1.2 Eşi Sıdıka Su ile yapılan görüşme [1] Soru 1- Ruhi Su île ne zaman nasıl tanıştınız ?
Ruhi Su'nun kendisinden önce sesi ile tanıştım. O yıllarda henüz ortaokul lise öğrencisiydim. Ruhi 1943-45 yılları arasında radyoda türküler söylüyordu, 15 günde bir Pazar günleri "bas bariton Ruhi Su" anonsu ile açılan bir programdı bu. O zaman Türkiye'de tek radyo vardı, O da TRT Ankara radyosu...
Bu programların başlaması da şöyle oluyor. Ruhi Su bir yandan konservatuarın opera bölümüne devam ederken bir yandan da halk türküleri söylüyor. Onun sesinden türküleri dinleyen konservatuar hocaları bu türküleriçok beğenip Ruhi'nin bunları radyoda söylemesi gerektiğini düşünerek bu fikirlerini o zamanki TRT Ankara Radyosu müdürü Vedat Nedim Tör'e iletiyorlar. Vedat Nedim Tör de bunun üzerine Ruhi Su'yu yanına çağırıp ona radyoda bir program yapmasını teklif ediyor, hatta bu programın her gün olabileceğini söylüyor. Ancak Ruhi bu teklifi 15 günde bir program olmak üzere kabul ediyor ve bu şekilde radyo programlarına başlıyor.
Bu programlar 1943 den 45 e kadar devam ediyor ve çok büyük ilgi görüyor. Halk Ruhi Su'yu çok beğeniyor, onu evlerine davet ediyorlar, radyoya devamlı olarak mektuplar geliyor ve programlar bu şekilde devam ediyor. Ruhi Su o zaman Pir Sultan Abdal, Ali İzzet, Muhyi, Dertli ve daha bir çok Alevi ozanlarından deyişler seslendiriyor. Pir Sultan'dan "Gelin canlar bir olalım" ı, Ali İzzet' ten "Bir Allah'ı tanıyalım ayrı gayrı bu din nedir?" i ve Muhyi'den "Zahit bizi tan eyleme" isimli deyişleri söylüyor. Tabii bu deyişler Ankara Radyosunu müthiş hareketlendiriyor ve halktan müthiş bir ilgi görüyor.
Böylece de Ruhi Su Alevi deyişlerini ve nefeslerini ilk olarak söyleyen sanatçı oluyor. O güne kadar Alevi nefeslerini radyoda söyleyen kimse yok. Tabi bu müthiş ilgi görünce bu sefer telaş ediyorlar. Mesut Cemil Ruhi Su'ya diyor ki; "Senin sesini buralarda harcamayalım, sen bir opera sanatçısısın" ama Ruhi Su ona "Benim sesimi harcayın. Ben türküleri radyoda söylemeye devam edeyim" diyor.
Bunun üzerine Mesut Cemil Ruhi Su'ya hakkında bir çok söylenti olduğunu, onun komünizm propagandası yaptığının söylendiğini bunlardan dolayı da bu radyo programlarına bir müddet ara vermesi gerektiğini söylüyor. İşte verilen o ara uzun yıllar sürdü. Bir daha Ruhi'yi ne radyolara ne de televizyonlara çıkarmadılar. Yahut arada bir belki...
Ruhi Su' yu ben bu programlarda sesi ile tanımış oldum.Onu da şöyle dinledim. Benim ağabeyim Ankara'da Ziraat Fakültesi'nde okuyordu o sıralar ve Ruhi Su ile arkadaştılar. Radyoda söylediği zaman bizi uyaran kişi ağabeyim olmuştu. (Ben o sıralar ortaokul öğrencisiydim. Ancak Sivas'ta çocukluk yıllarımdan itibaren aile ortamında sürekli türkülerle büyümüştüm.
Yani Ruhi Su'yu tanımadan önce Aşık Veysel'i tanıyordum. O zaman Şarkışla'lı Aşık Veysel Sivas'a geldiğinde bizim mahallemize gelirdi. Bulunduğumuz ortam itibariyle çocukluğumuz önemli bir kültürel zenginlik içerisinde geçmişti. O dönemde Alevi'ler, Kürt'ler, Ermeni'lerle iç içe bir çocukluk dönemi yaşamışlık. Onun için kendimi çok şanslı hissediyorum) Yani Ruhi Su'yu ilk olarak ağabeyim aracılığı ile tanımış oldum.
İlkokulu Sivas'ta bitirdikten sonra, ortaokul ve liseyi Bursa'da okudum. Liseyi bitirdikten sonra Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Felsefe bölümüne girdiğimde artık bilinçli bir öğrenciydim. Yani düşünebilen, politikayı anlamaya çalışan, türkülerin ve sanatın içinde olan biriydim artık.
