan daha alçağa erişemez.
Nasıl ki bir yaprak, tüm ağacın sessiz bilgisi olmadan sararmazsa,
Hata işleyen de sizlerin tümünün gizli isteği ve onayı olmadan hata işleyemez.
Tıpkı bir sürecin kendi başına işleyişi gibi, sizler de hep birlikte Tanrısal benliğinize doğru ilerliyorsunuz.
Bu ilerleyiş de, yol da, yolcu da sizlersiniz.
Aranızdan biri tökezler de düşerse, arkasından gelenler için düşmüş demektir; onun ayağına takılan taş arkasındakilere uyarı olmalıdır.
Aynı şekilde, düşen, önde sağlam ve hızlı adımlarla yürüyenler için de düşmüş demektir; çünkü onlar geçip giderlerken taşı bir kenara itmemişlerdir.
Belki yüreğinize ağırlık verecek ama, şunları da söyleyeceğim :
Öldürülen, kendi ölümünden dolayı sorumsuz değildir.
Ve soyulan, soyguna uğradığı için suçsuz değildir.
Doğru olan, kötülerin yapıp ettiklerine bakılarak masum sayılamaz.
Zalim zulmünü işletirken, ‘Ak Elli’lerin elleri temiz olmaz.
Evet, suçu işleyen kimse, çoğu kez, yaraladığının kurbanıdır.
Dahası; mahkum kılınmış olan, suçsuz ve günahsızların yük taşıyıcısıdır.
Haklıyı haksızdan, iyiyi kötüden ayırt edemezsiniz;
Çünkü nasıl ki ak ve kara iplikler birlikte dokunuyorsa, onlar da aynı şekilde güneşin yüzüne karşı öylece yan yana duruyorlar.
Üstelik, kara iplik koparsa, dokumacı salt elindeki kumaşa değil, tezgahına da bakar.
Eğer aranızdan biri çıkar da ihanet etti diye bir zevceyi yargılanmak üzere ortaya getirirse,
O kadının kocasının kalbi de teraziye konsun ve ruhu ölçeklerle ölçülsün.
Suçluyu tokatlayacak olan kimse, suçun işlenmesine neden olan kimsenin de yüreğine baksın.
Aranızdan biri çıkıp ta hak saydığı için kötü bir ağaca baltasını indirmeye kalkarsa, ilkin köklerine de bir gözatsın.
Çünkü orada, toprağın sessiz yüreciği içinde, iyi ve kötü, bereketli ve bereketsiz köklerin bir arada sarmaş dolaş bulunduklarını görecektir.
Ve ey siz, doğruluktan yana olması gereken yargıçlar, dış görünüsüyle dürüst, fakat ruhen hırsız biri için nasıl bir ceza düşünürsünüz?
Gövdesi ile katil, ruhuyla kurban olan biri için hangi cezayı uygun görürsünüz?
Olay sırasında hain ve saldırgan davranmış olan, bir o kadar da incitilmiş ve öfkelendirilmiş olan birini nasıl sorguya çekersiniz?
Sonra, çektiği pişmanlık yaptığı hatalardan kat be kat yüksek olanları nasıl cezalandırırsınız?
Hem, pişmanlığı tattırmak sizlerin hizmet edebilmeye uğraştığınız kanunun öngördüğü Adalet'in hedefi değil mi?
Buna rağmen, sizler, ne masumların yüreklerine pişmanlık sokabilecek, ne de suçluların yüreğindeki pişmanlığı söküp atabilecek durumdasınız.
Gece olduğunda, pişmanlık çağrılmadan çıka gelir ve insanlar derin uykularından uyanıp kendilerine baksınlar ister.
Ve ey, adaleti tanıması gereken sizler, yapılan işlere tüm aydınlık altında bakamadıkça, onları anlayabilir misiniz?
Ayakta dimdik duranla, yere düşmüş olanın, cüce benliğinizin gecesiyle Tanrısal benliğinizin gündüzü arasındaki alacakaranlıkta bekleyen aynı adam olduğunu bilmenizden sonradır ki, tapınaktaki köşe taşının, yapının temelindeki en alt taştan daha yüce olmadığını ancak anlayabilirsiniz.
