CAYBURG.NET
BİYOGRAFİLER Basta sanatcilarimiz olmak üzere, topluma mal olmus ve medyatik insanlarin biyografileri. Kim Kimdir bölümümüz.
Cevapla
Yilmaz Güney Ölümsüz´dür ... 09.09.1984 Bu konu 286 defa okundu ve 18 yorum yazildi.
 
Seçenekler
Alt 27.08.2008, 04:21 #1
Bronze Members

Standart Yilmaz Güney Ölümsüz´dür ... 09.09.1984


YiLMaZ GüNeY









Canım, Sevdiğim, Yüreğim...


Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin...
Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan...
Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardır...
Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
Damla damla birikiyor insan. Damla damla sevgili...
Bir gün akıp gideceğiz hayata...
Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur...
Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde.






Eskiden bilmezdim yalnızlığı
Bir ağaç nasıl yalnız değilse ormanında
Bir çiçek kendi dalında
Eskiden bilmezdim yalnızlığı


Yalnızlığın içinde
Şimdi yalnız, yalnız mıyım
Kopuk muyum dalımdan
Uzağında mı kaldım ormanın
Eskiden bilmezdim yalnızlığı
Bir ağaç nasıl yalnız değilse ormanında
Bir çiçek kendi dalında
Eskiden bilmezdim yalnızlığı


Yalnızlığın içinde
Şimdi yalnız, yalnız mıyım
Kopuk muyum dalımdan
Uzağında mı kaldım ormanın







Hayat bize mutlu olma şansı
vermedi
Biz kendimizden başka
Herkesin üzüntüsünü
Üzüntümüz,
Acısını acımız yaptık.
Çünkü Dünya'nın öbür ucunda,
Hiç tanımadığımız bir insanın
Gözyaşı bile içimizi parçaladı...
Kedilere ağladık
Kuşların yasını tuttuk.
Yüreğimizin yufkalığı
Kimi zaman hayat karşısında
Bizi zayıf yaptı.
Aslında ne güzel şeydir
İnsanın insana yanması
Sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin
derdine üzülmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatımda hep
Üzüldüm, hep yandım..
Yaşamak ne güzeldir be sevgili
Sevinerek, severek, sevilerek,
Düşünerek...
ve o vazgeçilmez sancılarını
Duyarak hayatın








Bir Sanatci Olakar ''Yılmaz Güney'' olarak bilinir.Ama asıl adı Yılmaz Putun'dur. 1937 Yılında, Adana'nın Yenice Koyünde doğdu.Topraksız bir köylu ailenin iki cocuğundan biridir. Dokuz yaşından sonra hayatını çalışarak kazandı.İlk işi dana gütmekti.Liseyi Adana'da bitirdi.1955'te süren tatbikat sonucu birbuçuk yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezası aldı.Oğrenimi yarıda kalmıştı. İlk olarak 1961'de cezaeviyle tanışmıştı.1962 Aralığında cezasının bitimiyle, muhafazakarlığı ile ünlü, Konya şehrine sürgüne gönderilmişti.1968'de askere gitti.1970 Nisanında döndu.1972'de, martın 16'sında devrimcilere yardım ettiği gerekcesiyle tutuklandı.Mahkeme sonucu 10 yıl ağır ceza hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı.1974 Eylülünde,bir cinayet olayına adı karıştı ve on dokuz yıl mahkum edildi.Cezaevindeyken ''GÜNEY'' adlı bir sanat-kultur dergisi çıkardı.Onüç sayı sonra sıkıyonetimin yeniden gelmesi üzerine dergisi kapatıldı ve hakkında yazdıklarından ötürü on ayrı dava acıldı.İstenen ceza toplamı yuzyil idi.1981 Ekiminde izinli cıktığı İsparta cezaevine bi daha dönmedi.Sonra da yurt dışına çıktı.1981 Ekimine kadar, yaklaşık oniki yılını çeşitli cezaevlerinde geçirdi.Bu oniki yıl içinde ikisi yarı-açık olmak uzere onbeş cezaevi tanıdı.İltica etiği Fransa'nın Paris şehrinde 1984'te vefat etti





Alt 27.08.2008, 04:22 #2
Bronze Members
"sevgili,yetmiyor 'sevgili' sözü tek başına.karşılamıyor içimi dolduran duyguyu.
oysa ben 'sevgili' derken neler düşünüyorum bilsen.sonsuz,bir güneş,bir yudum rakı,çiçeğe durmuş ince bir bahar dalı,oğlumun sıcak yanağı,anamın acılı gözleri,
babamın tütün kokan eli,evimizde ki kuş,yarının güzel günleri,anlatılması güç binlerce duygu ve sen...
işte sen,beni hayata baglayan en güzel köprüsün;köprülerin en güzelisin. sevgilim...güzelim...insanı yaşatan içimizdeki hayat böceğidir.o ölürse hayatımızında tadı biter.o sakın ölmesin,yaşat onu.
selimiye cezaevi
3.8.1972"
(Yılmaz Güney)








Konu ~$eyDa~ tarafından (27.08.2008 Saat 04:30 ) değiştirilmiştir.
Alt 27.08.2008, 04:37 #3
Gold Members
[Üye Özel | Für Mitglieder | For Members]


Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili,
biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz acısını acımız yaptık çünkü.
Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın göz yaşı bile içimizi parçaladı.
Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk...
Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak. Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
Yaşamak ne güzeldir be sevgili...
Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek...
Ve o vaz geçilmez sancılarını duyarak hayatın...

