![]() | |
![]() |
| | Seçenekler |
| | #1 |
| Banned | |
| | #2 |
| Banned | Klinik ölüm Fransız Devrimi ölümün tıbbileştirilmesi sürecinin kısa bir süre için askıya alınmasına neden olur. Devrimin ideologları, üçlü ideal üzerine kurulu bir toplumun zamansız ölümün dehşetiyle karşılaşmayacağına inanır. Ama doktorun klinik gözünün açılması, ölüme yeni bir perspektiften yaklaşmasını sağlar. Ondokuzuncu yüzyıl tüccarları kendilerine, besleyip barındırdıkları şarlatanların yardımıyla bir ölüm imgesi oluşturmuştur, ama şimdi halkın görüşünü klinisyenler şekillendirmektedir. Ölümün Tanrı’nın çağrısından “doğal” bir olaya, ve ardından bir doğa gücüne dönüştüğü anlattık; yeni bir değişim geçirecek, artık yalnızca, hem sağlıksız hem de yaşlı olan kişide doğal görülecek; bunun dışında her ölüm, "zamansız" olacaktır. Artık ölümün sebebi doktorun tanımladığı belirli hastalıkların sonucudur. Ölüm belirsizleşerek metaforik bir biçim alır, onun yerine katil hastalıklar gelir. Ölüm kavramı altında değerlendirilen genel doğa gücü, klinik ölüme neden olan bir dizi özel etkene dönüşür. Bu kez sayısız "ölüm" ortalıkta gezinmeye başlar. Ondokuzuncu yüzyıl hekimlerinin özel kütüphanelerindeki kitapların ex libris'lerinde doktor, ölüm döşeğindeki hastasının yanı başında, kişileştirilmiş hastalıklarla savaşırken resmedilir. Doktorların bazı hastalıkların gelişimini engelleyebileceğine yönelik umut, ölümün üstesinden gelebilecek güçte olduklarına ilişkin mitosların doğmasına neden olur. Söz konusu mesleğe atfedilen yeni güçler klinisyenin toplumsal konumunda bir değişim getirir. […] Sendikanın doğal ölüm talebi Yirminci yüzyılda, hasta sıfatıyla, klinik eğitim görmüş doktorların gözetiminde ölmek bir vatandaşlık hakkı haline gelmiştir. İleri yaşta tıbbi bakım, sözleşmelerde koşul olarak yer alır. Müdüre masasının başında gücünün tamamen tükenmesi sebebiyle, yani doğal yolla ölme ayrıcalığı tanıyan kapitalist düzene yanıt olarak işçi, emekliliğinde tıbbi bakım talep eder. Burjuvanın, ileri yaşta ofiste aksi bir ihtiyar olarak var olmayı sürdürme umudunun yerini, yaşamın son yıllarında kent karmaşasından uzaklaşma, emeklilik maaşıyla geçinme ve bu arada etkin bir cinsel yaşam sürme rüyası alır. Ardından işçiden, doğal ölüm hakkına erişme yolunda yeni bir talep gelir: Her tür klinik durum için yaşam boyu tıbbi bakım. Yaşam boyu kurumsal tıbbi bakım toplumun tüm fertlerine borçlu olduğu bir hizmete dönüşür. Bunun ardından sözlüklere "doğal ölüm" maddesi girilir. 1909'da yayımlanan önde gelen bir Alman ansiklopedisi, doğal ölümü bir karşıtlık kurarak tanımlar: "Doğal ölüme karşıt olarak anormal ölüm, ya hastalık, ya şiddet, ya da mekanik bozukluklardan kaynaklanır." Ünlü bir felsefe sözlüğü doğal ölüm için şunları söyler: "Doğal ölüm, öncesinde bir hastalık gözlemlenmeyen, belirlenebilir özgül bir nedeni olmayan ölümdür." Düşsel nitelikleriyle birlikte bir dehşet kaynağı olmayı sürdüren ölüm kavramı, toplumsal gelişim kavramıyla iç içe geçer. Klinik ölüme ilişkin eşitlik taleplerinin yasal geçerlik kazanmasıyla birlikte, burjuva bireyciliğinin çelişkileri işçi sınıfında da yaygınlaşır. Doğal ölüm hakkı, sanayinin kötülüklerinden bağımsızlık ya da kişisel bakım için yeni hak ve özgürlükler olarak değil, tıp hizmetlerini eşit biçimde tüketme hakkı