| | Yüreğimi Halepçeye Gömün 
YÜREĞİMİ HALEPÇEYE GÖMÜN ŞEREF SİDAR Yetimlerin kentinden yazıyorum anne ve kentlerin yetimi Halepçe’den. Gökyüzü masmaviydi ülkemde, Dağlarımız bembeyaz. Çiçekler açacak kırlarımızda yine Yaşama doyum olmaz bu yaz. Dağlarımız bembeyaz gelinliğini soyunmaya başladığında, baharı yaklaşmıştır memleketimin. Bayram hazırlıkları başlar her yerde, her evde bayram havası. Kızlarımız özenle ellerine kına yakar, gençlerimiz daha güzel ve özenle tarar saçlarını. Bayram yakındır ve bahar gelmiştir artık… Bu yıl çifte bayramımız var bizim. İslam ordusunun askerleri ve peşmergelerimiz-savaşçılarımız- iki gün önce ‘Baas’ ın askerlerini sürdüler şehrimizden. Artık ‘azad’ olmuştu ülkem. Mutluluğumuza diyecek yok. Her evde şenlik var, her yerde bayram havası. Zaten Newroz’a ne kaldı ki, 7 gün. Bu yıl çifte bayramımız var bizim. Bahar geldi. Ardından yaz gelecek. Yüzyıllardır bizi besleyen bu topraklardan yine rızık toplayacak “pale”. Tarlalarımız anaç, toprağımız bereketli, bugüne kadar ele muhtaç etmedi, aç bırakmadı bizi. Bu yıl daha azad daha verimli olacak. Zalim komutanın, zalim ordusunu kovdular yurdumuzdan. 7 gün sonra bayram. Ardından yaz gelecek, bizim çalışma ve eğlenme zamanımız. Giden ordunun askerlerinden; geleceklerini ve intikam alacaklarını duymuştuk. Kimse aldırmıyordu. Herkeste azad olmanın sevinci, ben korkuyorum. Korku hiç yakışmaz bize bunu biliyorum; ama içimde çocuksu bir ürperti. Çocukluğuma veriyordum. Ya geri gelirlerse? Boş verip coşku seline ben de kapılıyorum. “ Halı me Kürd’a ewe Xebat u keyf u şer e. ” 16 Mart sabahı, bahar kokuyor ülkem. Dağlarımız, soluğunu bizim için serin serin ulaştırıyor kente. Bir annenin yumuşacık dokunuşları gibi okşuyor yanaklarımı. Ve seni hatırlıyorum anne her sabah, seni özlüyorum. Ufukta gözlerim seni arıyor, kayboluyorsun ardından ağlıyorum. 16 Mart sabahı, bahar kokuyor ülkem. Geldiler!!!!! Gelir gelmez de ölüm kustular anne! Önce uzun uzun kenti bombaladılar. Biz karşı koyamadık. Peşmergeler dağlardaydı. Biz vardık sadece. Çocuklar. Bir de kadınlar ve yaşlılar. Kimse savaşa hazır değildi. Savaşacak kimsemiz de yoktu. Daha iki gün önce gitmişlerdi. Tekrar geldiler. Geldiler ve ülkeme ölüm getirdiler, ölüm saçtılar. Sığınaklara koşmaya başladık. Herkes ve her şey ölümden kaçıyordu. Ölüm kol geziyordu sokaklarımızda. Ölüyorduk, ölüyorduk, öldürülüyorduk. Bir koruyanımız yok, derme çatma sığınaklardan başka, sığınacak bir yerimiz de. Sığınaklara koşuyoruz. Sığınaklara doluşuyoruz. Birbirine sarılmış küçücük bedenler sıkı sıkıya kenetlendikçe korkunun şiddetini hafifletiyoruz… Çocuklarına sarılmış anneler korkuyu savıyor minik bedenlerden. Süt kokulu bebesine sarılmış bir anne. Kulaklarını kapatıyor masum yavrunun. Duymasın diye bombardımanın sesini, “Fırok”ların uğultusunu. Ve ölmesin diye sıkı sıkıya bastırıyor bebesini göğsüne, ölümden saklamaya, ölümden korumaya çalışarak. Uğultular yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Yaşlı amcalar neler olup bittiğini haber almak için sığınaktan çıkmaya başladılar tek tek. Giden gelmiyordu bir türlü. Ölüm sokakta insan avlıyordu anne. Ne kısa sürmüştü özgürlüğümüz. İki gün, sadece iki gün… Ve yas bürümüştü Newroz’ u artık. Dünyanın bütün çocukları