Konu icin tesekkürler...
Alt 27.08.2008, 06:58 #4
Üniversite 4. Sinif
Paylasimin icin emegine saglik.Yilmaz Güney ölmemistir o bizlerle ve bizim kavgamizda yasatilacaktir.
Alt 31.08.2008, 19:31 #5
Üniversite 4. Sinif
Yilmaz Guney bizim çocukluk kahramanimizdi.
para buldukça ilk isimiz onun filmine gitmekti.
sonra genç insanlar olduk..
12 Eylul 80 cuntasi geldi.."Aldirma Gönul"sarkisini onun için "Aldirma Yilmaz "olarak okuduk içerde.
9 eylul 1984'te ölumunu Hurriyet'e okumustum.Sanki bir kazan sicak suyu kafama dökmuslerdi.
Simdi firsat buldukça onu mezarinda ziyaret etmekteyim.
çünkü o bizim hala kahramanimiz.
Alt 31.08.2008, 19:37 #6
Silver Members
paylasim icin tskler
Alt 31.08.2008, 19:39 #7
Gold Members

Post Yılmaz güney kendini anlatıyor


YILMAZ GÜNEY KENDİNİ ANLATIYOR

Doğumundan yıllar sonra aldığı nüfus kağıdına göre 1937, kendi açıklamasına göre 1931 doğumluydu: “1937 yılında, Türkiye’de bir güney şehri olan Adana’nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim. Annem dindardı ve okuma yazma bilmezdi… Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da okula hiç gitmemişti…” Yılmaz Güney’in gerçek adı Yılmaz Pütün’dü. Anlamını şöyle açıklıyordu Güney: “Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir.” Çocuk yaşta ekmek kavgası içinde buldu kendini; “Dokuz yaşımdan bu yana hayatımı çalışarak kazandım” diyordu. İlk işi hayvan gütmek, sonra pamuk tarlalarında ırgatlık, suculuk, traktör sürücülüğü … Adana’daki İnönü ve İnkılap ilkokullarında okudu. Liseyi Adana’da bitirdi. And filminin Adana’da bulunan bürosunda da çalışmaya başlamıştı. O yıllarda “Doruk” adlı bir sanat dergisi çıkardı. Sanata meraklıydı ve hikayeler yazıyordu. 1955 yılında bir öyküsünden dolayı takibata uğramıştı. Hakkında dava açıldı. 1956 yılından itibaren Adana’da yayınlanan “Salkım” dergisine, İstanbul ve Ankara’da yayınlanan “Yeni Ufuklar” ve “Pazar Postası” gibi dergilere de öyküler yazmaya başladı. İstanbul’a gelip İktisat Fakültesi’ne kaydını yaptırmıştı. Fakat devam edemedi. 1955 yılında “13” dergisine yazdığı “3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküde komünizm yapıldığına karar veren mahkeme sonuçlanmıştı: 1,5 yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezası. Öğreniminin yarım kalmasına yol açan ve bu cezanın sürüklediği yaşamını kısaca şöyle özetliyordu kendi ağzından Yılmaz Güney: “Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığıyla eğitmekti. Öyle yaptım… Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitler… Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık… Öğretmenlerimden biri zor’dur…” diyordu. Üniversitede öğrenimini sürdürürken tanıştığı yönetmen Atıf Yılmaz’a asistanlık yapıyordu. İlk kez onun 1958’de yönettiği “Bu vatanın Çocukları” adlı filminde başrol oynadı. İlk senaryolarını da bu dönemde yazmaya başlamıştır. 1961 Mayıs’ında cezaeviyle tanışmıştı. 1962 Aralığı’nda sürgünle… İlk hapisliğinden kalan mahkumiyetinin geri kalanını tamamlamak üzere muhafazakarlığıyla ünlü Konya’ya sürgüne gönderilmişti. Konya sınırlarından dışarı çıkması yasaktı. Her akşam polise imza veriyordu. “En çok imzayı polis defterine attım” diyordu: Tam 180 defa… Yılmaz Güney’in yaşamından çalınan tam 2 yıl… İlk hapisliğinden sonra 1963’te kendi yazdığı senaryoda; “İkisi de Cesurdu” (Yön: Ferit Ceylan) başrol oynadı ve tüm Anadolu’da dikkatleri üzerine çekti. Seyirci ve Yılmaz Güney arasında ilk köprü kuruldu. Ardından Tunç Başaran’ın yönettiği “On Korkusuz Adam” ve “Koçero” adlı filmlerle adı “Çirkin Kral”a çıktı ve kendi mitosunu yarattı. Yapımcı Hasan Kazankaya ile ilk yönetmenliği denedi; “At, Avrat, Silah”la… 1968’deki “Seyyit Han” yönetmenlikteki ilk çıkışıdır. 