olarak formüle edilir. "Eşit klinik ölüm"e ilişkin bu sendika yaklaşımı, 1792’de Paris’te Ulusal Meclis’te önerilen idealin tersidir; köklü bir biçimde tıbbileşmiş bir idealdir bu. Yeni ölüm imgemiz sanayi ethos’una da uyuyor. İyi ölüm, geri dönüşü olmayan bir biçimde, standart tıbbi bakım tüketiciliği haline gelmiştir. Nasıl ki yüzyılın başında insan, zorunlu olarak cahil doğan ve üretken biri olmak için en az sekiz yıl eğitim görmesi gereken bir öğrenci olarak tanımlanıyorduysa, bugün de doğuştan hasta; yani, doğru dürüst bir yaşam sürmesi için her tür tedaviden faydalanması gereken bir hasta olarak damgalanıyor. Zorunlu eğitim tüketiminin iş yerinde ayrımcılığın meşrulaştırılması için bir araç olarak kullanılması gibi, sağlık hizmetlerinin tüketimi de sağlıksız çalışma koşullarının, kentlerin pisliğinin, ulaşım güçlüklerinin yarattığı sıkıntının azaltılması için kullanılır. Doktorlar yaşam kurtarmak için sanayinin silahlarını kuşanmışken, daha az zararlı çevre koşulları için mücadele etmenin ne anlamı olabilir ki? Son olarak, "yoğun bakımda ölüm", ölümün nedenleriyle ilgili en ilkel yanılsamaların dirilmesini destekler. […] Bu yanılsamalar uyarınca ölüm her zaman doğa üstü bir açıklama, ya da suçlanacak birini gerektirir: Bir düşmanın laneti, bir büyücünün büyüsü, Parsi'nin elindeki pamuk ipliğinin kopması ya da Tanrı'nın ölüm meleğini göndermesidir ölümün nedeni. Kendi ayna imgesiyle dans eden Avrupa ölümü, bir başkasının iradesinden bağımsız bir olaydır; doğanın, herkesin kendi başına yüzleşmesi gereken acımasız gücüdür. Ölümün yakınlığı, yaşamın kırılganlığının, narinliğinin en ince ve en tutarlı ifadesidir bu anlamda. Ortaçağın sonlarında “doğal” ölümün keşfi, Avrupa lirik şiirini ve dramasını besleyen en önemli kaynaklardan biri olmuştur. Ama aynı zamanda, ölümün bu yakınlığı, doğadan gelen dışsal bir tehdit olarak algılanmaya başlanınca, yeni ortaya çıkan mühendislik açısından başlıca sorunlardan biri haline gelir. Eğer mühendis dünyaya, pedagog-eğitimciyse bilgiye hakim olabildiyse, neden biyolog-hekim ölüme hakim olamayacaktı ki? Doktor, insanla ölümü arasına girmeye yeltenince, ölüm dört yüz yıl önce kazandığı önemini ve insana yakınlığını yitirir. Doktor-ölüm ilişkisindeki değişim, söz konusu izleğin ikonografik yorumunu dikkate aldığımızda açıkça ortaya çıkacaktır. Ölüm Dansı çağında hekime pek rastlanmaz; benim görebildiğim kadarıyla, ölümün doktora bir meslektaşı gibi davrandığı tek resimde, ölüm bir eliyle yanı başındaki yaşlı adamın elini tutar, diğer elindeyse idrar dolu bir bardak vardır; adeta hekimden, tanısını doğrulaması istemektedir. Ölüm Dansı çağında iskelet-adamın şakalarının çoğunun konusu doktorlardır. Daha önceki bir dönemde, ölümün henüz etten kemikten olduğu sıralarda, ölüm doktorun ayna imgesini sorguya çeker; doktorun insanın içorganlarıyla ilgili bildiğini sandığı şeyleri ona doğrulatmaya çalışır. Sonraları, etsiz bir iskelete dönüşen ölüm, doktorun yetersizliğiyle alay eder, saygınlığını hafife alır, en az doktorun kendisinin dağıttığı ilaçlar kadar tehlikeli ilaçlar verir ona, onu da dansa çekerek, sıradan ölümlülerden farkı olmadığını gösterir. Barok ölüm doktorun her işine karışır, doktorun fuarda sattığı malzemelerle alay eder, muayenelerine müdahale eder, deney tüplerini kum