O yıllarda halk evlerinde şiir ve türkü matinelerine devam ediyordum. BenDil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne başladığım zamanlarda Ruhi Su'nun da bu fakültede bir korosu vardı. Ben de hemen o koroya korist olarak katıldım. İlk tanışmamız da şöyle oldu; Nezihe Aras, Ruhi Su ve ben bir gün okul çıkışı birlikte Ulus'a kadar yürüdük. Yürüyüş sırasında konuşmaya çalışmama, ona bir şeyler anlatmama rağmen Ruhi benimle hiç konuşmadı ve sürekli dinledi. Ancak gideceğimiz yere gelip ayrılırken bana "kusura bakma bu akşam operaya çıkacağım, havanın soğuk oluşundan dolayı seninle konuşamadım, nasıl olsa sonra görüşürüz" dedi. Böylece o gün ilk kez tanışmış olduk.
Ondan sonra Ruhi Su'nun korosuna devam ettim. Ancak bu fazla sürmedi. Çünkü bu koroyu yasakladılar. Sonra bir ara tekrar bir koro kuruldu ve yine yasaklandı. Ancak arkadaşlığımız bu korolarda başlamış oldu. Bu arkadaşlık karşılıklı saygı çerçevesinde bir dostluktan ibaretti. 1949 senesinin sonlarına doğru ağabeyim Ankara'ya tayin oldu ve annemle birlikte Ankara'ya taşındılar. Ben de öğrenci yurdundan ayrılıp ailemle birlikte oturmaya başladım. Yine bu günlerde Ruhi Su hem ağabeyimin hem de benim arkadaşım olarak bize gelip gidiyordu.
Annem de türküleri sevdiği için Ruhi'yi beğenerek dinliyordu. 1950 yılında benim rahatsız olduğum bir gün Ruhi bize geldi. O akşam ki sohbette ilk kez birbirimizi karşılıklı olarak tanıma imkanı bulduk. Türkülerden bahsettik, bizim ailece türkülere ne kadar bağlı olduğumuzu öğrendi.
Aşık Veysel'den bahsettik, geç saatlere kadar beraber türküler söyledik. Hatta benim bu kadar çok türkü bilmeme şaşırdı. Böyle güzel bir geceden sonra Ruhi ayrıldı ve sabahleyin beni telefonla arayarak buluşmak istediğini söyledi. Zannediyorum aramızdaki ilk duygusal yakınlık o akşam başladı.
Soru 2: Evlilik aşamasına kadar geçen süreyi anlatabilir misiniz ?
Böylece Ruhi Su'yla ertesi gün buluştuk. Arkadaşlığımızın artık bir sevgiye dönüştüğünü ve bunu kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Bende buna hiç itiraz etmedim ve aramızdaki sevgi bu şekilde başladı. Yaniarkadaşlığımız sevgiye dönüştü. Bu zaman zarfında ikimiz de ilerici insanlarolarak o zamanki siyasi mücadele içerisinde aynı paralelde olduğumuzu anladık.
Bu şekilde aramızdaki ilişki gittikçe gelişti, çok yönlü olmaya başladı. Daha önce aynı siyasal yapılanma içerisinde bulunduğumuzu bilmiyorduk. Yani demek istiyorumki, Ruhi ile birbirimizi çok yönlü olarak anlamamız söz konusuydu. Tabi aramızda çok fırtınalar kopmuş olabilir, çok şeyler olmuş olabilir ama biz bir kere türkülerde anlaşmıştık.
Temel olgu türkülerdi. İkincisi ise, ideolojimiz, yanı siyasi düşünce bakımından birlikteliğimizdi. Bu dönem içerisinde birbirimize tam manasıyla aşık olmamız 1950 senesi baharı diyebiliriz. Bundan sonra Ruhi , bize sık sık geliyor, beraber konserlere, tiyatrolara, operaya gidiyorduk. İlk aşamada evlenmeyi düşünmedik.
Şöyle ki; ikimiz de belli bir siyasi örgütlenmenin içindeyiz ve 51 tevkifatı başlamıştı. Tutuklanacağımızı biliyorduk.Bu tutuklanma aşamasında evlenelim mi yoksa biraz daha bekleyelim mi tam olarak karar veremedik ve böylece 1951 in sonunda biz tutuklandık, ilk olarak Ankara'da gözaltına alındık. Sansaryan Hanı'nda bulunan 1. Şubeye getirildik. Orada dört buçuk ay gibi bir süre kaldık. Ruhi benden biraz daha fazla kaldı. Sonra Harbiye Merkez Kumandanlığı Cezaevi'ne geldik. Cezaevine gelince hemen müracaat ettik nişanlı olduğumuzu söyledik ve orada hemen birer yüzük taktık acele. Çünkü belki bizi bir daha görüştürmeyeceklerdi. Böylece haftada bir görüşmemize izin verilecekti. Gerçi bu görüşmeler o zamanki cezaevi müdürlerinin keyfi kararlarına bağlıydı. Ama tutuklanmamızdan mahkumiyet kararının verilmesine kadar bir çok kez görüşme imkanı bulduk ve mahkememiz üç buçuk sene sürdü. Sonunda 5 er seneye mahkum olduk. Mahkumiyet kararı kesinleşince erkekleri Adana ceza evine götürdüler. Toplam on yedi kişi olan hanımlardan Mihri Belli'nin eşi Sevim Belli ve ben kaldık. Sevim Belli'yi Ankara'ya beni de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderdiler. Ondan sonraki cezamızı ben Sultanahmet'te, Ruhi ise Adana'da çekti.