Halil Cibran AŞK…. Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.
Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.
Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk'ı soran sizler, Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum.
Sorularımı kim yanıtlayabilir? Sorularım kendi içimdeki için; kendi kendime cevaplamak istiyorum.
İçinizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma açıklayabilir?
Aşk adına söyleyin, yüreğimde yanan, gücümü tüketen ve isteklerimi yok eden bu ateş nedir?
Ruhumu kavrayan bu yumuşak ve kaba gizli eller nedir; yüreğimi kaplayan bu acı sevinç ve tatlı keder şarabı nedir?
Baktığım bu görünmeyen, merak ettiğim, açıklanamayan, hissettiğim hissedilemeyen şey nedir?
Hıçkırıklarımda kahkahanın yankısından daha güzel, sevinçten daha mutluluk verici bir keder var.
Neden kendimi, beni öldüren ve sonra şafak sökene kadar tekrar dirilten, hücremi ışığa boğan bu bilinmeyen güce veriyorum?
Uyanıklık hayaletleri kurumuş gözkapaklarımın üstünde titreşiyor ve taştan yatağımın etrafında düş gölgeleri uçuşuyor.
Aşk diye seslendiğimiz şey nedir? Söyleyin bana, bütün anlayışlara sızan ve çağlarda gizli olan o sır nedir?
Başlangıçta olan ve herşeyle sonuçlanan bu anlayış nedir?
Yaşam'dan ve Ölüm'den, Yaşam'dan daha acayip, Ölüm'den daha derin bir düş oluşturan bu uyanıklık nedir?
Söyleyin bana dostlar, içinizde Yaşam'ın parmakları ruhuna dokunduğunda Yaşam uykusundan uyanmayan biri var mı?
Yüreğinin sevdiğinin çağrısıyla babasından ve annesinden vazgeçmeyecek kimse var mı?
İçinizden kim ruhunun seçtiği kişiyi bulmak için uzak denizlere açılmaz, çölleri aşmaz, dağların doruğuna tırmanmaz?
Hangi gencin yüreği tatlı nefesli, güzel sesi ve büyülü dokunuşlu elleriyle ruhunu kendinden geçiren kızın peşinden dünyanın sonuna gitmez?
Hangi varlık dualarını bir yakarış ve bağış olarak dinleyen bir Tanrı'nın önünde yüreğini tütsü diye yakmaz?
Dün kapısından geçenlere Aşk'ın sırları ve değeri sorulan tapınağın girişinde durmuştum.
Ve önümden çok zayıflamış, yüzü hüzünlü yaşlı bir adam iç çekerek geçti ve şöyle dedi :
"Aşk bize ilk insandan beri bağışlanmış bir güçsüzlüktür."
Yiğit bir genç karşılık verdi :
"Aşk bugünümüzü geçmişe ve geleceğe bağlar."
Ardından kederli yüzlü bir kadın hıçkırarak şöyle dedi:
"Aşk cehennem mağaralarında sürünen kara engereklerin ölümcül zehiridir. Zehir çiy gibi taze görünür, susuz ruhlar aceleyle içer onu; ama bir kere zehirlenince hastalanır ve yavaş yavaş ölürler."
Sonra gül yanaklı bir kız gülümseyerek dedi ki :
"Aşk Şafak'ın kızları tarafından sunulan ve güçlü ruhlara güç katıp onları yıldızlara çıkaran bir şaraptır."
Ardından çatık kaşlı, kara giysili, sakallı bir adam geldi :
"Aşk gençlikte başlayıp biten kör cahilliktir."
Bir başkası gülümseyerek açıkladı:
"Aşk insanın tanrıları mümkün olduğunca fazla görmesini sağlayan kutsal bir bilgidir."
Sonra yolunu asasıyla bulan kör bir adam konuştu :
"Aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir; yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar."
