CAYBURG.NET
Türkücü ve Ozan Biyografileri Türkücü ve Ozanlarimizin Biyografilerini Bu Forumda Paylasa bilirsiniz...
Cevapla
Ruhi Su / Hayatı - Eserleri - Sanatçı Kişiliği Bu konu 2383 defa okundu ve 22 yorum yazildi.
 
Seçenekler
Alt 07.05.2008, 12:24 #1
Banned

Standart Ruhi Su / Hayatı - Eserleri - Sanatçı Kişiliği





RUHİ SU


HAYATI - ESERLERİ ve SANATÇI KİŞİLİĞİ





İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
TÜRK MUSIKİSİ DEVLET KONSERVATUARI
TEMEL BİLİMLER BÖLÜMÜ



TÜRK HALK MÜZİĞİ ANA SANAT DALI
ALİ HAYDAR TİMİSİ

BİTİRME ÇALIŞMASI





ÖNSÖZ

Halk müziği ve ona hizmet edenler arasında müstesna bir yeri olan Ruhi Su gerek kişiliği, gerek örnek yaşamı, gerekse sanatıyla müziğimiz içinde önemli bir yapı taşıdır. Günümüz koşullarında benim gibi pek çok müzisyenin halk müziğiyle tanışmasında ve bu müziği sevmesinde önemli bir etken olmuştur. Bundan dolayı bu bitirme çalışmasının konusunu seçerken böyle bir şahsiyetin diğer üniversitelerde olduğu gibi İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı arşivlerinde de yer almayışından büyük bir üzüntü duydum ve bu çalışmamın konusunu Ruhi Su olarak seçtim.

Uzun yıllardan beri müziğini ve hayata bakışını benimsediğim bu sanatçının hayatını ve eserlerini araştırırken önemli bir zorlukla karşılaşmadığımı belirtmek istiyorum. Çünkü Ruhi Su hakkında özellikle Ruhi Su Vakfı ve sivil toplum kuruluşlarının hazırlamış olduğu pek çok kapsamlı eser vardı. Devlet kütüphaneleri ve arşivlerde yaptığım taramalarda Ruhi Su hakkında yapılmış pek çok gazete haberi ve köşe yazısına ulaştım. Bunların haricinde Ruhi Su’nun eşi sayın Sıdıka Su beni evinde kabul ederek konu ile ilgili yardımlarını esirgemedi ve kişisel arşivinden yararlanmama olanak sağladı.

Bu çalışmanın birinci bölümünde Ruhi Su’nun hayatı ve eserlerine, 2. bölümünde ise sanatçı kişiliğine yer verirken kullandığım bilgilerin tamamı yaptığım kaynak araştırmaları ve görüşmelerden elde edilmiş bilgilerden oluştu.

Bütün bu çalışmalarım sırasında Ruhi Su’nun bizlerden sonraki nesillere en kapsamlı biçimde tanıtılması hedefinden yola çıkarak elimden gelen en kapsamlı çalışmayı yapmaya çalıştım. Ulaşmaya çalıştığı noktada Ruhi Su’nun verdiği bayrağı hedefe taşıyacak genç arkadaşlarımın, halk müziğinin hak ettiği sanatsal ve estetik konuma gelmesinde gereken çabayı göstereceklerine olan inancımla; çalışmamın başından sonuna yardım ve katkılarını esirgemeyen hocam Sayın Yrd. Doç. Dr. Göktan AY’a, yüreğindeki insan sevgisi ve hoşgörüsüyle desteklerini esirgemeyen Sayın Sıdıka SU’ya , Ruhi Su Vakfı çalışanlarına ve lisans eğitimimde emeklerini ödeyemeyeceğim İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın değerli öğretim görevlilerine emeklerinden dolayı yürek dolusu teşekkürlerimi arz ediyorum. Saygılarımla...


OCAK 2003 ALİ HAYDAR TİMİSİ
İSTANBUL



GİRİŞ

Anadolu, içinde yaşattığı uygarlıkların kültürel ve sosyal mirasının buluştuğu bir ırmak gibidir. Üzerinde yaşayan her toplum onu yüzlerce renkten oluşan bir mozaik haline getirmiştir. Mimariden müziğe, halk oyunlarından geleneklere kadar pek çok değer aynı potada erimiş ve kendilerini adına Anadolu dediğimiz bu ortak yurtta ifade etme imkanı bulmuşlardır. Dünyanın hiçbir coğrafyasına nasip olmayan bu kültürel birikim, tarih boyunca içinde yaşattığı uygarlıkların toplumsal ve bireysel yapılanmasında önemli bir etken olmuştur.

Aslan ve ceylanı aynı kucakta buluşturan Hacı Bektaş-ı Veli, "Ne olursan ol yine gel" diyebilen Mevlana, "Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü" sözüyle insan sevgisini anlatan Yunus Emre, "Gelin canlar bir olalım" diyerek insanları birliğe beraberliğe çağıran Pir Sultan Abdal ve "Aynı varlık her bedende" sözüyle Tanrı'nın insanla bütünleşmesini ifade eden Aşık Veysel, Anadolu kültürünün hoşgörü ve insan sevgisiyle biçimlenmesinde eserleri ve fikirleriyle önemli birer rol oynamışlardır.

Bunlar gibi insanlığın en zıt kutuplarını bile aynı dergahta buluşturabilen Ahmet Yesevi, Hacı Bayram Veli, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Hatayi, Kul Himmet, Muhyi, Erzurumlu Emrah, Karacaoğlan, Seyrani, Teslim Abdal, Dertli, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi ozanlar da yüzyıllardan beri telden dile, dilden gönüllere süzülerek Anadolu halkını hep doğruya, sevgiye ve barışa yönlendirmişlerdir.

Bunlar ve adlarını sayamadığımız pek çok Anadolu aydını bu topraklar üzerinde yaşayan ortak kültürün en önemli yapı taşları olmuşlardır. Onların fikirleri yüzyıllardan beri birbirlerine eklenerek günümüze kadar gelmiş ve insanları birbirine bağlayan ortak bir kültür mirasına dönüşmüştür. Adına Anadolu dediğimiz bu ortak miras pek çok ozan ve düşünürün katkısıyla daha da zenginleşmiş, bu birikim yeni fikir ve sanat önderlerinin yetişmesinde önemli rol oynamıştır.