saatlerine çevirir, ya da bir veba hastanesinde doktor kimliğine bürünür. Onsekizinci yüzyıldaysa yeni bir motif çıkar ortaya: Ölüm, hekimin karamsar tanılarıyla alay eder, doktorun ölüme mahkum ettiği hastaların yakasından düşer, bu oyunlardan büyük zevk alır. Ondokuzuncu yüzyıla kadar, ölüm doktorla ya da hastayla uğraşır, çoğunlukla araya girer, süreçleri tersine çevirir. Yarışmacılar hasta yatağının iki yanında saf tutmuştur. Ancak klinik hastalık ve klinik ölümün ortaya çıkmasından sonra, doktorun kendi inisiyatifini kullanarak ölümle hastanın arasına girdiği resimler yapılır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraysa artık doktor iskeletle dövüşmeye başlar, genç kadını ölümün kollarından çekip alır, ölümün elinden orağını kapmaya çalışır. 1930’a gelindiğinde, beyaz önlüklü güler yüzlü bir adam, ağlayan iskeletin peşinden koşmaktadır; Marle’nin terapi sözlüğünün iki cildinin yardımıyla, bir sinek gibi ezer onu. Diğer bir resimdeyse doktor bir elini kaldırarak ölüme durmasını işaret eder, diğer eliyleyse genç kadının kollarını yakalamıştır, ölümse genç kadının ayaklarına sarılmış durumdadır. Max Klinger kanatlı bir devin tüylerini yolan bir hekim sunar. Bazen bir odaya hapsedilir iskelet, bazense kemikli kıçına tekmeyi yer. Artık hastadan çok doktor mücadele etmektedir ölümle. Eğer bu kavgadan galip ayrılan ölüm olursa, ilkel kültürlerde olduğu gibi, suçlanacak birisi bulunur: Suçlanan bu birisinin, yine, yüzü yoktur ama gücü, yetkisi vardır; suçlanan bir kişi değil, bir sınıftır. […] Yoğun bakımda ölüm Şeytansı ölümün tüm formlarının çok yönlü dışlanmasına nüfuz etmediğimiz sürece, toplumsal düzenlenişimizin derin yapısını tam olarak kavrayamayız. Önde gelen kurumlarımız, "insanlık" adına, ölüm saçan failler ve sınıflara karşı dev bir savunma programı yürütmektedir. Hatta bunun topyekun bir savaş olduğu bile söylenebilir. Bu savaşta sağlık programlarının yanında, refah, uluslararası yardım ve kalkınma programlarının da rolü vardır. Tüm renklerden ideoloji bürokrasileri de bu haçlı seferine katılmıştır. Haksızca işleriyle hastalık ve ölüme sebep olan ya da bunlara göz yuman diktatörlerle kapitalistleri alt etme yolunda; devrimler, baskılar ve hatta iç savaşlar ya da devletlerarası savaşlar bile meşru kılınabilir. İlginçtir, ölümün alt edilmesi gereken bir düşman olarak algılanmaya başlanmasıyla, büyük-ölümün sahneye çıkması eşzamanlı olmuştur. Hem "gereksiz ölüm" kavramı bizim için oldukça yenidir, hem de dünyanın sonu imgesi. Ölüm, benim dünyamın sonu, ve kıyamet, yani dünyanın sonu, iç içe geçmiş durumdadır; her ikisine karşı tavrımızda gözlemlenen değişimde atom bombasının rolü büyüktür. Çünkü bu olayla birlikte, kıyamet mitolojik bir beklenti olmanın ötesine geçerek gerçek bir olasılık haline gelmiştir. Artık kıyamet Tanrı’nın iradesi sebebiyle, insanın suçu yüzünden ya da doğa yasalarının bir koşulu olarak gerçekleşecek bir olay değildir, insanın doğrudan kendi iradesiyle vereceği bir kararın sonucudur. Atom ve kobalt bombaları arasında tuhaf bir analoji vardır; ikisinin de insanın iyiliği için zorunlu olduğu iddia edilir ve ikisi de insana dünyanın sonunu getirme gücü verir. Tıbbileşmiş toplumsal ritüeller, kendi kendine alevlenen bu ölüm karşıtı savaş aracılığıyla kurulan toplumsal denetimin