| | ‘Dilimden koparılışımı hiç affedemiyorum!’ “Ne olursa olsun, dilimden koparılışımı hiç ama hiç affedemiyorum. Yarım yarım yaşıyorum. Sözlü edebiyatı bir hayli gelişkin olan dilimden masallar dinleyemeyişim, Cegerxwîn’i Kürtçe’den okuyamayışım, bir Kürtçe koyu sohbete salt dinleyici olarak, konuşamadan yabancı kalışımın kahredici durum.” Şair Ömer Faruk Hatipoğlu ilk şiir kitabı ‘Düş Değil’ (1995) ile yazın dünyasına adımını attı. Şiirleri birçok sanat ve edebiyat dergisinde yayımlanan Hatipoğlu ‘Düş Değil’, ‘İnce’, ‘Sevdim Çocuk Yanımla’ ve ‘Ateşi Utandıran Yangın’ kitaplarıyla şiirdeki ısrarını sürdürdü. Hatipoğlu ile yaşamını ve şiir serüvenini konuştuk.
Türkçe yazan Kürt bir şairsiniz. Genel anlamda Kürt dili ve kültürüne yönelik hala süren asimilasyon politikaları var. Siz bu politikalardan nasıl etkilendiniz?
Ailem yaklaşık iki yüz yıl önce bu bölgeye yerleşen Xelîkan Aşireti’ne mensup bir aile. Ben doğmadan önce köyümden, şimdiki adı Gölyazı olan Xelîkan’dan göç ederek Cihanbeyli’ye yerleşmişiz. Yetiştiğim çevre (Okulu eklemeye gerek yok!), baskın dil Türkçe’nin, -hala olduğu gibi- egemenliğindeydi ki dilimin en azından bende ve çocuklarımda yitmesine neden oldu. Bu yaşamım boyunca bir yarımın olmaması anlamına geldi hep. Başka bir yerde de belirttiğim gibi, on bin yıldır akan çok kollu bir nehir dimağımda kurudu. Kürt dili ve kültürü üstündeki baskıyı yinelemeye gerek yok; çünkü malûmun ilamı. Yıllardır yok sayıldı, bilimi tarihi güldürecek bir biçimde, Hint Aryen dil grubuna üye bir dil, Ural Altay dil grubundan Türkçe’ye eklemlenmeye çalışıldı. Bugün koşullu bir kabullenme olsa da yetersiz. Benim gibi binlerce milyonlarca insan anadilinde eğitim almadığı için dilinden koparılmış. Burada bir not düşmek gerekiyor: Sözünü ettiğim Xelîkan aşireti asimilasyon politikalarına karşın düne kadar dilini ve kültürünü korudu. Ama yeniden göçler ve sözde kentleşme, aşiret yapısı ile birlikte dile de zarar vermeye başladı.
Kürtçe öğrenmek ve Kürtçe yazmak için hiç çabanız oldu mu? Buna paralel olarak muhalif bir kimlikle de olsa, şiirlerinizin Türkçe edebiyata katkı sunuyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Az çok anlasam da, Kürtçe’yi konuşamayışım, bende tanımı zor bir mahçubiyet duygusu yarattı. İçinizde yakıcı bir öğrenme isteği olsa da; bu saklanma durumu, Kürtçe kurs olanağının olmayışı, evde Kürtçeyi bilen ebeveynin Türkçe konuşması, dilinizin kapalı demir kapısını daha da paslandırıyor sonuçta. Aslında belki de öğrenme isteği geciken bir istekti. Şiirin içine girdikçe Kürtçe yazma dürtüsü acıtıcı bir hal aldı. Dilimi daha da özleten bir şey oldu şiir. Öğrenme amaçlı geç kişisel çabalar da sonuç vermedi. Kaldı ki, Kürtçe’yi yazacak bir düzeyde bilmek için dilin içine doğmak ve akademik bir eğitim almak gerekiyor.
Biliyorsunuz Çek yazar Franz Kafka yapıtlarını Almanca’dan verdi. Bizim Yaşar Kemal’imiz de bir Kürt olmasına karşın romanlarını Türkçe yazıyor. Bu örnekler çoğaltılabilir. Elbette edebiyata bir katkımız olacaksa, dilimizden katkı sunsaydık, dolayısıyla dilimize katkımız olsaydı daha iyi olurdu. Ama aslolan kalıcı şiirse, sevdiğim ve bu coğrafyanın başka güzel bir dilinden ürün vermek de kötü değil. Edebiyat evrenseldir. Bir dilden yazılmış ürün, ikinci bir dile çevrildiğinde o dilden bir şey kalmamaktadır. Mehmed Uzun’un bir romanı diyelim Norveççe’ye çevrildi. Türkçeden çevrilmesi ile bir farkı kalmıyor çevrildikten sonra.
Ne olursa olsun, dilimden koparılışımı hiç ama hiç affedemiyorum. Yarım yarım yaşıyorum. Sözlü edebiyatı bir hayli gelişkin olan dilimden masallar dinleyemeyişim, Cegerxwîn’i Kürtçe’den okuyamayışım, bir Kürtçe koyu sohbete salt dinleyici olarak, konuşamadan yabancı kalışımın kahredici durumu, yarım yarım yaşamak sınırını bütüne doğru genişletiyor. Ama Türkçe yazmaktan da asla gocunmuyorum. Önemli ve değerli olan yazdığınız dilin hakkını vermektir. Verebilirseniz ne ala!
Şiir yazmaya ne zaman ve nasıl başladığınız? Yazmaya başlamadan önce hangi yazar ve şairleri okudunuz?