İşte Ruhi Su, Anadolu'da yaşanan bu ortak kültür mirasının içerisinde eşine az rastlanır bir şelale olmuş, yüzyıllardan beri söylenen bu güzel söylemlere sesini katmış bir büyük ozan olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendinden önceki pek çok fikir adamının ve ozanın eserlerini ortak bir payda altında buluşturmanın yanı sıra, bu eserleri sesi ve yorumuyla evrenselliğe taşımanın mücadelesini vermiştir.

Ruhi Su 72 yıllık ömrü boyunca, Pir Sultan olup düzene baş kaldırmış, Yunus Emre olup gönüller yapmış, Köroğlu olup Bolu beyine direnmiş, Karacaoğlan olup sevdayı anlatmış, ağıtlarla ağlayıp, halaylarla gülmüş, ama çektiği onca sıkıntıya karşı başının gölgesini hiçbir zaman önüne düşürmemiş yiğit bir insandır.

Böyle bir çalışmaya başlarken, çocukluk yıllarımdan itibaren benim ve geniş bir halk kitlesinin türkülerle buluşmasında önemli bir payı olan Ruhi Su'nun, bizlerden sonra gelecek nesillere tüm yönleriyle aktarılmasının en büyük amacım olduğunu belirtmek istiyorum. Ruhi Su gibi sanatçıların fikirlerinden dolayı ezilmedikleri bir ülke, bizlerin hoşgörü ve bilinçle şekillenmiş, sanata ve sanatçıya sanatından dolayı saygı gösteren fikirleri ışığında aydınlanmaya mecburdur.

Unutmayalım ki bu topraklarda ne Yunus Emre'nin katline fetvalar yazan şeyhülislamlar, ne Nesimi’yi yüzen cellatlar, ne de Köroğlu'nu eşkıya ilan eden Bolu beyinin adları hala kimse tarafından anılmamaktadır. Ancak fikirleri ve sanatlarıyla topluma ışık tutan bu fikir emekçilerinin söylemleri Anadolu'nun en ücra köylerinde bile hala belli bir yaşam tarzının adıdır. Bunun için Anadolu topraklarında doğan hiç bir sanatçıyı dini, mezhebi, fikri, siyasi görüşü ve etnik kimliğinden dolayı yargılamamalı, dünya kültür mirası içindeki yerimizi bu değerlerimizin çeşitliliği ve farklılıklarıyla alacağımızın bilincinde olmalıyız.



1.BÖLÜM

RUHİ SU’NUN HAYATI VE ESERLERİ


1.1 Hayatı

Ruhi Su 1912'de Van'da doğdu. Asıl adı Mehmet'ti. Anne babasını çok küçük yaşlarda kaybetti. Kendi anlatımlıyla, "Birinci Dünya Savaşı'nın ortada bıraktığı çocuklardan biriydi". Van'dan Adana'ya getirilerek çocuğu olmayan, fakir bir ailenin yanında yaşamaya başladı. Onları; amcası ve yengesi biliyordu, öyle çağırıyordu.Mehmet, yanında yaşadığı ailenin ev işlerine yardım etmenin yanı sıra bir yandan çobanlık yapıyor, diğer yandan da bu işleri yaparken türküler söylüyordu.

Altı yaşına geldiğinde, Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildi. Bu işgalin ardındanAdana'lılar toplu olarak Toros Dağları'na kaçtılar. Mehmet de amcası ve yengesiyle birlikte kaç-kaç denilen bu göçün içindeydi. Kaç- kaç yılları boyunca Mehmet, hep çalışıp, verilenişleri yapmayı başardığı halde, yengenin hoşnutsuzluğu hiçbitmiyor Mehmet’i sürekli azarlıyor hatta dövüyordu. Geçen süre içerisinde Mehmet “amcanın” gerçek amcası olmadığını öğrenmesine rağmen savaşın anasız babasız bıraktığı çocukların içerisinde bunu fazla önemsemedi.

Mehmet, çok sağlıklı bir çocuktu. Doğanın bütün olanaklarını kullanmasını, doğayı sevmesini bilmiş, yaşamı boyunca zorlukları yenmiş ve içinde olgunlaştığı bu dönemleri hiç unutmamıştı. Çocuk denecek yaşta savaş denen şeyin, ne demek olduğunu içinde yaşayarak, seferberlik türküleri, marşlar söyleyerek öğrenmişti. Türküler öğreniyor, türküler söylüyor, komşular, özellikle de kadınlar, dinleyicilerinin başında geliyordu. Bu türküler küçük Mehmet’in müzik duygularını pekiştirmede ve değiştirmede önemli rol oynamıştı.

Adana'ya döndükten sonra, Mehmet, aile ile bin bir güçlükle, yaşamını sürdürüyordu. Yenge Mehmet’in yanlarında kalmasından sürekli rahatsız olarak sudan bahanelerle onu hırpalıyor ve sürekli eziyet ediyordu. Bir gün yine, sıradan bir kusurunu bahane ederek Mehmet'i dövmeye başlamış, bir türlü hırsını alamayarak Mehmet'i ağaca bağlayıp kamçı ile dövmüştü. Bu dayak, belki de Mehmet'in yaşamının dönüm noktası olmuştu. Onun bu kötü yaşamını bilen arkadaşı Hüseyin' in annesi, o gün ona, "Seni Hüseyin'in okuluna götürmemi ister misin ?" diye sormuş, Mehmet korkudan sadece başını sallayarak, evet diyebilmişti.

Adana’ya döndüğümüzde on yaşındaydım. Hüseyin adında bir mahalle arkadaşım vardı. Annesi beni çok severdi. Bir gün “Gel oğlum, seni de Hüseyin’in okuluna yazdırayım daha rahat edersin” dedi. Hüseyin’in okulu dediği Öksüz Yurdu Darül Eytam’dı. O zamanlar Adana’da, Suphi Paşa derler, soylu aileden, nüfuzlu bir paşa vardı. “Köyden geldi, kimsesizdir” diye bir mektup yazıp “al bunu Öksüz Yurdu Müdürüne ver” dedi. [Üye Özel | Für Mitglieder | For Members]

Mehmet cebinde mektupla Öksüzler Yurdu’na gitti. Müdür “Banyo yapsın, çocuğa elbise verin” dediğinde okula alındığını anlamıştı. Amca’nın bu olup bitenlerden haberi bile olmamıştı. Ruhi Su o günden sonra öğrenimine hep yatılı olarak devam edecekti.

Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım. Öksüzler Yurdu’nda çocukluğumu yaşamaya başladım. Önce sesimin farkına vardılar. Marşlar, şarkılar söyleyerek taburun önünde yürüyen gruba aldılar beni... Zaten önceden konu komşu hep beni çağırır türkü söyletirlerdi.” [Üye Özel | Für Mitglieder | For Members]

Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir, yurda bir keman aldırtıp, Mehmet'i kemana başlattı. Dördüncü sınıfta kemana başlayan Mehmet, böylece, klasik müziğe de ilk adımını atmış oluyordu.

1925 de Ankara'da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştu. Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına; müziğe yetenekli, sesi güzel çocukların, sınav sonucu müzik öğretmen okullarına yollanması için bir bildiri yollandı. Adana Öksüzler Yurdu'ndan dördüncü Sınıf öğrencisi Mehmet ve beşinci sınıftan Şaban sınava girdiler. Mehmet sınavı kazandı fakat Şaban kazanamadı. Okul Müdürü Mehmet'i çağırarak, "sen bir sene daha bu okulda okuyabilirsin ama Şaban açıkta kalır, bu yıl onu kazanmış gibi gösterelim, sen nasılsa seneye yine sınava girersin."dedi. Mehmet de kabul etti. Gerçekten de kendisi giderse arkadaşı açıkta kalacaktı. Bir yıl sonra, sınavı kazanacağından emin olan Mehmet bir yıl sonra beşinci sınıftan Suphi adlı arkadaşıyla birlikte tekrar sınava girdi ve sınavı kazandı. Kayıt işlemleri için dosyalar Ankara'ya gittiği sırada, dönemin Savunma Bakanı Recep Peker'den öksüz yurtlarına bir başka bildiri geldi. Bubildiride: " okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek." deniliyordu.

"Bize bunu duyurdular. Çok üzüldüm ama yerimi Şaban’a verdiğime hiç pişman olmadım. Suphi, ben ve diğer arkadaşlarımla birlikte, İstanbul Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne gidecektik. Yeniden müzik öğretmen okuluna nasıl gideceğimi düşünmeye başlarken, askeri okula gitme hazırlıklarımız başladı. Adana’da doktor kontrolünden geçtik. Göz muayenesinde az görüyormuşum numarası yaptım ama, sağlam olduğu karar verdiler. Bizi muayene eden doktorlar, isimlerimizi duydukça gülümsüyorlardı. O ara isimlerimizden dolayı, küçümsendiğimizin farkına varıyorduk. İsimlerimizi değiştirmeyi veya ek bir isim almayı kararlaştırdık. Ökkeş, Durmuş, Cumali, Ali Merdan gibi isimleri bırakarak "kibar" isimlerimizle İstanbul’a Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne geldik. Cumali, Ali Ulvi oldu, Suphi, Suphi Nijat oldu. Artık ben Mehmet Ruhi idim. (…)

İstanbul bir masal ülkesi gibiydi. Haliç’ten denize girilirdi. İnsanlara bakıyoruz, yapılara bakıyoruz. Askeri lisede herkes herkesle dayanışma içine girdi. İstanbul Öksüzler Yurdu öğrencileri bize yol gösterdiler. Beni kendi yurtlarındaki Ahmet Muhtar bey ile tanıştırdılar. Akşam oldu mu kantinde toplanırdık. Ağabeyler “hadi Ruhi çal” derlerdi... Keman çaldırırlardı. Bir aksam yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi " Ne yapıyorsunuz ? Bu ne rezalet?" dedi. Kemanı kaptığı gibi ayaklarıyım altına atıp, kırması bir oldu. Birkaç gün sonra, okul komutanı beni çağırdı. Kemanın parasını vermek isteyince, kabul etmedim. Çok üzülmüştüm. Aklım fikrim Müzik öğretmen okuluna nasıl gidebileceğimdeydi. Buradan ayrılmanın yollarını arıyordum. Bir gün, Ahmet Muhtar bey "Ankara'ya gelebilir misin" diye sordu. Hiç bir şey düşünmeden gelirim dedim. Askeri liseden kaçmaya karar verdim. Kimliğim müdüriyette idi.

Arkadaşlarım aralarında para topladılar, iki kimliği olan bir arkadaşım da kimliğinin birini bana verdi. Yanımda sahte bir kimlikle bavulumu hazırlayıp, trene bindim. O zamanlar trenlerde çok sıkı kontrol yapılırdı. Tam Polatlı'ya yaklaşırken, polisler geldi, sorular sormaya başladılar. Nereye gidiyorsun, nerede kalacaksın? Kimliğimi aldılar ve yarın, merkezden gel al' dediler. İstasyonda indim. Sırtımda koskocaman bir bavul. Önce Ulus, sonra Cebeci'ye yürüdüm. Nihayet Müzik öğretmen Okulu'nun önüne geldim. Ahmet Muhtar beyi buldum. Beni görünce şaşırdı. Nasıl geldiğimi sordu. Kaçtığımı duyunca derinden bir "eyvah" çekip, beni Askeri Liseler Müdürlüğü’ne yolladı. Sırtımdan bavulu indiremeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Konuşmaya başlamamla birlikte gözümden yaşlar boşandı. Masada bir albay oturuyordu. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan da ağlamaya devam ediyordum. Albayın da gözlerinin dolduğunun farkına vardım. Ama cevabı şu oldu: "Seni kabul edersem herkes askeri okuldan kaçar." Sen okuluna dön, oradan dilekçe ile başvur." [Üye Özel | Für Mitglieder | For Members]

Mehmet Ruhi büyük umutlarla gittiği o yolu iki inzibatla o akşam geri dönmek zorunda kaldı. Kaçtığı için hemen hapse attılar. İki gün orada kaldı, ama kaçtığına pişman olmadı. Müzik Öğretmen Okulu'na gitmenin yollarını daha kapsamlı düşünmeye başladı.