benim gibi talihsiz midir? Gözyaşlarının yanaklarında iz bıraktığı başka çocuklar var mıdır ? Fırok’ların uğultusu kesilmiş, patlama sesleri de durmuştu. Sadece ağlayan annelerin sesleri geliyordu. Annelerin; yavaş yavaş uzaklaşan, uzaklaştıkça cılızlaşan ve duyulmayan ağıtları. Sığınaklardayız hala. Dışarı çıkan gelmiyor bir daha. Korkum büsbütün artıyor. Ses seda kesilmiş, kulaklar dışarıdan duyabileceğimiz bir seste. Ve bir annenin “lori”si daha … duyulmuyor. Daha bi sıkı sarılıyorum kardeşime. Aynı şekilde karşılık buluyorum. Korkma! Diyorum, korkudan titreyerek. Giden gelmiyor bir daha. Korkuyorum… Kardeşime, burada bekle diyorum. Dışarı çıkıp bakacağım. Ağlama döneceğim. Dinlemiyor beni, sığınağı çıkıyoruz. Evin avlusundayım. Daha çok ses geliyor kulağıma şimdi. Korku ile sağa sola bakıyorum. Ağlamalar! Feryatlar! Ağıtlar! Korkuyorum. Ve “dağlara!” “dağlara!” diyen erkek sesi. Düşman yoktu ortalıkta dağlara kaçmanın gereği yoktu ki artık. Avludan çıktım, kardeşim arkamda. Rüzgâr hafiften yüzümü okşamaya başlarken pis bir koku aldım. Eskisi gibi anne şefkatli değildi bugün. Pis kokuyordu rüzgâr adeta çöp gibi. Ardından mis gibi elma koktu her taraf. İçine çektikçe çekesi geliyor insanın bu havayı… Yüzüm yanmaya başladı yavaş yavaş. İçim yanıyor. Nefes alamıyorum. Susuyorum anne. Ve kardeşim öksürmeye başladı. Çok uzaklaşmadan alıp kardeşimi sığınağa dönmeliydim. Yürüyemedi kardeşim artık. Kusmaya başladı anne. Ve ben O’ nu taşıyamadım, sığınağa götüremedim. Ama yardım getirebilirdim hala. Koştum öksüre öksüre. Olanları anlattım. Ne biri yardım etti, ne de artık beni bıraktılar anne. Yanaklarımda gözyaşının izi bundandır işte. Yıllarca, yüzyıllarca onurlu ve mertçe savaştan kaçmadılar. Ah bu elma kokulu ölüm.!!! Bu çirkin bir savaştı. Hatta savaş bile değildi. Korkakça, alçakça, zalimce, onursuzca, kalleşçe bir aldatmacaydı. Bir katliam, bir soykırımdı. Sokaktayız. Kardeşim yüzükoyun uzanmış, yatıyor, cansız… Dokundurtmuyorlar. Öptürmüyorlar anne. Uzaklaşıyoruz. Elma kokulu ölüm kardeşimi almıştı ve binlercesini daha. Her taraf insan cesetleri ile dolu. Dağlara kaçmak isteyenler daha çabuk ölmüş anne. Koştukça daha çok solumuş elma kokulu ölümü, daha çok çekmiş ciğerlerine. Hayvan leşleri, insan cesetlerinin arasında, bir can pazarıdır yaşanmış bütün canlılar için bugün, burada. Yaşlılar, çocuklar, kadınlar, bebekler… Kan yok, kurşun yok, şarapnel yok, düşman yok; ama her yerde ölüyoruz anne. Her yerde ölmüşüz. Sokakta, avluda, dağ yolunda, bahçede, caddede, evlerin damında, evlerin içinde, sığınaklarda, her yerde anne her yerde ölüyoruz. Süt kokulu bebeler anaların boynuna sarılmış birlikte ölüm uykusuna yatmışlar. Yanaklarımda gözyaşının izi bundandır işte. Ve bir çocuk daha. O’nu koruyamamış annesi ölümden. Kucağında saklamış yavrusunu, ama ne yavrusunu ne de kendisini koruyabilmiş ölümden. Her nasılsa Ogün ölmedim anne. Bir ölen de ben olsaydım diyorum. O gün “bir” ölmedim; ama “beş bin” kez öldüm anne. Beş bin kez. Ogün “bir” kez ölseydim, her yıl 16 Mart’ta “beş bin” kez ölmezdim. Ama şunu biliyorum ki bir gün mutlaka “bir” kez öleceğim. Ve, o gün geldiğinde, ben öldüğümde; Yüreğimi Halepçe’ye gömün anne. Yüreğimi Halepçe’ye, kardeşlerimin toplu mezarına gömün. |