Mahkumiyet kararımız kesinleşince evlenmeye karar verdik. O zaman benim Dil ve Tarih’den hocam ve aynı davada yargılandığımız Behice Boran benim, eşi Nevzat bey de Ruhi'nin şahidi olarak Harbiye Cezaevi'nden iki jandarma ve bir astsubayın nezaretinde Nişantaşı'nda Rumeli caddesindeki Hükümet Tabipliği'ne gittik. 29 Eylül 1954 Cumartesi günü nikahlandık. Nikahtan sonra cezaevine yürüyerek döndük. Bu bizim için çok önemliydi. Çünkü Nişantaşı'ndan Harbiye'ye kadar Ruhi'yle beraber yürüyorduk. Gerçi iki jandarma bir de astsubay vardı yanımızda ama yinede o yolu beraber yürümek bizim için çok önemliydi. Yolda Ruhi askerlerden müsaade alarak dört yoldaki bir kitapçıdan Goya'nın bir albümünü satın aldı ve imzalayarak bana hediye etti. Sonra ikimiz de kendi koğuşlarımıza döndük.
Bir müddet sonra da Ruhi Adana'ya ben de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildim. Bundan sonraki görüşmelerimiz ancak mektuplar aracılığıyla sürdü. Cezaevindeyken sürekli mektuplaştık. Mektup göndermemize de izin yoktu ama biz bunu gizli yollardan aşmayı başardık. Çok büyük bir tesadüf eseri yıllar sonra emekli olduğumda maaşımı Hükümet Tabipliği'nde nikahımızın kıyıldığı o binada ve aynı odada almaya başladım. İlk maaşımı almaya gittiğimde o odada daha önce yaşadıklarımı hatırlayarak duygulandım.
Soru 3: Cezaevi süreci tamamlandıktan sonra nasıl buluştunuz?
5 sene bittikten sonra sürgün günlerimiz başladı. O zaman hanımları tutuklandıkları yere gönderiyorlardı sürgüne. Onun için beni Ankara'ya, Ruhi Su'yu ise Konya'nın kazası Çumra'ya gönderdiler. Bu sürgün hayatı 20 ay sürdü. O zaman böyle "5 sene cezanız bitti, hadi buyurun çıkın, serbestsiniz" demiyorlardı. Yani artık ceza evindeki işiniz bitmesine rağmen kolay kolay kurtulamıyordunuz.
Benim cezamın bitimi Cumartesi gününe rastlamıştı. Ancak o gün tatil olduğu için daha "Pazartesi gününe kadar bekleyeceksiniz" dediler. Yani beş sene hapis yatmıştım vebeni ikigün daha orada tutacaklardı. Beni karşılamaya Behice Boran ve eşi gelmişti. Bu duruma itiraz ettiler ve bu itirazın neticesinde beni Behice hanımın oturduğu yere yakın bir karakola (sonradan öğrendiğime göre Kalamış Polis Karakolu'na) mevcutlu olarak getirdiler. Yine akşama kadar süren uzun bir uğraşı ve Behice hanımın kefil olması üzerine beni Pazartesi sabaha kadar Behice Boran'a teslim ettiler. Cumartesi akşamdan Pazartesi sabaha kadar Behice hanımlarda misafir oldum ve beni Pazartesi sabah erkenden karakola teslim ettiler. Karakol da daha sonra 1. Şubeye teslim etti.
Tabii bunun benim için güzel bir yanı oldu, o gün aksama kadar 1. şubede kaldım. Ankara'ya götürülmem için akşamki treni beklemek zorundaydık ve beni 1.Şube binasının içinde serbest bıraktılar. Ben de akşama kadar şube içindeki hücreleri, tabutlukları gezme imkanı buldum. Boş olan hücrelerin kapılarını açtım ve duvarlarında yazan yazıları okudum. O yazılarda Ruhi'nin söylediği türkülerden cümleler vardı. "Hangi günü gördük akşam olmamış..." bu ve bunun gibi bir çok sözü toplu iğneyle duvarlara kazımışlardı. O günün akşamı yine bir polisin nezaretinde Ankara 1. Şubeye doğru trenle yola çıktık. Ertesi gün 1. Şubede imzayı attım ve artık serbestsiniz dediler. Yani o imzayı atana kadar iki gün daha eziyet çektirdiler.