"O yıllarda, askeri okullara girme isteği çok fazlaydı. Öksüzler Yurdundan gelen çocuklar da isteğe bağlı olarak Gülhane Askeri Hastanesi'nde sağlık kontrolü yaptırıyorlardı. Çürük çıkan olursa, başka okullara gönderiliyordu. Okul komutanına çıkıp, beni hastaneye sevk etmesini istedim. Herkes askeri okullarda okumayı isterken, benim müzik okuluna gitmek isteyişime şaşırıyorlardı. Muayenelerim başladı. Göz muayenesinde, bütün harfleri yanlış okudum ama, doktorlar öksüzüm diye acıyıp sağlam raporu verdiler. Oradan kulak muayenesine gittim. Kulak doktoruna durumumu anlattım. İsteğimi tekrar tekrar söyledim. Beni çürük çıkarması için yalvardım. Hiç unutmuyorum "iltihabı üzeynden dolayı mektebe devam edemez" diye rapor verdi. Çok sevindim. Arkadaşlarım ve ağabeyler Müzik Öğretmen Okulu'na dilekçe yazdılar. Hazırlanmaya başladım. Okuldan dilekçeye "yerimiz yok, alamayız" diye cevap geldi.[Üye Özel | Für Mitglieder | For Members]

Çürüğe çıktığı için Askeri Okul ile ilişkisi kesilen Mehmet Ruhi, Adana Öksüzler Yurduna geri gönderildi. Adana Lisesi parasız bir okuldu. Önce oraya gitti, sonra da Öğretmen Okuluna geçti. Bir yandan da okulda teneffüslerde keman çalmaya devam ediyordu. O sıralarda Adana'da, bir sinemada sessiz filmler oynatılmaktaydı. Bu sinemada, küçük bir de orkestra vardı. Filmdeki sahnelere göre, bu orkestra müzik yapıyordu. Orkestradaki Avusturya'lı Ervix, aynı zamanda Adana Öğretmen Okulunun da keman hocasıydı. Mehmet Ruhi ilk klasik batı müziği parçalarını ondan öğrendi. Askeri Liseden, Adana Öksüzler Yurdu'na dönüp, oradan da Öğretmen Okuluna geçtikten sonra, aşık olduğu ebe—hemşire olarak çalışan bir hanımla evlendi. Bir oğulları oldu, adını Güngör koydular.

Müzik Öğretmen Okulu'na geçtikten sonra eşi de Ankara'ya tayin olarak Numune Hastanesi'nde çalışmaya başladı. Eylül ayında, Ankara Müzik Öğretmen Okulu'nun giriş sınavı yapılacaktı. Yine arkadaşları aralarında para topladılar ve Mehmet Ruhi Ankara’ya gitti.

"Ankara'ya gittim ve sınava girdim. Sınavda ne çalarsın* diye sordular, ben de “morsolar" (parçalar)dedim. 'Bir konçerto çal' dediklerinde çok şaşırdım. Bu sözü ilk kez duyuyordum. Müzik imlası ve armoni sözlerini de ilk kez duyuyordum. Öğretmenlerden biri, sınava hazırlanmam için Vivaldi Sol Majör keman konçertosunu verdi. Bir arkadaştan ödünç keman buldum. Bir otel odasında gece gündüz çalıştım. Sınavı basarı ile verdim. Ulvi Cemal Erkin'in “son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girmeli” teklifine, tüm öğretmenler katıldılar."[Üye Özel | Für Mitglieder | For Members]

Böylece Mehmet Ruhi, Müzik öğretmen Okulu'na girdi. Ancak gündüzlü olarak başarılı olursa, bir sene sonra yatılı olabilme koşuluyla. O yıllarda Orta Öğretim Müdürü olan Hasan Ali Yücel Mehmet Ruhi’yi çağırıp gündüzlü olarak nasıl okuyacağını sordu. Mehmet Ruhi arkadaşlarının kendisine yardım edeceğini söyledi. Hasan Ali Yücel de bunun çok zor olacağını, Konya’ya geri dönmesini söyledi. Talim Terbiye Dairesi üyesi Kazım Nami Duru, Mehmet Ruhi’nin masraflarını üzerine aldı. Çocuk esirgeme Kurumu’ndan her öğlen yemek almasını sağladı. Bu arada müzik okulu müdürü Müderris İsmail Hikmet Bey Mehmet Ruhi’nin Çocuk Esirgeme Kurumu’na gitmemesini, öğle yemeklerini birlikte yiyebileceklerini söyledi. Mehmet Ruhi bu şartlar altında ilk yılı başarı ile bitirerek yatılı okumayı hak etti. O sene, tek hece olduğu ve kolay söylendiği için "Su" soyadını aldı. Adı Mehmet Ruhi Su oldu.

Müzik Öğretmen Okulu'ndan, Ankara Riyaseti Cumhur Orkestrası'na seçilerek orada çalışmaya başladı. Aynı zamanda müzik öğretmeni olarak, İkinci Ortaokul ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde çalışıyordu. Mehmet Ruhi Su, konservatuarın opera bölümü öğrenciliğini sürdürürken, şan hocası Prof. Hay, keman çalışmasının ses tellerine zarar vereceğini, sesinin zayıf çıkacağını söyleyerek, bir tercih yapmasını istedi. Bunun üzerine, Ruhi Su, kemanı bırakmak zorunda kaldı.

Devlet Konservatuarı'nda (1936-1942) opera sanatçısı olarak çalışmaya başladı. 1945 yılında Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakmak zorunda kaldı. 1952 yılına kadar Devlet Operası'nda çeşitli operalarda oynadı: Bastien Bastienne,, Madam Buttefly, La Boheme, Satılmış Nişanlı, Fidelio, Maskeli Balo, Yarasa, Figaro'nun Düğünü, Rigoletto, Aşk İksiri... En son Konsolos operasının provasındayken, göz altına alındı ve tutuklandı. Opera yaşamı böylece noktalandı. Operada çalışmaya başladığı yıllarda ilk evliliği de anlaşmazlık nedeniyle sona ermişti. Opera yaşamı, 1952'de son bulunca, türkülere ağırlık verdi.