1970’teki “Umut” ise toplumsal gerçekleri taviz vermeden sergileyerek Türk sinemasında yeni bir dönem açtı. Yine 1971 yılında yönettiği “Baba” melodram sinemasının en düzeyli örneklerinden birini vermişti. Ünlü romancı Kemal Tahir Seyyit Han filmini izledikten sonra büyük heyecan duyduğunu belirterek Güney’i, “halkın içinden yetişmiş, gerçek bir halk sanatçısı” olarak nitelendirmişti. 1971 Mayıs’ında on binlerce aydın, sanatçı, yazarla beraber gözaltına alınan Güney bu kez hakkında kesin bir delil olmamasına rağmen sırf kendisiyle ilgili kuşku nedeniyle ikinci kez bu defa Nevşehir’e 3 aylığına sürgün edilmişti. Sürekli polis denetiminde tutuluyordu. 1972’de THKP-C’ye yardımda bulunduğu gerekçesiyle hapse mahkum oldu. 2 yıl Selimiye Kışlası, Bayrampaşa ve Toptaşı cezaevlerinde kaldı. Salpa, Hücre, Sanık gibi öykü kitapları bu dönemin ürünüdür. O günleri şöyle anlatır: “1972’ de, Mart’ın 16’sında, devrimcilere yardım gerekçesiyle tutuklandım. Mahkeme sonucu 10 yıl ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırıldım. Ecevit hükümetinin 1974 genel affıyla serbest bırakıldım. Bugün ise Ecevit cezaevindedir. 1974 Eylül’ünde, bir cinayet olayına adım karıştı ve 19 yıla mahkum edildim. Cezaevindeyken “Güney” adlı bir kültür-sanat dergisi çıkardım. Onüç sayı sonra sıkıyönetimin yeniden gelmesi üzerine, dergimiz kapatıldı ve hakkımda yazılarımdan ötürü on ayrı dava açıldı. Suçum, komünizm propagandası yapmak, milli duyguları zayıflatmak, halkı suç işlemeye teşvik etmek, suç sayılan fiilleri övmek ve devletin içte ve dışta itibarını sarsmak…”. Yılmaz Güney için istenen ceza toplamı 100 yıldı. Bu dönem içinde Erden Kral’ın yayın yönetmenliğini yaptığı Güney Dergisi’ni çıkaran Yılmaz Güney, Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanan “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanını da yayınladı. 1974 yılında “Endişe” adlı filmini çekmek için gittiği Adana’nın Yumurtalık ilçesinde adı yöre hakimi Safa Mutlu’nun vurulması olayına karışmış ve 24 yıl hüküm giymişti. Bu ikinci hapislik döneminde “Sürü”, “Düşman” ve “Yol” un senaryosunu yazdı. 1981’de 8 yıl cezaevinde kaldıktan sonra Isparta yarı açık cezaevinden “bayram izni”ni alıp, bir daha dönmemek üzere yurt dışına çıktı. Güney, 1981 Ekim’ine kadar, geride bıraktığı yaşamının yaklaşık 12 yılını çeşitli cezaevlerinde geçirmişti. Bu oniki yıl içinde, ikisi yarı-açık olmak üzere onbeş cezaevi tanımıştı. 1982’de Şerif Gören’in yönettiği “Yol” Cannes Film Şenliği’nde Altın Palmiye ödülünü kazandı. 1983’te TC vatandaşlığından çıkarılan Yılmaz Güney’in filmleri toplatıldı, adından sözedilmesi 12 Eylül cuntası tarafından yasaklandı. Yurtdışında (Fransa’da) çektiği “Duvar” Güney’in son filmi olmuştur. Büyük usta 9 Eylül 1984’te yaşamını yakalandığı mide kanserinden kaybederek sevenlerini üzdü: “Ülkemden ayrıldıktan sonra ilk aylarda üç davanın sonuçlandığını, sonuçta, toplam 20 yıl ağır hapis, 7 yıla yakın da sürgün cezası aldığımı öğrendim… Öbür davalarım devam etmekte; ancak henüz hangileri sonuçlandı, ne kadar ceza aldım, bilmiyorum…” NOKTALI VİRGÜL “Bak, herkes bir tutulsaydı; söyledikleri olurdu… Herkes; bu ayrıntıları kaldıramaz ki ortadan. Kaldırsalardı; cennet olurdu buraları cennet… Ah domuzlar sizi bir gün hepinizin topunu attıracaklar… Bunu orospu dediğim kadın söyledi. İnsanların hep bir olması gerekirmiş.” 