Soru 4: O zaman Ruhi Su Çumra'da siz Ankara'dasınız... Evli olmanızdan dolayı bir arada yaşamanıza izin verilmedi mi?
Şimdi Ruhi'nin nakli için hemen harekete geçtim ve dilekçe verdim. Zaten karı koca olarak bir arada olmamız kanuni hakkımızdı. Fakat o zaman Kemal Aygün diye birisi vardı emniyet genel müdürü ve Ruhi'nin resmen nakledilmemesi için Çumra hakimliğine ve savcılığına yazı yazdı. Ben gittim konuşmalar yaptım, hiçbir şeyi kabul etmedi. Ama Çumra'da çok iyi niyetli bir savcı vardı o sıralar -şu anda ismini hatırlayamıyorum- onlar "Ruhi bey üzülme biz senin naklini yaptıracağız. Hiç kimse bize mani olamaz , isterlerse sürsünler ama yine de bu işle uğraşacağız" diyerek Ruhi'ye moral verdiler. Havayı yumuşatmaya çalıştılar.
O sıralar Ruhi de Çumra'da böyle salaş denilebilecek ucuz bir otel odasında kalmaya başlamış. Çumra halkı da Ruhi'ye devamlı destek oluyor, moral veriyorlar, otelde radyo olmadığı için Ruhi parkta haberleri ve Yurttan Sesler'i dinliyormuş. Bu arada Ruhi üzüldükçe, daldıkça "üzülme, bu günler de geçer" diye ona moral verenler oluyormuş.
Tabi bunun yanı sıra Ruhi'ye olumsuz yaklaşanlarla beraber Çumra halkı sanki ikiye ayrılmış. Fakat savcı Çumra'daki bu durumu yumuşatmak için Ruhi'den cura dersi almaya başlamış. Bir cura alarak Ruhi'ye gelmiş. Bir müddet sonra savcı Ruhi'den Çumra cezaevinde bir konser vermesini istemiş ve orada Ruhi'ye türkü söylettirmiş. Biz çıktığımızda 1958 Haziran'ıydı, Eylül sonunda Ruhi'nin naklini yaptırdı o savcı ve Ruhi oradan ayrılmadan tren istasyonun salonunda Çumra halkıyla vedalaşıyor, insanlara türküler söylüyor, beraber kadeh tokuşturuyorlar ve sohbet ediyorlar. Çıktıktan bu zamana kadar ben de Ruhi'yle hiç görüşmedim tabi...
Ankara'ya Ruhi'yle beraber dönmek için 1. Şube müdüründen bir hafta izin istedimve Çumra'ya gittim, bir hafta Ruhi'yle beraber kaldım. Çumra halkı banada çok ilgi gösterdiler. Bizi bahçelerine üzüm yemeye çağırdılar, savcı evinde misafir etti ve biz Çumra'da yaşadığımız o günleri hiç unutmadık. O savcıyı saygıyla anıyorum hala. Daha sonra Ruhi ile o savcının adını çok hatırlamaya çalıştık, hatta oğlunu bulduk ama kendisi rahmetli olmuş.
Neticede bir daha görüşemedik. Daha sonra beraber Ankara'ya geldik. Ruhi'nin çok yakından tanıdığı Celal Cündoğlu isimli bir iş adamı vardı. Celal Cündoğlu bize Etimesgut'a 12 kilometre uzaklıkta, tarla ortasında, suyu, elektriği olmayan iki göz bir ev verdi. Orada 20 ayımızı geçirdik ve her gün sabah akşam 12 kilometre yürüyerek Etimesgut'a imza vermeye gidiyorduk. Ruhi ile orayı yaşabilir bir yer haline getirmeye çalıştık. Ruhi mukavvalardan, tahtalardan elbise dolapları yaptı. Kullandığımız suyu Ruhi kendisi taşıyarak getirirdi.
Akşamları gaz lambasıyla aydınlanırdık. O günlerden sonra o lambalara merak saldık. Gaz lambası ışığında oturmak hoşumuza giderdi. Bunu bilen arkadaşlarımız da bize hediye olarak lamba getirirlerdi.
Soru 5: Bu arada sazı hep yarında mıydı? Müzik çalışmaları nasıl devam ediyordu?
Bütün hapishane döneminde ve çıktıktan sonra da sazı hep yanındaydı Ruhi'nin.Ancak hapishanede iki sene sazını vermediler. O zaman da soyadı Şekeroğlu olan bir arkadaşımız vardı ve hapishane koşullarında Ruhi'ye bir saz yapmıştı. Bu sazı yaparken de eskiden kullanılan tahtadan birbirine saç örgüsü gibi geçmiş paspasları kullanmıştı.