bir yüzünü temsil eder. […] Endüstrinin baskınlığı, birçok geleneksel dayanışma ilkesine zarar vermiş, yer yer bunları bütünüyle yok etmiştir. Endüstriyel tıbbın kişisiz ritüelleri insanlar arasında sahte bir birlik kurar. Ekonomik kalkınmanın hedefi olarak hastane ölümünü işaret eder ve tüm üyelerini özdeş bir "arzulanır ölüm" kalıbıyla ilişkilendirir. Tüm insanların aynı ölüm türüne doğru ilerlediğine ilişkin mitos, zenginlerin cephesinde suçluluk duygusunu azaltır, çünkü bu yolla yoksulların çirkin ölümleri gelişmemişliğe bağlanabilir – ki aynı zihniyete göre, bu gelişmemişliğin çaresi, sağlık kurumlarının daha da yayılmasını sağlamaktır. Doğaldır ki, tıbbileşmiş ölümün, endüstriyel anlamda yüksek toplumlarda üstlendiği rolle, taşrada üstlendiği rol arasında fark vardır. Endüstriyel bir toplumda günlük yaşamdaki tıbbi müdahaleler baskın sağlık ve ölüm imgelerini değiştirmez, aksine onları besler. Tıbbın desteğiyle yaşayan seçkinlerin ölüm imgesini kitlelere yayar ve gelecek kuşaklar için sürekli çoğaltır. Ama "ölümü engelleme" yöntemleri, tüketicilerinin hastane ölümüne dinsel yollarla hazırlandıkları kültürel bağlamının dışında uygulanırsa, hastane temelli tıbbın büyümesi kaçınılmaz biçimde bir sömürgeci müdahalecilik örneği olacaktır. Toplumsal ve siyasi bir ölüm imgesinin dayatılması söz konusu olacak, insanlar sağlık ve ölümle ilgili geleneksel kavrayışlarını terk etmeye zorlanacaktır. Kültürlerinin birliğini sağlayan kendi-imgeleri dağılacak, bağımsız bireyler, yüksek toplumsal değerlerin baskın olduğu uluslarüstü bir kitleye eklemlenecektir. Tıbbi ölüm umudu zenginleri sınırsız sigorta harcamalarına zorlar, yoksullarıysa kapana kıstırır. İnsanların ölürken ölüme karşı gerçekçi bir tavra sahip olamamaları, burjuva bireyciliğinin çelişkilerini güçlendirir. Burkino Faso-Mali sınırını bekleyen gümrük memurlarından biri bana ölümün, sağlıkla ilişkisi açısından nasıl bir önem taşıdığını açıkladı. Ondan, Nijer kıyısındaki insanların, neredeyse her köyde ayrı bir dil konuşulan bu bölgedeki toplulukların birbirlerini nasıl anladığını öğrenmek istemiştim. Onun için bunun dille bir ilgisi yoktu: "Oğullarını bizim gibi sünnet ettikleri ve bizim gibi öldükleri sürece onları anlarız." Meksika’da birçok köyde, sosyal sigorta görevlilerinin ziyaretlerinin nasıl sonuçlandığına tanık oldum. Bir kuşak boyunca insanlar geleneksel inançlarını korur; ölümle, ölmeyle ve yasla nasıl baş edeceklerini bilirler. Yeni hemşire ve doktor, onlardan daha bilgili oldukları yanılgısıyla, onlara kötü klinik ölümlerin oturduğu bir Panteon’dan söz ederler; andıkları tüm kötü ölümlerin bir çaresi vardır, her çarenin de bir bedeli. İnsanların sağlıklı yaşam koşullarını modernleştirmek yerine, hastane ölümü ideali hakkında vaazlar verirler. Verdikleri hizmet aracılığıyla, köylüleri sonsuz bir arayış içine sokarlar – uluslararası bir tanımı olan iyi ölümün arayışıdır bu; öyle bir arayıştır ki, onları sonsuza dek tüketici kılar. […] Ölümün tıbbileşmesi aracılığıyla, sağlık hizmetleri diğer tüm inançları dışlayan bir dünya dini haline getirilmiştir, bu dinin kuralları zorunlu derslerde öğretilir ve ahlaki çerçevesi, çevrenin bürokratik yeniden yapılandırılmasına uygulanır; cinsellik bile kitabına göre yaşanır, hijyen kaygısı yüzünden, iki kişinin