1958’de yayımlanan “13” adlı fikir ve sanat dergisinde yayınlanan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde böyle diyordu Güney. 1961 yılında bu yazısında komünizm propagandası yaptığı için yargılandı. 1,5 yıl hapis ve 6 ay sürgün cezasına çarptırıldı. İlk yönettiği ve başrolünde de oynadığı Seyyit Han (1968) ve Aç Kurtlar (1969) sansüre uğramıştı. Köhne inançlara, gerici törelere, toplumsal yanlışlara ve egemen baskılara karşı çıkıyordu. Günlük yaşamın gerçeklerini, yoksul ve ezilen insanı anlatıyordu. Umut filmi için; “Umut, aslında kusur olan durumları belirten bir işarettir” deyince film hemen yasaklandı. 1972’de THKP-C ile arasında kurulan bağ nedeniyle siyasal iktidarın baskıları tutuklamaya dönüşüp ikinci hapisliğini yaşadı. Arkadaş (1974) bu dönemin ürünüdür. Arkadaş filmiyle Yılmaz Güney, değişen değerler yerine eskinin dejenere edilmiş doğrularını koyar. Bu sorunun uzantısı bugüne de aittir. Varsıllık hırsı, bunun peşinde koşmanın toplumsal idealleri altüst edişini daha o günlerden anlatır. Üçüncü hapisliği “muhafazakar bir savcıyı” öldürdüğü iddiasıyla gelir. Bu defa 19 yıllık uzun bir hapislikti bu… Yılmaz Güney’e göre ise bir suçlama. “Sürü” ve “Yol”un senaryoları bu dönemin ürünüdür. Ve Yılmaz Güney’in talimatları doğrultusunda filme çekilmişlerdir. 1981’de izinli olarak çıktığı cezaevinden yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Ancak yurtdışındayken gıyabında 7 yıl daha hapse mahkum edildi. Yurttaşlıktan çıkarıldı. “Yol” bu dönemin ürünüdür ve kurgusu Yılmaz Güney tarafından yapılmıştır. Cannes Film Şenliği’nde “Altın Palmiye”yi kazanmıştır. 1983’teki “Duvar” (Le Mur) ise Güney’in sürgünde yönettiği en son filmidir. Bazı çevrelerde Yılmaz Güney’in toplumsal filmlerdeki yaklaşımına farklı bir bakış sergilediğini savunan yönetmenlerce kuşkuyla karşılanmıştır. Yılmaz Güney’in sürgünde çektiği ilk ve son filmi katı, önyargılı bulunduğu için bu açılardan eleştirilmişse de biçimsel açıdan taşıdığı değerlerle kendine ayrı bir yer edinmiştir. Ancak hapishanelerdeki kötü koşullarda yaşayan siyasi tutsaklara bir bakıştı Duvar . 1976 yılında Ankara Cezaevi’ndeki bir çocuk koğuşunda meydana gelen baskıların arkasından gerçekleşen isyanı ve siyasi sol görüşlü tutsakların içinde bulunduğu koşullar anlatır. BEYİNLERE İŞLEYEN “UMUT” SİLİNMEYECEK “Hudutların Kanunu” (1966) halkbilim öğelerine dayanan çoğu belgesel bir nitelik taşıyan filmlerden biriydi. Senaryosu yine Yılmaz Güney’in bir öyküsüne dayanıyordu. Başrolünü de Güney oynuyordu. Kızılırmak Karakoyun (1967) Nazım Hikmet’in öyküsüne dayanıyordu. Her iki filmde de Anadolu’nun feodal düzenine bakış ve eleştiri vardı. Bu düzenin suça, kaçakçılık suçuna canını hiçe sayıp itilen insanlarını anlatıyordu. İnsan ve toprak ilişkisinden yola çıkıyor, öte yandan acımasız doğanın belirlediği yaşam biçiminin zorluklarını ortaya koyuyordu. Denilebilir ki Atıf Yılmaz Batıbeki’den sonra yaşamında hatırı sayılır yeri olarak sinemacı gösterilecek Ömer Lütfi Akad’dır. Akad, “Kanun Namına” ile ilk defa sinemanın günlük yaşama girdiği gerçekçi bir sinema dilinin yaratılmasında yeni bir dönemin kapısını açmıştır. Atıf Yılmaz’ın “Bu Vatanın Çocukları” (1959) adlı filmiyle oyunculuğa başlamıştı Yılmaz Güney. Hiçbir zaman sinemamıza egemen olan moda akımların etkisinde kalmadı. Başından son filmlerine kadar halktan yana ve toplumcu gerçekçilik doğrultusunda giderek ulusal sinemanın olanaklarını da zorlayarak kendi çizgisini belirledi. Duygu Sağıroğlu’nun “Ben Öldükçe Yaşarım” (1966) filmi sinemadaki “Çirkin Kral” söylencesini pekiştirdi. 