Yani hapishanede bulunan bu paspasları birbirinden çözerek elde ettiği tahtalardan bir saz yapmayı başarmıştı ve Ruhi hapishanede bir müddet bu sazla çalıştı, iki sene sonra Ruhi'nin sazının gelmesi üzere o zaman tahliye olan bir arkadaşı isteyince Ruhi paspastan yapılan sazı ona vermiş. Ancak daha sonra bunaçok üzülmüştü. Çünkü o sazı o günlerden kalan bir hatıraolarak saklamak istiyordu. Daha sonra Şekeroğlu'yla cenazede karşılaştık. Ruhi'ye yaptığı o sazdan bahsettik. O sazı ne kadar büyük bir emekle yaptığını anlattı.
Soru 6: Bildiğim kadarıyla Ruhi Su'nun dolaşmaya imkanı yoktu. Peki türküleri hangi kaynaklardan derliyordu ve kimlerden öğreniyordu?
Şöyle anlatabilirim. Ruhi yasaklı bir dönemin sanatçısıydı. Onun yasakları neredeyse ölene kadar sürmüştü. Pir Sultan'ı hazırlarken Malatya-Arguvan'a gitmişti. Oraya giderken Arguvan eşrafından birileriyle gitmişti onun için rahat çalışma imkanı bulmuştu. Ama heryer için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Mesela Mersin tarafına derleme yapmaya gittiği zaman başına gelmeyen kalmamıştı. Köylüler peşine takılmış, elindeki teypten şüphelenerek onu jandarmaya şikayet etmişler ve jandarmalar da Ruhi'yi gözaltına almışlardı.
İki gün nezarethanede kaldıktan sonra tanıdığımız bir mühendisin yardımıylazor kurtulmuştu oradan. Bunun yüzünden orada derleme çalışmaları yarım kalmıştı.Bu uzun bir hikayedir anlatsam çok vakit alır.
Ondan sonra güneydoğuya gitmişti. Orada bir ressam dostumuz vardı Rasine Arsebük, Ersin Alok ve daha bir çok kişiyle beraber dolaşırlarken peşlerine bir cip takılıyor. Oradan da geri dönmek zorunda kalıyordu. Ruhi Su derlemelerini bu sebeplerden ötürü, daha çok gecekondu mahallelerinde yaşayan Anadolu insanlarından yapardı.
Mesela derlemelerinin pek çoğunu Ankara-Altındağ'da Alevi dedelerinden, onların çevresindeki insanlardan yapmıştır. İstanbul'dada aynı kaynakları kullanmıştır. Mesela sizinle yeni tanıştı; Nereden geldiniz, nerelisiniz, kiminle oturuyorsunuz, ailenizde türkü söyleyen var mı? Bunları araştırırdı ve eğer varsa onlara sizin aracılığınızla mutlaka ulaşır bildikleri türküleri öğrenmeye çalışırdı.
Yani Anadolu halkını nerede buluyorsa türküleri orada derlemiştir. Ama bu arada imkan buldukça çeşitli illeri de dolaşmıştır. Arguvan, Mersin, Adana... Mesela Dadaloğlu'nu hazırlarken Adana'ya da gitmişti. Dadaloğlu albümünü yapmak için kırık havalar bulması gerekiyordu. 12 Eylül'den sonra Adana-Kadirli'ye gitmeye karar vermişti. Gitmeden önce de o yörenin bütün aşıklarına haber göndermiş ve hepsinin Kadirli'de toplanmasını sağlamıştı. Ancak Adana valisi Ruhi'ye Adana'yı derhal terk etmesini söyledi ve Ruhi gittiği günün ertesi gecesi tekrar eve döndü. Ruhi bu duruma çok üzüldü. Zaten 12 Eylül yönetimi korosuna son vermişti, türkü şöylemesine engel oluyordu.
Diyebilirim ki Ruhi'yi 12 Eylül yönetimi öldürdü, Çünkü 12 Eylül'ün gelişi Ruhi'yi büyük bir umutsuzluğa sürükledi. Plaklarını yasakladılar, plakların satıldığı iş yerlerine baskılar yaptılar, Anadolu'da yapılan aramalarda evlerde Ruhi Su plakları bulunan kişiler hakkında tahkikatlar yaptılar. Gerçi resmi olarak bir yasaklama yoktu ama yasakmış gibi davranarak 12 Eylül'ün ertesi günü plakçılar çarşısındaki bütün Ruhi Su plaklarını ortadan kaldırdılar.
Ruhi Su işte böyle bir dönemde yaşadı ve Adana'dan geldikten sonra artık hiçbir çatışma yapmadı. Dadaloğlu plağını da bu yüzden çıkaramadı. Fakat ben ölümünden sonra elimizdeki eski kayıtları kullanarak "Dadaloğlu ve Çevresi" adı altında bir albüm çıkardım. İşte Ruhi Su halk müziğine yapacağı pek çok önemli katkı varken ve tam olgunlaştığı bir devrede bu şekilde engellendi.
Soru 7: Etimesgut'taki hayatınıza dönmek istiyorum biraz... Oradaki yaşamınızdan bahsedebilir misiniz?