Çocukluğunda başladığı türkü söyleme işine Öksüzler Yurdu'nda, Öğretmen Okulu'nda, Müzik Öğretmen Okulu'nda, Askeri lisede, konservatuarda ve operadayken hep devam etmişti. Operayı çok seviyordu ama türkü söylemekten de hiçbir zaman vazgeçmemişti. Opera çalışmalarından sonra, zamanını türkü söylemekle ve derlemekle geçiriyordu. Konservatuarda türküleri dinleyen hocalarından Markovich, "Türk müziğinin bu kadar güzel olduğunun ilk defa farkına varıyorum" demişti. Markovich zamanın Radyo Müdürü Vedat Nedim Tör'e Ruhi Su'dan övgüyle söz etmiş, on beş günde bir Pazar günleri saat 10'da “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor" anonsuyla sunulan radyo programı böyle başlamış, 1943-45 yılları arasında çok ilgi görerek devam etmişti.

Ruhi Su'nun söylediği türkülerin çoğu, alevi deyişleri ve alevi nefesleriydi. Ali İzzet' ten ; “Bir Allah'ı Tanıyalım, Ayrı Gayrı Bu Din Nedir”, Pir Sultan Abdal'dan; ”Gelin Canlar Bir Olalım”, Muhyi'den “Zahit Bizi Tan Eyleme” gibi nefesler söyleyen Ruhi Su'yu, bir günMesut Cemil yanına çağırarak, aleyhindeki söylentilerden söz etti. Ruhi Su söylediği bu deyiş ve nefeslerden dolayı komünizm propagandası yapmakla suçlanıyordu. Mesut Cemil ‘Ruhi'ciğim seni harcamayalım, bu programa bir müddet ara verelim’ diyor. Ruhi Su, "ben bu yolda harcanmaya razıyım" dediyse de, Mesut Cemil, Ruhi Su'nun radyodaki işine son veriyordu.

Yıl 1945-1946. O sırada Ruhi Su Ankara'da yedek subaylığını yaparken aynı zamanda operada oynamaya devam ediyordu. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde bir korosu vardı. Sonradan eşi olacak olan Sıdıka hanım 1946 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne geliyor, dünya görüşleri arasındaki yakınlık, türkülere karşı duydukları ortak sevgi, aralarında güzel bir arkadaşlığın temellerini atıyordu. 1950 yılı baharında Ruhi Su'nun Sıdıka hanımla arkadaşlığı, türküler temelinde filizlenen ve uzun yıllar devam edecek olan bir aşka dönüştü. Her ikisi de, birbirlerinin, aynı siyasal örgütlenmenin içinde olduklarını yine bu yıllarda keşfettiler. İlişkileri gelişmekteyken, geniş kapsamlı bir tevkifat başladı. Artık özgür ve güzel günlerinin sonunun geldiğinin farkındaydılar.

Bu arada Ruhi Su'nun korosu kapatıldı. Sıdıka hanımın fakültedeki hayatı zorlaştı. 1952 sonbaharında Sıdıka hanımın evine polisler gelerek onu Birinci Şubeye, oradan da İstanbul'a, ünlü Sansaryan Han'a götürdüler. Aynı sıralarda Ruhi Su'nun da tiyatrodan bir arkadaşının ihbarı üzerine, opera binasından çıkarken polisler tarafından derdest edildiğini ve kendisi gibi önce Birinci Şubeye, oradan da Sansaryan Han'a götürüldüğünü Sıdıka hanım ancak beş ay sonra öğrenebilecekti.

Sansaryan Han'ın en alt katındaki hücrelerden birinde beş ayı aşkın bir süre kalan Ruhi Su, orada ağır işkence gördü. Tabutluğa kondu. Harbiye Cezaevine getirmek için iyileşmesini beklemek zorunda kaldılar. Cezaevine getirilip, Sıdıka hanımla ilk görüşme izni verildiğinde hala tanınmaz haldeydi. Görüşmelerini resmi izne bağlamak için nişanlanmaya karar verdiler.

Adalet tarihimizin en karanlık sayfalarını oluşturan sistematik işkence uygulamasının talihsiz kurbanlarından biri olan Ruhi Su, bu olayları hiç bir zaman dile getirmedi.

Uğradığı haksızlıklardan kendisine kahramanlık payı çıkartmayı hiç düşünmedi. Harbiye Cezaevi'nde üç buçuk yıl kaldılar. Haftada bir, ancak on dakika görüşebiliyorlardı. Her gün resmi kanallarla, tezkere yazışı yazıyorlar, ayrıca gayri resmi kanallarla da mektuplaşıyorlardı. Hanım mahkumlar hayli uğraş verdikten sonra, her gün öğleden önce Merkez Kumandanlığı'nın bahçesine, Jandarmalar eşliğinde hava almaya çıkıyorlardı. Bahçeye çıkarken erkeklerin kaldığı koğuşların önünden geçerlerdi. Erkeklerin koridorları bu bahçeye bakıyordu. Bahçede kalınan süre içinde Ruhi ile Sıdıka pencereden yakılan ışıklarla ve bedenlerinin devinimleriyle haberleşiyorlardı. Bu günlerin izlerine Ruhi Su'nun bazı türkülerinde rastlamak mümkündür.

Hapishanede Ruhi Su'ya önce sazını vermediler. Bunun üzerine tutuklulardan Faik Şekeroğlu, o zaman kullanılan tahta paspas parçalarından ona bir bağlama yaptı, Ruhi Su iki sene bu bağlamayla çalıştı. Ancak iki sene sonra, izin çıkınca Ankara'dan bağlamasını getirtebildi. Merkez Kumandanlığı Cezaevi'nde 167 kişiydiler. Ruhi Su, bu arkadaşları arasından bir koro oluşturdu. Konserler yaptı. Onlarla çalıştı. Onlardan türküler derledi. Türküler söyletti. Bu arada her gün, ses egzersizleri yapmaya devam ediyordu. 1951 tevkifatı sanıkları için
özel mahkeme salonu yapıldı. İstanbul'un göbeğinde yattılar, yargılandılar, açlık grevleri oldu. Basının kılı bile kıpırdamadı. Basın, sadece tutuklamayı duyurmuştu. Ruhi Su ve Sıdıka hanım beşer yıla mahkum oldular. Erkekleri Adana Cezaevine, iki tutuklu kadından biri olarak kalan Sıdıka hanımı da Sultanahmet Cezaevi'ne gönderdiler.