1970’ten sonra sinemamızda o güne kadar etkisini sürdüren ve Güney’in yaşamında yeri olan Atıf Yılmaz ve Ömer Lütfü Akad dışında Yılmaz Güney’in ortaya çıkmasıyla ayakta kalabilmesini sağlayan üçüncü isimdi Sağıroğlu. Ulusal sinemamıza yönveren Akad’ın çizgisini geliştiren de Yılmaz Güney olmuştu. 1968’de ilk yönetmenlik denemesi Seyyit Han ise yenilikçi ve toplumcu sinemamızın ilk çıkışı sayılır. O zamana kadar önemli yönetmenlerin yanında oyunculuk, yönetmen yardımcılığı ve oyun yazarlığı yaparak deneyimlerini aktaran Güney, ilk kez varolma savaşı veren sinemamızda yönetmen olarak da yer almıştı. Hem büyük bir başarıyla… Ancak konusunun destansılığının, gerçekçiliğinin ekonomik ve toplumsal boyutuyla her yönüyle sansür kurullarının dikkatini çekmesi Adana Film Şenliği’nde ödül almasına rağmen yasaklılar listesine alınmasına yol açmıştı. Yılmaz Güney’in “Hudutların Kanunu” filminde tanıştığı yasaklar yönetmenlik denemesinde de sürdürüldü. 1983’te yeniden yürürlüğe konan sansür tüzüğü, tüm filmlerini hatta daha sonra adının anılmasının bile yasaklanmasına kadar varacak sansür kurulu uygulamalarının başlangıcı olur. Kemal Tahir’in Adana Film Şenliği’nde jüri üyeliği yaptığı sıralarda “Karşısında büyük heyecan duydum. Bence halk sinemasının halka bir meseleyi nasıl anlatması gerektiğini en kaba, en kestirme yoldan gösteriyordu” dediği Seyyit Han, yoksul aşıkla sevdiği kıza göz koyan ağa mücadelesi çerçevesinden “kurban ve cellat” ilişkisine işaret ederek trajik bir öyküden yola çıkan başarılı bir toplumsal uyarlamaydı. Orhan Kemallerin, Yaşar Kemallerin dünyasından, kendi deneyimlerini katarak oyun yazarlığı yanıyla geliştirdiği bu öykü, oyunculuğunun da katkısıyla Türk sinemasında toplumsal gerçekçilik yolunda gelinen en son noktayı belirledi. Toplumsal gerçekçiliğe kapı açtı. 1968’de “Aç Kurtlar”, 1969’da “Bir Çirkin Adam”ın ardından en iyi Türk filmi sayılan “Umut”la Güney o zamana dek alışılmış kalıpların ötesinde apaçık bir gerçekçilikle tepkisini ortaya koyuyordu. Seyyit Han’la başlayan toplumcu bakışını geliştiriyordu. Umut, 1970’te Adana’da Altın Koza Sinema Şenliği’nde en iyi film seçildikten sonra yasaklanınca Danıştay izniyle gösterime çıkabilmişti. Senaryosu yine tamamıyla Yılmaz Güney’indi ve kendi özyaşam öyküsüne dayanıyordu. Çocukluk, ilk gençlik yılları, ailesi ve çevresinden edindiği gözlemlere dayanıyordu. Ailesini geçindirmek için eski faytonuyla didinen Cabbar’ın atını bir trafik kazasında yitirmesiyle düştüğü umutsuzlukla bir define arayışı içinde yaşadığı düş kırıklığını yansıtmaktaydı. İnsanların içine itildiği yoksulluğu anlatıyordu. “Yarın Son Gündür” (1971) Çirkin Kral söylencesini sürdürmeye bir katkıydı. Daha sonra 1971’de “Kaçaklar”, Şerif Gören’in kendisine asistanlık yapacağı “Vurguncular”ı gerçekleştirdi. 1971, Güney’in en verimli devrelerinden biridir. Ağıt, Acı ve Umutsuzlar arka arkaya aynı yıl ortaya konan sinemamızın başyapıtlarıdır. Kısaca, “Ağıt” düzenle savaşım veren bir kaçakçı çetesini, “Acı” sert ve acımasız Anadolu’da öç alma töresini, “Umutsuzlar” yer altı düzeninin dünyasında tutkulu bir aşka fedayı anlatır. “Baba” ise ailesinin geçimini sürdürmek için bir cinayeti üstlenen kişinin öyküsüdür. Güney’in olgunluk devresini ve bugüne uzanan kalıcı yerini kazandıran ikinci hapisliğinde yani 1974’teki filmi “Arkadaş” olmuştur. Arkadaş kuruluşu, dramatik yapısı ve izleğiyle gelmiş geçmiş filmler arasında yeşilçama ve geleneksel anlayışına karşı çıkan bir duruşu sergilemiştir. Filmin özellikle finali belleklerden silinmeyecek. “Hesabı sorulacak bir tokadın” ardından verilen mesaj Yılmaz