bir kaşığı paylaşması kötülenir. Zenginlerin yaşam tarzlarına hakim olan, ölüm karşıtı mücadele, kalkınma havarileri tarafından bir dizi kurala çevrilir, dünyanın yoksul nüfusunun yaşamlarını bu kurallara göre sürdürmeleri emredilir. Ancak fazlasıyla endüstriyel toplumlarda evrilen bir kültür, ölüm imgesinin, yukarıda açıkladığım ticarileşme sürecini olanaklı kılabilirdi. Bugün uç bir noktaya varan "doğal ölüm", artık insan organizmanın tedaviyi reddettiği ana dönüşmüştür. İnsan artık son nefesini vermiyor ya da kalbi durduğu için ölmüyor; elektroensefalogram düz bir çizgi çizdiği zaman ölüyor. Toplumsal anlamda kabul gören ölüm, insan yalnızca üretici olarak değil, aynı zamanda tüketici olarak da, işe yaramaz hale geldiği zaman gerçekleşiyor. Büyük emek verilerek eğitilen bir tüketicinin, tamamen kaybedildiğini kayda geçirmekten başka çare kalmadığında gerçekleşiyor. Ölüm tüketici direnişin nihai biçimi kabul ediliyor. Geleneksel olarak ölüm karşısında en korunaklı konumda bulunan kişi, toplumun ölüme mahkum ettiği kişidir. Ama idam edilmeyi bekleyen mahkumun da, intihar etmesi olasılığı, toplum açısından bir tehdit unsuru yaratır. Belirlenen saatten önce kendi canına kıyması yetkeye meydan okuması anlamına gelecektir. Bugün, bu anlamda, kendi ölümü için kurulan sahnede en korunaklı konumda bulunan kişi, kritik bir durumda olan hastadır. Onun ne zaman ve hangi kesip biçmelerden sonra öleceğine, sağlık sistemi aracılığıyla eylemde bulunan toplum karar verir. Toplumun tıbbileşmesi doğal ölüm çağının sonunu getirmiştir. Batılı, kendi ölümünü yönetme hakkını yitirmiştir. Sağlık, ya da özerk mücadele gücü ondan esirgenir, son nefesinde bile. Teknik ölüm ölme karşısında bir zafer kazanmıştır. Mekanik ölüm diğer tüm ölümleri yenmiş ve yok etmiştir. IVAN ILLICH Çeviren: E. E. Ç. Cogito Ölüm sayısı |
| | #3 |
| Üniversite 4. Sinif | emege saglik ilk önce.... yazdiklarinin hepsini okuyamadim ama okuyacagim...(insallah) |
| | #4 |
| Ilkokul 8. Sinif | bilgiler icin tsk, ammada cok yazmissin ellerine saglik. |
| | #5 |
| Ilkokul 6. Sinif | Emeğine sağlık. Teşekkürler. |
| | #6 |
| Ilkokul 5. Sinif | güzel paylaşım tşk |
| | #7 |
| Üniversite 4. Sinif | tesekur ederim ellerine saglik |
| | #8 |
| Banned | Teşekkürler emeğin için. Bir kısmını okudum. Devam edeceğim. |
| |
#9 |
| Ilkokul 7. Sinif | öncelıkle emeğine sağlık keşke bu kadar uzun yazmak yerine özetlemiş olsaydın ne yazıkkı pek okuma alışkanlığı yok insanlarımızda |
| | #10 |
| Ilkokul 5. Sinif | bencede bu kadar uzun cümleleri okuyabilecek kişi zaten açar kitabı okur kardeşim.. |
| | #11 |
| Ilkokul 5. Sinif | valla bişi anlamadım ama emek vermişsin en azından yazmak için eyvallah |
![]() |
| Seçenekler | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cvp | Son Mesaj |
| Ölüm Sensizlikse Sensizlik Zaten Ölüm | ONUR | AŞK & İLİŞKİ | 6 | 27.04.2009 19:52 |
| Ölüme karşı hayatı savunmak için | dissa-ez | Haber Arsivleri | 0 | 14.08.2008 07:24 |
| Ölüm Çiçekleri Dizi Müziği - Ölüm Bana Yakışmaz Bu Genç Yaşımda NO RAPİD | KuZGuNi | Silinen Konular ve Mesajlar | 4 | 27.05.2008 02:28 |
| Süper...Şair Ölüme,Ölüm Şiire, Şiir Vedaya Yazılır | MyLove | Resimli Şiirler | 22 | 08.05.2008 18:01 |
| Ölüm ölüm dedigin nedir ki gülüm.. | sirea07 | Şiirler | 1 | 27.01.2008 22:46 |