Biz yirmi ay Etimesgut'ta kaldık. Orada misafirler ağırladık. Mesela Ali İzzet Özkan baş misafirimizdi. Ali İzzet'i hem Ruhi hem de ben çok severdik. Bize yatılı misafirliğe gelirdi. Sabahın 5 inde 6 sında kalkar türkü söylerdi. O küçücük evi Ruhi ile çok güzel bir yere dönüştürmüştük. İki tane odamızvardı zaten. Birisinde sobamız vardı, kilimler sermiştik.
Ruhi'nin kendine ait eşyaları, benim eşyalarım çok şirin bir evimiz olmuştu tarlaların ortasında. Orada işçiler vardı. Onlarla komşuluk ediyorduk ara sıra otostop yaparak Ankara'ya gidiyorduk. Mesela ilk defa bir konsere gittik. Cüneyt Gökçer'in oynadığı zannediyorum Arthur Müller'in Satıcının Ölümü adlı oyuna gitmiştik.
6 sene sonra gittiğimiz o ilk tiyatro bizi çok heyecanlandırmıştı ve Ruhi sanatçıları tebrik etmek istedi. Ben nasıl davranacaklarını bilmediğim için gitmedim. Ama Ruhi "Ben gideceğim" dedive gitti. Zannederim gittiğine de pişman oldu. Çünkü Cüneyt Gökçer onu görünce çok şaşırmış ne yapacağını bilememiş ve Ruhi onun ancak elini sıkmış. Çünkü hapse girmeden önce aralarındaki ilişki çok iyiydi ve onun aklına fikrine çok güvenirdi. Onun bu soğuk tavrından çok etkilenmişti Ruhi.
Bu arada işsizlik devam ediyordu- Kemal Aygün yakamızı bırakmıyordu ve Ruhi'ye iş verilmemesi için elinden geleni yapıyordu. Mesela Mehmet Bey bir basın balosu tertipleyip Ruhi'ye türkü söyletmek istemişti. Kemal Aygün burada da karşılarına çıkıp "Ruhi Su'nun itibarını iade mi etmek istiyorsunuz" diyerek bütün çıkış yollarını kapatıyordu. Yani hiçbir yerde iş bulma ihtimalimiz kalmıyordu. Celal Cündoğlu bize ayda 100 lira veriyordu, biz de o para ile geçinmeye çalışıyorduk o zaman.
Her gün sabah akşam 12 kilometre o karların içinde yürüyüp imza vermeye gidiyorduk bir yandan.Ama oradaki insanlar jandarması, astsubayıçok iyi niyetli insanlardı. Bazen bizi arabalarına alan insanlar olurdu.O şekilde giderdik. Derken hapiste tanıdığımız arkadaşlar kendi aralarında bir nakliye şirketi kurmuşlar. Birkaç tane eski arabaları vardı. Sonra Ruhi'ye "Sen debir şeyler katarsan bu işi beraber yaparız, gelir yazıhanede oturursun" dediler. Ruhi de bu konuyu Celal beye açtı. Oradan aldığı 20,000 lira kadar bir parayla o işe ortak oldu.
Ancak arkadaşları daha sonra verdikleri sözü tutmadılar ve Ruhi emniyet nezaretimiz bitene kadar evden eve eşya taşıdı. Ruhi bu nakliye işine başladıktan sonra Aydınlıkevler'de bodrum katında bir ev tuttuk. Burada oğlumuz Ilgın dünyaya geldi. ( 29 Nisan 1959) Ruhi Su'nuneşya taşıdığı aydınlar arasında da biliniyorduve ona başka işler araştırılıyordu.
Ruhi’nin eşya taşıdığı günlerde Atıf Yılmaz'ın "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" adlı bir filmi çekilecekti ve Ruhi'den orada Karacaoğlan türkülerini söylemesini istediler. Tabii Ruhi bu teklife çok sevindi ve onlarla Adana'ya gitti. Yaylalarda kaldı ve Karacaoğlan plaklarında söylediği türküleri o zaman derledi. Bu çalışmaları kırk gün kadar sürdü.
Derlediği Karacaoğlan türkülerini o filmde seslendirdikten sonra o kış Ruhi İstanbul'a gitti. (Aralık 1959) İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda türkü söylemeye başladı. Bu "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" filmi bitti ve Sinema Tek'te ki gösterimine biz de giderek filmi seyrettik. Ancak daha sonra Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkarıldı. Güya halk türkülerin opera gibi seslendirilişine tepki göstermişti. Bu sebepten dolayı Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkartıldı ve aynı türküler onun yerine yine bir opera sanatçısı olan Aydın Gün tarafından okutturuldu. Yani böyle komik bir şey.
Gerçi Atıf Yılmaz buna çok üzüldü ama filmin yapımcısı Hürrem Erman'ın baskısı sonucu Ruhi'nin sesini filmden çıkarmak zorunda kaldı. İşin kötü tarafı o zaman filmin ilk kopyası ortadan kayboldu ve o kopyalara ne olduğunu hala kimse bilmiyor. Bu konuyu uzun süre araştırmama, Ankara'daki film arşivlerine defalarca gidip gelmeme rağmen filmin ilk kopyalarından birine dahi ulaşamadım.