Mahkeme sonuçlanır sonuçlanmaz nikah işlemlerine başlandı. Behice Boran ve Eşi Nevzat Hatko, Su çiftinin nikah şahitleri oldular. Ruhi Su hapishanede, türkü çalışmalarının dışında, boncuk çantalar, tahta kutular yaptı. Resim çalıştı. Portreler yaptı. Koğuşun penceresinden ışıklarla haberleşmelerini anlatan motifler çizdi. Sıdıka Su, bu motifleri nakışlayıp, kullanılır hale getirdi. Koğuşta ancak ellerine geçtikçe, kitap gazete okuyabiliyorlardı. Her şey çok kısıtlıydı. Ruhi Su, türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini cezaevinde geçirdi. Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar. Ankara'dan İstanbul'a Sansaryan Hanı'na getirilişini anlatan türkü, "Bu Nasıl İstanbul Zindan İçinde"dir. "Mahsus Mahal" türküsü, doğrudan Sıdıka hanımla ilgilidir.

Bu türküyü Ruhi Su "tabutluk" diye bilinen hücredeyken hazırlamıştır. Ruhi Su'yu İstanbul'dan Adana'ya otobüsle götürürlerken, ikişer kişiyi bileklerinden birbirleriyle zincire vurmuşlardı. Tuvalete bile birlikte gitmek zorundaydılar. "Hasan Dağı, Hasan Dağı Eğil Eğil Bir Bak" türküsü, bu yolculuğun bir ağıtıdır. Nazım Hikmet'ten Kuvay-i Milliye Destanı'nı, cezaevinde düşünmeye başlamıştı. 1960'tan sonra besteyi tamamladı. "Seferberlik Türküleri ve Kuvay-i Milliye Destanı" plak olarak 1971'de çıktı, Şeyh Bedrettin Destanı'ndan bir parça ve Üç Selvi'yi bestelemeyi ise 1974 yılına kadar tamamladı. Adana Cezaevi'nde, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, "Almanya'da Çöpçülerimiz" adlı şiirini ve A. Kadir'in Bugünün diliyle Mevlana'sından bazı şiirleri bestelemiştir. Ruhi Su, Nazım Hikmet'in şiirini besteleyen ilk sanatçıdır.

1950 yılında Süvarinin Türküsü'nü (Dört Nala Gelip Uzak Asya'dan) yapmıştır. Sonra Fransa'da Yves Montand, Nazım Hikmet'in "Akrep Gibisin Kardeşim" şiirini besteledi. 1963'de Nazım Hikmet'in ölüm haberi geldiğinde Ruhi Su "Karalı Bir Haber Düşmüş Geliyor" ağıtını, bir türkü ezgisini yorumlayarak söyledi. Bu türkünün sözleri Ruhi Su'ya aittir. Operada iken, "Hayali Gönlümde Yadigar Kalan" (On Beşlere Ağıt) ve "Baladız Destanı"nı (1944) yapmıştı. Hapishanede bu türküler için de işkence gördü.

1958 yılının Haziran ayında tahliye oldular. Ruhi Su, sürgün yeri olan Çumra'ya gönderildi. Sıdıka hanım Ankara'ya mevcutlu olarak gitti. Ruhi Su Çumra'da ucuz bir otele yerleşti. Eşi ailesinin yanında kaldı. Ruhi Su, Çumra'ya hemen uyum sağladı. Çumra halkı ona ilgi duyuyordu. Radyodaki haberleri, parkta dinliyor, türkü programlarını kaçırmıyordu. Bu arada sıkı sıkı iş arıyor, Ankara'ya nakli için çalışıyordu. Yazdığı bütün dilekçelere ret cevabı geliyordu. Emniyet Genel Müdürü Kemal Aygün, Ruhi Su'nun naklini istemiyordu. Çumra savcısı Muharrem İlkez ve hakimi İlhan Somer ise onu Ankara'ya göndermeye uğraşıyorlardı. Savcı, Ruhi Su ile iyi ilişkiler içindeydi. Ondan cura dersi alıyordu. Her sabah otele uğruyordu. Mutlaka naklini yaptıracağını söylüyordu. Muharrem İlkez Ruhi Su'ya Çumra cezaevinde bir de konser verdirdi. Ruhi Su Çumra'da Ağustos sonuna kadar kaldı. Sonunda savcı Ankara'ya naklini yaptırmıştı. O da, savcıya ve Çumra halkına, istasyondaki bir salonda coşkulu bir konser vererek Çumra’dan ayrıldı. Böylece Ruhi Su, Kemal Aygün'ün muhalefetine rağmen Ankara'ya geldi.

Ankara'da dostları Celal Cündoğlu, Su ailesine Etimesgut'ta bir işçi lojmanı verdi. Bu lojman, Etimesgut'a 2 km uzaklıktaydı. Bir tarla ortasında, elektriği ve suyu olmayan, kerpiçten yapılmış. İki oda bir sofa ve tuvaletten ibaretti. Mevcut eşyalarıyla (bir gaz sobası,bir kilim, birkaç parça kap kacak) lojmana yerleştiler. Celal Cündoğlu ayda 100 Lira da para veriyordu. Her sabah ve akşam 2 km. yürüyerek jandarmaya imza vermeye gitmelerinin dışında normal bir hayata kavuşmuşlardı. Sıdıka Su hamileydi. 1959 Nisanında Ilgın geliyordu, ismi çok önceden konmuştu.