Çalgısını çalan genç bir adam şarkı söyledi :
"Aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır. Yaşam'ı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar."
Ve paçavraya dönmüş ayaklarının üzerinde sürüklenen güçsüz düşmüş çok yaşlı bir adam titrek bir sesle şunları söyledi :
"Aşk mezarın sessizliğinde bedenin dinlenmesi, Sonsuzluk'un derinliklerinde ruhun huzura ermesidir."
Ve onun ardından gelen beş yaşındaki bir çocuk gülerek dedi ki:
"Aşk annemle babamdır, onlardan başka kimse bilmez aşkı."
Ve böylece Aşk'ı tarif eden herkes kendi umutlarını ve korkularını bıraktı önüme sır olarak.
O anda tapınağın içinden gelen bir ses duydum:
"Yaşam iki yarıya ayrılmıştır: biri donar, biri yanar; yanan yarı, Aşk'tır."
Bunun üzerine tapınağa girdim, sevinçle diz çökerek dua ettim :
"Tanrım, beni yanan alevin besleyicisi yap...
Tanrım beni kutsal ateşine at..."Kaynak. http://goto.bilkent.edu.tr/gunce/for...p?TID=955&P N=2 Müzik Üzerine… Yüreğimin sevdiceğiyle oturdum yan yana ve onun sözlerini dinledim. Evrenin bir düş, bedenin de daracık bir hapishane gibi göründüğü sonu belirsiz mekânlar içinde gezindi ruhum.
Doldu yüreciğime sevdiceğimin büyülü sesi. Ah dostlar, müzik budur işte. Çünkü ben; onu sevdiğimin iç çekişlerimden ve dudaklarından belli belirsiz dökülen sözcüklerden bildim.
Sevdiceğim’in yüreğini gördüm, duyuşumun bakışlarıyla.
Dostlarım; Müzik ruhların dilidir. Onun nağmesi, sazın tellerini sevgiyle titreten tatlı melteme benzer. Müziğin zarif parmakları duygularımızın kapısını çaldığında, geçmişin derinliklerine gömülüp kalmış olan anılar uyanır. Müziğin gamla yüklü olanı yaslı ve sakin olanı da mutlu anıları getirir bize. Tellerden çıkan ses sevdiğimiz birinin ayrılışında ağlatır bizi ya da gülümsetir, Tanrı’nın bağışladığı huzurdan ötürü.
Müziğin ruhu Can’dan, zihni Yürek’tendir.
Tanrı, insanı yarattığında ona tüm dillerden farklı bir dil olan Müziği verdi. İlk insan yabanıl çevresi içinde söyledi onun görkemini ve o hükümdarların yüreğini oynatıp tahtlarından etti onları.
Ruhlarımız, Yazgı’nın sert rüzgarlarının merhametindeki çiçekler gibidirler. Sabah melteminde titreşir ve gök yüzünden dökülen kırağının altında boyunlarını eğerler.
Kuşların cıvıltısı insan oğlunu uykusundan uyandırır ve onu , kuşların cıvıltısını yaratmış olan Sonsuz Zekanın görkemi için söylenen kutsal şarkılara katılmaya çağırır.
Bu tür müzik, kendi kendimize kadim kitaplarda yer alan sırların anlamlarını sormaya iter bizi.
Kuşlar cıvıldadıkça acaba tarlalardaki çiçeklere mi seslenmektedirler? Yoksa ağaçlarla mı konuşmaktadırlar? Yoksa derelerin mırıltısını mı yansıtmaktadırlar? Çünkü insan oğlu kendi anlayışı ile kuşların ne söylediklerini, derelerin ne mırıldandıklarını ve dalgaların kıyıya usul usul çarparken ne demek istediklerini bilemez.
İnsan oğlu kendi anlayışıyla yağmurun ağacın yapraklarına ya da pencerenin kenarlarına düştüğünde ne dediğini anlayamaz. Bilemez meltemin tarlalardaki çiçeklere ne dediğini.