Filmin o ilk hali ortadan kaldırılmıştı. Tabii Aydın Gür'ün Ruhi Su tarafından yetiştirildiğini ve opera sınavlarına yine onun tarafından hazırlandığını göz önüne alırsak burada yaptığı işi ben saygısızlık olarak nitelendiriyorum. Yani Ruhi'nin yerine söylemekle büyük bir saygısızlıkyaptı diye düşünüyorum.
Ruhi'nin Aralık 1959 da İstanbul'a gidip iş bulmasının ardından 1960 senesinin Mart ayında da biz de gittik İstanbul'a. Ruhi Nişantaşı'nda çatı katında bir ev tutmuştu -iki oda bir mutfak- ve orada oturmaya başladık. Fakat o günlerde sıkıyönetim ilan edildi. Bütün klüpler, müzikli eğlence yerlerinin kapanmasıyla yine işsiz kaldık. 27 Mayıs ihtilalinden sonra Ruhi başta klüpler olmak üzere bir çok yerde çalıştı ve bazı film müzikleri yaptı.
O yıllarda Yapı Kredi Bankası'nda bir halk oyunları yaşatma tesisi vardı, oranın yetkililerinden Kazım Taşkent Ruhi'yi çok beğeniyordu ve Ruhi'yi orada işe aldı. Bu kurumun bünyesinde yapılan gösterilerde çalınan halk oyunlarına ait müzikleri Ruhi teyplere kaydediyorve daha sonra onların notalarını çıkarıyordu. Bir süre sonra iktidar değişti Süleyman Demirel başbakan oldu. Yönetimdeki bu değişiklik sırasında Ruhi Su da bu işten ayrılmak zorunda kaldı. Ancak yazdığı notalar bir kitap halini almaya hazırdı artık.
O yıllarda Türkiye'de nota basılmadığı için Ruhi Su'nun notaya aldığı halk oyunları Almanya'ya gönderilmiş ve çıkacak olan kitap bekleniyordu. İşte o haldeyken Ruhi bütün bu çalışmaları bıraktı. Aslında Kazım Taşkent Ruhi'ye işine evinde devam etmesini söyledi ama Ruhi bunu kabul etmedi.
Birkaç sene sonra Eskişehir'de bir Yunus Emre seminerinde Sadi Yaver Ataman oradakilere bir kitap dağıtıyor. Kitap Ruhi'nin eline de geçiyor. Ruhi bir bakıyor ki kitabın içindekiler kendi notaları. Yani beş sene uğraşıp notalarını yazdığı halk oyunlarını bir araya getirip bir kitap yapmışlar altına da Sadi Yaver Ataman imzasını atmış. Ruhi hemen gidiyor ve Sadi Yaver Ataman'a yüksek sesle "Sen bunu nasıl yaptın, bu kitabın altına nasıl imzanı atarsın" diye çıkışıyor. Neticede mahkemelik oluyorlar.
Sadi Yaver geliyor "Bu kitap Ruhi Su'ya aittir" diye ifade veriyor. "Ancak yöneticiler böyle istediği için buraya imza atmaya mecbur kaldım" diyor. Tabi bu dava sırasında Aziz Nesin başta olmak üzere pek çok dostu Ruhi'ye tazminat davası açmasını söylediler Ancak Ruhi "istemem" dedi. Sadece çıkacak olan ikinci baskının altına adının yazılmasını istedi. Tazminat istemediği için herkes çok kızdı fakat Ruhi "en güç zamanımda onlar bana iş verdiler bunu yapamam" dedi.
Ruhi'nin bu iyi niyetine rağmenYapı Kredi Bankası "Türk Halk Oyunları" adlı o kitabın ikinci baskısını yapmadı. Ancak Ruhi'nin ölümünden sonra ben üç sene uğraştım ve Fikri Sağlar'ın bakan olduğu sırada kitabı Kültür Bakanlığı Yayınları'nda çıkardım .
Yani Ruhi bu eserini çok istemesine rağmen göremedi. Ruhi'nin ölümünden sonra ben Yapı Kredi Bankası'na gittim ve bu eserin ikinci baskısının Ruhi Su adı altında basılmasını istedim. Hatta bütün telif haklarını da onlara vermek koşuluyla... Ama kitabı basmadılar. O zaman "Ya siz çıkarın yada müsaade edin ben yayınlanmasını sağlayım" dedim ancak onlar kitabı yayınlamak bir yana bankanın arşivlerinde banaverecek bir kopyayı bile bulamadılar. Yani ellerindeki her şeyi yok etmişlerdi.