İşsizlik devam ediyordu... O sıralar cezaevinden çıkan bazı arkadaşları, bir nakliye şirketi kurmuşlar, Ruhi Su 'ya; "sen de biraz para bul, ortak ol" demişlerdi. Celal Cündoğlu bir miktar para vererek gene yardımcı oldu. Ama arkadaşları sözlerini tutmadılar. Yazıhanede oturması için anlaştıkları halde Ruhi Su'ya eşya taşıttılar. Ama iş, işti. Ruhi Su bundan hiç gocunmadan, sırtında eşya taşıyarak evine ekmek götürebiliyordu hiç olmazsa. Emniyet nezaretinin son günleriydi. Atıf Yılmaz, Osman Nuri Karaca ve arkadaşları Ankara'ya gelmişlerdi. Ruhi Su'nun eşya taşıyor olması onları üzmüştü. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. Cezanın bitiminde Atıf Yılmaz, “Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" filmini çekecekti. Ruhi Su'yu Adana'ya bu filmin müziği için çağırdı. Ruhi Adana'ya Çığşar yaylasına giderek çalışmalara başladı. Türküler derledi. Karacaoglan'a ait derlediği türküleri bu filmde söyledi. Bu film için koro oluşturdu. 40 gün Adana'da kaldı. Eşi Ankara'da idi. Oğlu Ilgın 2 aylıktı. Ruhi Su film çekimi bitince, Taksim gazinosunda sahneye çıkmak üzere İstanbul'a gitti. Bir ev kiralayarak, 2 Mart 1960'da ailesini yanına aldı. Bu tarihten sonra türkü söylemeyi kulüplerde sürdürecekti.

27 Mayıs devrimi kulüplerde yabancı sanatçı çalışmasını engellemiş, yerli sanatçılara olanak tanımıştı. Bu arada Yapı Kredi Bankası'ndan, Kazım Taşkent tarafından, kendi adına bir kulüp kurması için bir teklif aldı. Ruhi Su, bunu yapamayacağını, ancak yine aynı bankanın düzenlediği halk oyunları şenliğine gelen ekiplerin müziklerini banda alıp, notaya aktararak bir arşiv oluşturabileceğini, böylelikle, bankanın da daha yararlı bir yatırım yapmış olacağını söyledi. Çalışmalara başladı. Beş yıl sürdü bu arşivleme. Notalar basıldı, bir kitap çıkacaktı. O ara, Ruhi Su "Bitmeyen Yol" adlı filmde bir türkü söylemişti. "Serdari Halimiz Böyle N'olacak/Kısa Çöp uzundan Hakkın Alacak." Dünya gazetesinde, o dönemin ünlü fıkra yazarı Bedii Faik, "Kulaklara Kurşun Gibi Akan Ses” diye bir fıkra yazdı, "İş adamlarımız uyuyor mu?" diye Ruhi Su aleyhinde bir kampanya başlattı.

O sırada iktidar da değişmişti. Kazım Taşkent, Ruhi Su'yu çağırdı. Bedii Faik'in yazısından söz etti ; "Sen artık bütün aletleri ve notaları alıp, evinde çalışsan" gibi bir teklif getirdi. Ruhi Su bunu kabul etmedi. "Anlaşıldı. Siz yeni iktidara göre yeni adımlar atacaksınız" dedi ve her şeyi bırakarak çıkıp gitti. Neden sonra, bir de baktı ki beş yıl boyunca onca emek vererek derlediği, notaya aktardığı halk oyunları, Yapı Kredi Bankası tarafından kitap olarak, Sadi Yaver Ataman adıyla çıkarılmış. İşte Ruhi Su, buna çok sinirlendi. Sadi Yaver'e " Bunu nasıl yapar, nasıl kabul edersin?" diye sordu. Sadi Yaver, "Haklısın bu senin emeğin. Ama böyle istediler" dedi. Bu sözleri mahkemede de tekrarladı ve Ruhi Su böylece davayı kazandı. Tazminat istememişti, ama ikinci baskı Ruhi Su adıyla çıkacaktı. Yapı ve Kredi Bankası ikinci baskıyı hiç yapmadı. Bu kitap, ölümünden üç yıl sonra, Ruhi Su imzasıyla, Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla çıktı.

Musiki Muallim Mektebinde bir yandan da türküler üzerine çalışmalarını sürdüren Ruhi Su, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte 1956 yılında bir "Müzik Öğretmenliler Korosu" kurmuştu. Bu koronun başına da, hocaları Ahmet Adnan Saygun'u getirmişlerdi. Koronun adı, döneme ait belgelerde "Ses ve Tel Birliği Korosu" olarak geçer. Bu, onun ilk koro çalışmasıdır. İkinci koro çalışmasını, 1944-47 yılları arasında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde oluşturduğu koro ile birlikte yürütmüştür. Bu koro, zaman zaman kapatılıp yeniden açılarak, aralıklarla çalışmalarını sürdürmüştür. Ruhi Su'nun sonradan hayat arkadaşı olarak seçeceği Sıdıka Umut da bu koronun koristlerindendi. Ruhi Su, hapishane yaşamı boyunca da kısa dönemli koro çalışmaları yapmıştır.

Ruhi Su’nun en önemli korosu, 1975 yılında Dostlar Tiyatrosu bünyesinde, ilk üyelerini sınavla seçerek kurduğu Dostlar Korosu'dur. Dostlar Korosu, Ruhi Su yönetiminde, türküler üzerinde çalışmalarını sürdürdü. Koro, çoksesli türkü çalışmalarının ilk örneklerini, iki sesli türküleri seslendirdiği konserlerde vermeye başlamıştı. 1976 yılının sonunda "El Kapıları", 1977'de "Sabahın Sahibi Var", 1978'de ise "Semahlar" uzunçalarlarında Dostlar Korosu Ruhi Su'ya eşlik etti. Ruhi Su, Dostlar Korosu ile İstanbul, Ankara ve Bursa'da çok sayıda konser verdi. Karşılaşılan nice güçlüğe göğüs gererek, koro elemanları, Ruhi Su'ya ve yaptığı işe duydukları sevgi ve bağlılıkla koroyu ayakta tutmayı uzun süre başardılar.

Dostlar Korosu, 1980 yılında, 12 Eylül döneminde ülkenin değişen ve ağırlaşan koşulları nedeniyle çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı. Bu suskunluk, Ruhi Su'nun aramızdan ayrıldığı 1985 yılına kadar sürdü. 1986'da, öncelikle Ruhi Su'yu anma gecelerine katılmak üzere yeniden bir araya gelen koro, çalışmalarını: Timur Selçuk, Sarper Özsan, Hüseyin Tutkun, Cenan Akın, Öcal Öcalan, Refik Köksal, Cengiz Ünal gibi değerli müzik adamları yönetiminde sürdürerek günümüze kadar gelebilmiştir. Koro, 1987 yılında, Ruhi Su'ya olan sevgi, saygı ve bağlılığını ifade etmek üzere, adının başına onun adını ekleyerek "Ruhi Su Dostlar Korosu" adını aldı.