Bir başlangıç tarihi yok! Şiir derken şimdi yazdığım şiir gibisi değil. Şiirimsiler, şiir sandıklarım kastım. İçimde bir dürtü daha çocuk yaşlarda sanki; ‘Şiir yaz! şiir yaz!’ diyordu. Fazla şiir ezberim yoktur, ama çok küçük yaşlarda Yunus Emre’nin “Biz dünyadan gider olduk” diye başlayan şiirini ezberlediğimi anımsıyorum. Demek ki ilk okuduğum şair Yunus. Ortaokuldayken de A.Kadir’in yazdığı ‘1938 Harp Okulu Olayı ve Nazım Hikmet’ adlı yasak kitabından, Nazım Hikmet’in ‘Karıma Mektuplar’ın birkaç bölümünü ezberlediğimi biliyorum. Bizim kuşak Nazım’dan ve Ahmed Arif’ten beslendi. Ben de doğal olarak onları okudum. Evimizde bir de Mehmet Akif okunurdu. Babamdan onun ve Ziya Paşa’nın şiirlerini dinleyerek büyüdüm.
Şiirlerinize Kürdistan’dan uzak olmanın etkisi oldu mu?
Uzak kalmanın, hayır olmadı. Kaldı ki böyle bir coğrafya olsa da yok!
Yok derken?
Elbette Ortadoğu’nun en kadim halklarından Kürtler’in yaşadığı coğrafyanın adıydı Kürdistan. Osmanlı fermanlardan biliyoruz ki bölge Kürdistan diye adlandırılıyordu. Alpaslan’ın Anadolu’ya girmesini sağlayan Kürt Beylikleri’nden önce de sonra da Kürt Beylikleri vardı! Asur’u yıkan, tüm Kürt Klanlıkları’nı bir araya toplayan, Herodot’un da andığı Med İmparatoru Keyakisar’dan önce de sonra da Kürtler o coğrafyada yaşıyorlardı. Xallan Çem, Nevala Çori başta olmak üzere son yirmi yılda kazısı yapılan tüm höyüklerden batılı bilim insanlarının çıkardığı sonuca; İzady’ye, bu yılın nisan ayında yitirdiğimiz Cemşid Bender başta olmak üzere kimi tarihçilere göre 5000 yıldır; hatta Hurriler’in, Gutiler’in ataları olduğu iddiasının tam anlamıyla gerçeklik kazandığı var sayılırsa; 5000 değil, 10000 yıldır, Neolitik çağdan bu yana Kürtler’in yaşadığı coğrafya!..
Binlerce yıldır kimi uygarlığın kurulmasında rol oynayan, kimi uygarlığın bir ögesi olan; üstelik Antik Çağ’da bir değil birçok krallık oluşturan Kürtlerin yaşadığı; örneğin bugünkü Zilan Aşireti’nin ataları olduğu söylenen ve tüm Anadolu’ya hükmeden Zelaniler’in, Kapadokya Zelanileri, Pontus Zelanileri gibi adlarda yöresel krallıklar oluşturdukları dönemlerden bu yana Kürtler’in varlık sürdürdüğü coğrafya!.. Ama şimdi Mezopotamya’nın büyük bir bölümü o adla anılmıyor. Günümüzün en can alıcı, yakıcı ve uluslararası önem kazanan Kürt sorununun aldığı giderek karmaşıklaşan yapı düşünüldüğünde, orda bir sınır çizmenin pratikte kimseye bir yararı yok. Aslolan Kürt kimliğinin tanınması, anayasal vatandaşlığın öne çıkarılabilmesi; dilin ve kültürün önündeki duvarların yıkılmasıdır. Özgürlüğün, gerçek demokrasinin yaşam bulduğu, Anadolu’da yaşayan tüm kültürel ve etnik unsurların, tarak dişi gibi eşit oldukları ‘o gelecekte’, sınırların kendiliğinden anlam yitireceği bellidir. Bir sınır daha çizmektense, tüm sınırların ve insanı her şeyden daha çok yozlaştıran paranın tahakkümünün kalktığı o gelecekte; özgür, ayağı yere basan eşit bireyin meselesi, coğrafyanın bir parçasına sıkışmaktan çıkacak ve tüm dünya olacaktır.
Türkiye Kürtleri’nin bir kısmının, Mezopotamya’nın bu adla anılmasını özlediklerinden hareketle, gelecekte bir gün; her türlü önyargının çıkar çatışmasının sona erdiği, sömürgeciliğin Ortadoğu’dan elini çektiği, her türlü hesabın görüldüğü bir gün; tıpkı Trakya gibi, tıpkı Anadolu gibi ama Anadolu’dan ayrı düşmeden, ayrılık düşünülmeden, Kürdistan’ın da bir ad olarak kullanılması doğaldır. Ortak akıl, sağduyu ve duygudaşlık dünya ve ülke gerçeğiyle buluştuğunda, hemen her vicdan sahibinin dile getirdiği odur ki; önce bireyin ve toplumun özgürleşmesi, gerçek demokrasinin kurum ve kurallarıyla işlerlik kazanması, şiddetsiz bir ortamda konuşma, tartışma dilinin yaratılmasıdır öncül olan. Sonrası aydınlanmanın güneşinde dumansız, yangınsız ve kolaydır. Özet olarak ‘Kürdistan’dan uzak kalmak’dan değil, kültürümden, dilimden ayrı kalmaktan şiirim etkilendi. İnkarın, haksızlığın, kirli savaşın, göçün, yoksulluğun etkisi oldu şiirime. ‘Ateşi Utandıran Yangın’ tam da bu etkiyle yazıldı, evrenseli yakalamak umuduyla… Haberin Devami... |