Ama insanoğlunun yüreği kendi duyguları üstünde oynaşan bu seslerin anlamını duyar ve içinde saklar. Sonsuz Zeka, çoğu kez gizemli bir dille konuşur ona. Ruh ve doğa kendi aralarında bu söyleşiyi sürdürürken insanoğlu dikilip kalmıştır, şaşkın ve suskun, bir kenarda.
Ama insanoğlu bu sesleri hiç mi duymamış ya da ağlamamıştır? Onun döktüğü göz yaşları eğer bir anlayış değilse nedir?
Ey müzik,
İçimizin derinliklerinde yüreklerimizi ve
Canlarımızı gizleriz.
Sensin öğreten bize
Kulaklarımızla görmeyi
Ve yüreklerimizle işitmeyi.
(SÖZLER, Çeviri: Aytunç Altındal, E yayınları 1989)
Kaynak: http://goto.bilkent.edu.tr/gunce/for...p?TID=958&P N=2 Kusursuz Dünya…. Yitik ruhların Tanrı’sı, tanrılar arasında en yitik olan sen, işit beni.
Bizi, deli ve dolanan ruhları koruyan nazik Kader, işit beni.
En kusurlu olan ben, kusursuz bir ırkın arasında oturuyorum.
Bir insanlık karmaşası, karışık maddeler bulutu olan ben, sonlanmış dünyaların, tamamlanmış yasaların ve saf emrin, düşünceleri sınıflandırılmış, düşleri düzenlenmiş ve görüşleri kaydedilmiş insanların arasında dolanıyorum.
Onların erdemleri, ey Tanrı, ölçülü, onların günahları biçilidir ve ne günahın ne de erdemin bulanık alacakaranlığında geçen sayısız şeyler kaydedilip listelenmiştir.
Burada günler ve geceler mevsimlere bölünür ve suçsuz doğruluğun kurallarıyla yönetilir.
Yemek, içmek, uyumak, çıplaklığını örtmek ve sonra yorulmak zamana bağlıdır.
Çalışmak, oynamak, şarkı söylemek, dans etmek ve sonra düşünmeyi ve hissetmeyi kesmek belli yıldızlar öteki ufka geçtiğinde yapılır.
Gülümseyerek bir komşuyu soymak, elin zarif bir hareketiyle armağanlar bahşetmek, ileri görüşlülükle ibadet etmek, bir sözle bir ruhu yıkmak, bir nefesle bir bedeni yakmak ve sonra ellerini yıkamak, günün işleri bitince.
Verilmiş bir emre göre sevmek, önyargılı bir şekilde eğlenmek, tanrılara söylendiği şekilde tapınmak, ustalıkla dalavere yapmak ve hafıza ölmüşcesine hepsini unutmak.
Bir dürtüyle hayal kurmak, saygıyla düşünmek, tatlılıkla mutlu olmak, soylu bir şekilde acıya katlanmak --ve sonra, yarın tekrar doldurabilsin diye bardağı boşaltmak.
Bütün bu şeyler, ey Tanrı, ileri görüşlülükle düşünülür, kararlılıkla doğurulur, doğrulukla büyütülür, kurallarla yönetilir nedenlerle yönlendirilir ve belirlenmiş bir yöntemle öldürülüp gömülür. Ve onların insanların ruhlarında yattıkları sessiz mezarları bile işaretli ve numaralıdır.
Bu kusursuz bir dünya, tam üstünlük dünyası, büyük mucizeler dünyası, Tanrı’nın bahçesindeki en olgun meyve, evrenin usta işi düşüncesi!
Fakat ben niçin buradayım, ey Tanrı, tamamlanmamış bir tutkunun yeşil tohumu ve ne doğuyu ne batıyı arayan deli fırtına ve yanmış bir gezegenin şaşkın bir parçası olan ben?
Cevap ver bana, tanrılar arasında yitmiş, yitik ruhların Tanrı’sı, ben niçin buradayım?
Kaynak. http://goto.bilkent.edu.tr/gunce/for...p?TID=959&P N=2 |