Biz de onun üzerine elimizdeki kitapla önsözü de değiştirerek Kültür Bakanlığı aracılığı ile bu eseri yayınlamayı başardık. İşte görüyorsunuz, içinde halk oyunları bulunan bu kitaba Ruhi'nin nasıl emek verdiğini ben biliyorum. Sizde biliyorsunuz halk oyunları davullazurnayla çalınır.Ruhi bunları notaya aldı.
Soru 8: Ruhi Su hapishaneden çıktıktan sonra siyasi faaliyetlerine devam etti mi?
Eski arkadaşlarımızla yine görüşüyorduk. Ama bir siyasi oluşuma katılmamız zaten mümkün değildi. Çünkü beş sene siyasi yasağımız vardı. Buna rağmen Türkiye İşçi Partisini destekledik ve bu fikirler ışığında yapılanan pek çok derneğin ve oluşumun gecelerinde Ruhi Su hiçbir ücret almadan türkülerini söylemeye devam etti. Onlara desteğini türkülerini söyleyerek verdi.
Soru 9: Peki Yapı Kredi Bankasındaki görevinden ayrıldıktan sonra ne işle uğraştı Ruhi Su ?
Yine klüplerde türküler söylemeye devam etti bir süre. Daha sonra aydınlar bunun böyle gitmeyeceğini Ruhi Su'nun buişlerle uğraşmasını istemediler. Halit Çambel, Atilla Özkırımlı daha bir çok arkadaşlar aralarında karar verip ve bir dergi gibi para topladılar. Bu şekilde Ruhi'nin dört adet kırk beşlik plaktan oluşan albümü çıkmış oldu.
Tabii o zaman bu plakları da bütün plakçılar satmak istemiyorlardı. Ancak belirli kitapçılara, daha aydın kitapçılara gönderiyorduk bu plakları. İşte İstanbul'da iki tane, Ankara'da bir kitapçı , İzmir'de bir kitapçı dağıtımımız bu kadardı ve böylece bu plaklar çıkmış oldu. Bundan başka da arkadaşlar aboneler kaydediyorlardı. Çıkan plakları abonelere göndererek aldığımız para ile yeni plaklar çıkarıyorduk. Bu şekilde on altı tane plak yayınlandı. Ondan sonra ilk uzunçalar "Kuvayi Milliye Destanı’nı çıkardık. Yani bir çeşit imece usulüyle bu plakları çıkarmış olduk. Zaten bu plakların adı da İMECE idi.
Soru 10: Ruhi Su'nun herhangi bir sosyal güvencesi var mıydı? Daha önce sigortalı çalıştığı işlerden dolayı emekli olmaya hak kazanabilmiş miydi?
Evet, o zaman opera nereye bağlıysa oraya ödenen primleri geçerli sayıldı, daha sonra plakları çıkınca Bağ Kur'a bağlı oldu ve neticesinde bunlar hesaplanarak emeklilik hakkını kazanmış oldu. Sonra o emeklilik bana da yansımış oldu.
Soru 11: Ruhi Su ile kaç çocuğunuz var? Şu an nerede yaşıyorlar?
Evet, bir oğlumuz var. Ilgın Su.Ancak Ruhi'nin öğretmen Okulu'nda okuduğu yıllarda yaptığı başka bir evliliği ve bu evlilikten Güngör Su adında bir oğlu daha var. Ama o evlilik çok kısa sürmüş. O hanım Adana'da bir hastanede ebe olarak çalışıyormuş sonra Ankara'ya gelmiş ancak evlilikleri 6 sene sürmüş ve ayrılmışlar. Benim bu evlilik hakkında bildiklerim bu kadar, çünkü biz Ruhi ile tanıştığımızda bu evliliği sona ermişti.
Oğlumuz Ilgın İstanbul'da yaşıyor. Ruhi Su Vakfı'nın genel sekreterliğini yapıyor. Bunun dışında mesleği sinemacılıktır. Ancakdaha çok reklam sektöründe çalışmaktadır, müziğe hep ilgi duymuştur ama Ruhi onunhiçbir zaman müzisyen olmasını istememiştir.Ilgın hep saz çalmak istemiştir, Ruhikendisi ders vermek istemiştir. Ama Ruhi’ye gazeteciler sorduğunda Ilgın'ın müzik konusunda ısrarcı olmasından hep korktuğunu söylemiştir. Bu işinzorluklarını bildiği için oğlununda bir müzisyen olmasını istememiştir açıkçası.
Ruhi'nindiğer oğlu Güngör Su’ya gelince, kendisiyle uzuncabirsüredir görüşemedik. Talas kolejini bitirdiğini, bir süre rehberlik yaptığını vesonunda iyi bir iş adamı olduğunubiliyorum. Kendisiyle bir çok kere görüştükhatta sürekli görüşmeyide istedik, kendisiçok daiyi bir insan. Fakatdünyalarımız farklı onun için uzunca bir süredir görüşemedik.
14 Kasım 2001 tarihinde Sıdıka Su ile yapılan görüşmeden alınmıştır.