Güney’in siyasal kişiliği ve yaşama bakışına ilişkin o zamana kadar verilmiş en net tavırdır ve sinema dışında da sevenlerinin yüreğinde ve beyninde asla silinmeyecek şekilde yer almasını sağlayacaktır. Biri sınıfını değiştiren öğrencilik yıllarındaki iki kafadar arkadaşın yıllar sonra bir araya gelişlerinde yaşadıkları olayları anlatan bir öyküdür bu… 1974 Türkiye’sinin toplum katlarından, kişilerinden, toplumsal ilişkilerinden bir kesit veren bir üründü. Umut’un yalın, saptamacı gerçekçiliği Arkadaş filmiyle hazır reçetelerin dışında ilk kez ciddi ve sınıf gerçeğinin belirlediği toplumsal ilişkileri derinlemesine inceleyen yürekli bir adımdı. Gerçekçilik yolunda ve olgunlaşmada yeni bir aşamayı ve noktayı belirliyordu. 1971’deki hapisliğinde yarım bıraktığı Güney’in “Zavallılar” filmi Batıbeki tarafından 1975’te tamamlanabilmiştir. Yumurtalık savcısı cinayeti suçlamasından sonra yaşadığı tutukluluk devresinde önce “Sürü” (1979), ardından “Düşman”da (1980) Zeki Ökten ve “Yol” (1982) filminde Şerif Gören’le birlikte çalıştı. Tümünün senaryosu hatta kurguları kendisine aitti ve alışılmış çizgisini hapisliğine rağmen sürdürdüğü filmlerdi. Hem de dünyada eşi benzeri görülmemiş bir biçimde, yönetmenin tutukluyken de yapıtlarını gerçekleştirebilmesi gibi benzersiz bir olayı yansıtmıştır. Kısaca Düşman’da ezik ve yalnız ve bu nedenle de çözüme tek başına gitmeye çalışan işsiz gencin kötü yola düşmüş karısıyla çevresinin ilişkisini, Yol, törelere göre ihanet eden karısına ceza verme görevi kendisine düşen kocayla diğer izinle cezaevinden çıkan tutukluların başından geçenleri, Sürü de, bir aşiretin sürüsüyle kırsal alanda büyük kente geçişini ve giderek çöküşünü anlatıyordu. Güney’in yaşamını anlatan ve kesitler veren 74 dakikalık “Adana-Paris” adlı belgesel, yönetmen Ahmet Soner tarafından gerçekleştirilmiştir. YILMAZ GÜNEY İÇİN NE DEDİLER? Fatoş Güney: “Yılmaz Güney bir sanatçıdır ve eserleriyle yaşayacaktır.” İnci Aral: “Entelektüel, yaşadığı toplum için sıkıntı duyan, muhalif olan ve bunu yaptıklarıyla ifade eden kişidir. Yılmaz Güney hiç kuşkusuz ki bu tanımın içine girer, bu çabayı göstermiş bir insandır. Çok başarılı bir sinemacı ve yazardır.” Arif Keskiner: “Müthiş bir sinema tutkunu… O, Türk sinemasını gelmiş geçmiş en önemli sinemacısıydı. Eğrisiyle, doğrusuyla delikanlıydı. Dosttu. Arkadaştı. Ruhu şad olsun” Fikret Başkaya: “Güney kendini estetik sanatsal alanda kanıtlamış değerli bir sanat adamıdır.” Ertuğrul Kürkçü: “‘Üslubu beyan, ayniyle insandır’ denir. Kitlesel tüketim ve ideolojisini yeniden üretmek için hergün okur ile izleyicileri aptal yerine koyarak konuşup yazmak zorunda olan medyanın yazarları sonunda kendileri aptallaşma riskiyle yüzyüze kalıyor. Güneyle ilgili tartışma bu riskin gerçeğe dönüşme olasılığının yüksekliğine yeni bir kanıt sadece.” Nihat Behram: “Yılmaz hakkında başlatılan kampanya alçakça ve onursuzcadır. Bir kuşağı askıya alarak saldırıyorlar.” Atıf Yılmaz: “Ve Yılmaz Güney, bütün engellemelere, yasaklamalara rağmen arkasında toplumun çok çeşitli kesimlerini peşinden sürükleyen filmler ve unutulmayacak bir isim, bir lejand (efsane) bırakarak gitti.” İnsan Hakları Derneği: “Yılmaz Güney, saldırıya uğrayan ne ilk değerdir ne de son değer olacaktır. Düzenin pislikleri ortaya çıktıkça panikleyenlerin saldırganlaşması beklenen bir olaydır.” TARTIŞMASIZ DEVRİMCİ: YILMAZ GÜNEY Yılmaz Güney 2000 yılında tartışılıyor…Tartışmalar solun en radikal kesiminden sağın en tutucu yazarlarına varıncaya dek yayılıyor. 30 yılın hesaplaşması… Basınımızın sözümona en önemli, seçkin, mümtaz yazarları… Yılmaz Güney’e ve Arkadaş filmine saldırıyorlar. Ve Duvar’a da tabii. Duvar filmindeki sisteme karşı yöneltilen realist eleştiriyi sert buluyorlar. Tıpkı Nazım gibi vatan hainliğine kadar vardırılıyor bu tepkiler… Önce acımasızca eleştirenler sahneye çıkıyor. Yılmaz’ı sevenler gereken cevabı veriyor. 6 Şubat 2000 tarihli Cumhuriyet’te “Düzenle bütünleşmiş cüceler, patronlarının tekerine takoz koyan haydutlara tahammül edemiyor. Doğrudur bu… şaşmamak gerekir” diyerek en güzel yanıtı veriyor Mehmet Baydur. Amerikan filmlerine alışmış, onlarınki gibi hızlı, ani, hafif, uçucu olmalıydı her şey. Yılmaz Güney’e saldıranlar itiraf ediyor: Yazmasalar çıldıracaklardı çünkü… 18 yaşında bir öyküsünden dolayı hapse atılan, yaşamından 11 yıl çalınan ve dört yılını sürgünde geçiren büyük bir halk sanatçısıydı o… Savcının yargısı ve 1,5 yıl süren ilk hapisliğinin gerekçesi bir işçi kızın öyküsünde geçen şu sözlerdi: “Eğer herkes eşit olsaydı burası bir cennet olurdu”. Suçu komünizm propagandası yapmaktı. Halkı onun adını da tıpkı Nazım gibi en sevilenler arasına yazdırmıştı. Orhan Kemal’in deyimiyle bize lazım olan “kötülüklerle, alçaklarla, bayağılıklarla mücadele edecek aydın tipler” değil miydi? Yılmaz Güney olması gerekendi işte. Arkadaş filmini eleştirenler onun tehlikeli, acımasız ve yanlış mesajlar taşıdığını öne sürüyorlardı. “Saf sosyalist birey”den yana olan bu sözümona ortasınıf korumacıları nedense saf olarak ne orta sınıfı ne de bu sınıfın çelişkilerini eleştirenlerin, ezilenlerin yanında yeralanların safını seçtiler. Tekellerin sesi ve sermayenin çığırtkanları olmaktan öte. Aslında “İlericiler Çetesi” diye eleştirirken çoğu açmazda, AB’ye endekslenmiş kafalara sahiplerdi. Malum bu çevrelerin müttefikleri olarak Yılmaz Güney gibi devrimci sanatçılara bakışları da o kadar dar ve basit açıdandı. Yılmaz Güney onlara göre güya kabadayı, lumpen, eğitimsiz, feodal hatta bilgisizdi. Güney gibi bütün emekçi aydınlar onlara göre böyle idi. Çoğunun utancı emekten yana olanların yaşam biçimini seçemedikleri içindi. Aslında ondandı. Her şey İnci Aral’ın yazıp da Fatoş Güney’in Costa Gavras’a verdiği ve Yılmaz Güney’in yaşamını anlatan hikayenin filme çekileceği ile ilgili haberin bir gazetede yayınlanmasıyla başlamıştı. Fatih Altaylı’nın yurt dışına çıkışıyla ilgili olarak Güney’i “kendisine bir siyasi havası yaratan katil” suçlamasına daha sonra Serdar Turgut ile Engin Ardıç da katılacak ve Güney’i efsaneleştiren gerçek sanatçı yönünü gözardı ederek “maço, lumpen, katil” gibi sataşmalarla sürdürülecektir. Evet, kıskandıkları, çekemedikleri Yılmaz Güney onların hiçbir zaman kıyısına bile varamayacakları kadar halk nazarında bir mitos, büyük bir efsaneydi. Ama Nihat Behram’ın da dediği gibi Yılmaz Güney gibi gerçek sanatçıları mitoslaştırma böyle körelen ve güdümlü beyinlerde bu körlüğü besleme tipik medya yazarlarında rastlanamayacak türden bir sanatçının olduğu biçimde bütün olarak değerlendirilmesine engeldi. Oysa Güney Türk sineması için bir kazançtı. Adı Larousse’den Hallivel Filmgoer’s Companion’a tüm ansiklodedik kaynaklarda yeralabilen, filmleri Film Guide’lara girmiş tek Türkiye sinemacısıydı. Ve Anadolu’nun bir köyünden gelip de sinemada dünya çapında yer edinmek kolay yabana atılabilecek bir şey de değildi. Yılmaz Güney onu eleştirenlerin hiçbir zaman olamadıkları kadar içtendi. Eşi Fatoş Güney’in belirttiği gibi halkıyla iç içe geçmiş, içinden gelmişti. her şeyini çok iyi biliyordu. Ancak sistem aykırı olanı sevmiyordu. Barındırmıyordu. Yıllar sonra Yılmaz Güney’e karşı takınılan tutumun gayesi apaçıktı: Onun kişiliğinde simgeleşen, günümüzde geçerli kılınan uzlaşmacı, itaatkar ve popülist yığın kültürüne karşı duran devrimci mitosu yıkmak. Yılmaz Güney lümpen değildi. Çünkü uçurum insanlarının, şehrin varoşlarında, kent kıyılarında tutunmaya çalışanların eleştirel bilinç edinerek, güçlerinin farkına varabileceklerini biliyor ve bu duyarlılıklarının toplumsal dönüşümde rol oynayabileceklerini böylesi bir birleşmenin yıkıcı kimyası olduğunu sanatçı yönüyle vurgulayarak işaret etmesiydi. Yılmaz Güney’e saldırının nedenlerinden biri de bu misyonudur aslında. Köşeye sıkıştıkça Fatih Altaylı’nın da gecikmeden itiraf ettiği gibi güya “ifratla tefrit arasında” yaşadığımız için uçları törpülenmiş, Yılmaz Güney gibi emekten, halktan yana sanatçıları işlerine geldikleri şekilde anlatmak için böyle yığınlar, topluluklar gerekliydi. İşlerine öyle geliyordu çünkü. Cüneyt Ülsever, Serdar Turgut, Fatih Altaylı, Yağmur Atsız, Ahmet Selim, Hadi Uluengin, Engin Ardıç gibi besleme medyadan doyanlar için ise doğal bir beklenti idi bu… Çünkü yazarın dediği gibi maaşları, köşeleri holding patronlarının hediyesidir. Her şeye rağmen umutlar yeşerip duracaktır.
Alt 31.08.2008, 20:03 #8
Ilkokul 5. Sinif
Yilmaz güneyin filmlerin i sevsek te kendisi olaylara karismis baskasinin ölümüne sebebiyet vermistir vede cezasini cekmekten kacmis bir sabikali
Alt 04.09.2008, 17:30 #9
Bronze Members
ne güzel söylemiş.
Alt 05.09.2008, 17:15 #10
Lise 3. Sinif
emeğine yüreğine sağlık...
Alt 26.09.2008, 10:42 #11
Silver Members
paylaşımın için çok teşekkürler...
Alt 26.09.2008, 10:47 dinar_ - MSN üzeri Mesaj gönder #12
Ilkokul 5. Sinif
emeğin için tşk ederim...kalan sağalar bizim olsun
Alt 20.10.2008, 05:12 #13
Ilkokul 5. Sinif
kral ın filmleriyle büyüdük derdi abim. sevenleri cokmus demek. ellerinize saglık.
Alt 31.10.2008, 11:46 #14
Ilkokul 4. Sinif
Teşekkürler...
Alt 29.12.2008, 17:32 #15
Lise 1. Sinif
hic bir zaman ölmemistir ve ölmeyecektir...... emegine saglik
Alt 15.02.2009, 19:10 #16
Banned
bencede kahraman filan değil ülkesi için ne yapmışki adam öldürmekten hapse atılmıştır.bırakın bu masalları .12 eylül önce si hayatlarını yitiren gençlerin ölümlerinden sorumlu olanlar halk kahramanıda olmaz bu ülkede o kadar insan ne için öldü sadece bir hiç sadece bir hiç kahraman olmak kolay değildir kahraman ölmekte önemli olan kahramanca yaşamaktır öldükten sonra herkes badem gözlüdür ve bu kahramanlık hikayeleride saçmalıktır
Alt 27.02.2009, 21:45 #17
Ilkokul 4. Sinif
emeğine sağlık
Alt 10.03.2009, 11:10 #18
Ilkokul 7. Sinif
çok güzel bir paylaşım teşekkürler
Alt 10.03.2009, 18:07 #19
Anaokulu
teşekkürler
Cevapla

Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB Kodlari Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cvp Son Mesaj
YILMAZ GÜNEY ALAGEYiK kartali Türkçe Film Paylaşımları 25 21.05.2009 12:49
Yilmaz Güney Biyografisi Sêrxun BİYOGRAFİLER 22 28.03.2009 12:04
Yilmaz Güney - Arkadas agrilim Şiirler 5 25.01.2009 23:49
Yol (Yilmaz Güney , Tarik Akan) DAYI Silinen Konular ve Mesajlar 50 04.11.2008 10:59
Yilmaz Güney Siirleri partizan21 Sairlerimizden Siirler 70 23.04.2008 14:37

WEZ Format +2. Şuan Saat: 10:58.
Cayburg - Arşiv - Top - Iyiler - Web Stats
Rapidshare Uploaded.to Uptal.com Upshare.NET Filefactory.com Videolari, Video izle Fun, Fan Anket WinRAR | File Hosting Free Kurd Radyo Dinle Bedava Albüm Indir Yeni Albüm Albüm Paylasim .Net .Org
Powered by vBulletin® Version 3.8.1 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197