Ruhi Su ilk kez 1977 yılında Ahmet İsvan ve Necdet Uğur'un yoğun uğraşıları sonucu pasaport alabilmişti. Yurtdışına da ilk defa yine o yıl çıkarak, ülkemizden bir grup sanatçı ile birlikte, Berlin'de yapılan Nazım Hikmet haftasına katıldı. Büyük bir coşku ile karşılanan sanatçı, bu haftayı izleyen günlerde sık sık siyasal ve sosyal kuruluşların çağrılısı olarak Almanya'nın diğer şehirlerine, Hollanda, Belçika, İngiltere ve Fransa'ya giderek çok sayıda konserler verdi. Bu pasaportu ile son olarak Avustralya'ya gitti ve orada, çok ses getiren bir konser verdi.

Ruhi Su'nun hayatı boyunca alıp alabileceği bu tek pasaportun süresi aynı yılın sonunda doldu. Kültür ve sanat dünyamız ; onurlu, inançlı ve ödünsüz kişiliğiyle örnek bir aydın portresi oluşturan, tüm engellemelere rağmen, yeteneği ve sanatının gücü ile adını ülkemiz sınırları dışında da duyuran bu çok değerli sanatçısını 20 Eylül 1985'te kaybetti. Hastalığına prostat kanseri teşhisi konulduktan sonra, 73 yaşındaki sanatçının yurtdışında tedavisi için girişimlerde bulunuldu. Ne var ki yetkililer, hiçbir gerekçe göstermeksizin, sanatçıya pasaport vermemekte direndiler.

Ülkemizin ve tüm uygar ülkelerin aydınları, sanatçıları, bu insanlık dışı, anlamsız ve utanç verici direnişi kırmak için seferber oldular. Nihayet kapılar açıldı, Ruhi Su'nun tedavi amaçlı olarak ve "yalnız bir defaya mahsus olmak üzere" yurtdışına çıkmasına izin verildi. Ama artık çok geçti. Ruhi Su artık ölüm yolculuğuna hazırlanmaktaydı. Ruhi Su bu gecikmeyle verilmiş pasaporttan yararlanamadı.

Ruhi Su 1964 yılından ölümüne kadar on altı adet 45'lik plak ve on bir adet uzunçalar çıkardı. Ölümünden sonra ise, eşi Sıdıka Su ile oğlu Ilgın Su, özel arşivlerindeki ses kayıt belgelerinden yararlanarak, plak, kaset ve CD üretimini sürdürdüler. Böylece, bir anlamda Ruhi Su müziği ile ilgili tarihsel arşivlemeyi tamamlamaya çalıştılar. Ruhi Su'nun birinci ölüm yıldönümünde "Ekin idim Oldum Harman" plağı, kaseti ile birlikte Paris ve Türkiye'de aynı zamanda çıkarıldı. Bu plak, o yıl yayınlanan aynı türdeki uzunçalarlar arasında, dünyanın önemli ödülleri arasında yer alan Charles Cros Akademisi’nin "Büyük Plak Ödülü"ne (Grand Prix du Disque) değer görüldü. Ödül, 9 Şubat 1988 tarihinde Paris'te düzenlenen bir törende, dönemin Kültür Bakanı François Leatanol tarafından -sağlık koşulları nedeniyle törene katılamayan Sıdıka Su'ya iletilmek üzere- Pertev Naili Boratav'a sunulmuştur. "Seferberlik Türküleri ve Kuvayi Milliye Destanı", "El Kapıları", ve "Şiirler-Türküler" uzunçalarları Almanya'da da basılmıştır. "El Kapıları" Köln'de, o yılın "Eleştirmenler Ödülü"nü almıştır. 1991'de, o yılın Yunus Emre yılı olması nedeniyle, ABD'de bir plak şirketi "Yunus Emre" ve "Pir Sultan Abdal" plaklarını tek CD olarak çıkarmıştır. Ruhi Su, ölümünden sonra pek çok konser, söyleşi, panel, sergi ve diğer etkinliklerle anıldı ve anılmaya devam etmekte.

Bu etkinliklerin pek çoğu İstanbul'da yapılmakla birlikte, Ankara ve Eskişehir gibi kentlerimizde ve Almanya, Avusturya gibi ülkelerde de gerçekleştirilmiştir. Örneğin 1991'de Köln'de, Köln filarmoni salonunda altmış kişilik Ruhi Su Dostlar Korosu'nun katılımı ve Cenan Akın'ın şefliği ile bir konser verilmiş. Arkadaş Tiyatrosu, VDR Televizyonu, Türkiye Öğretmenler Derneği ve işçi sendikaları tarafından da desteklenen bu konser Frankfurt'ta da tekrarlanmıştır. Ruhi Su, yaşarken işini hep konserlerle, plaklarla, kasetlerle sürdürmüştü. Ölümünden sonra da kaset ve CD'leriyle sürdürüyor. Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı, 1997'den bu yana Ruhi Su adına, onun anısını canlı tutmak, müziğini ve dünyayı yorumlama biçimini, yeni kuşaklara anlatmak amacıyla etkin bir şekilde çalışmaktadır.
Alt 07.05.2008, 12:25 #2
Banned
1.2 Eşi Sıdıka Su ile yapılan görüşme [Üye Özel | Für Mitglieder | For Members]



Soru 1- Ruhi Su île ne zaman nasıl tanıştınız ?

Ruhi Su'nun kendisinden önce sesi ile tanıştım. O yıllarda henüz ortaokul lise öğrencisiydim. Ruhi 1943-45 yılları arasında radyoda türküler söylüyordu, 15 günde bir Pazar günleri "bas bariton Ruhi Su" anonsu ile açılan bir programdı bu. O zaman Türkiye'de tek radyo vardı, O da TRT Ankara radyosu...

Bu programların başlaması da şöyle oluyor. Ruhi Su bir yandan konservatuarın opera bölümüne devam ederken bir yandan da halk türküleri söylüyor. Onun sesinden türküleri dinleyen konservatuar hocaları bu türküleriçok beğenip Ruhi'nin bunları radyoda söylemesi gerektiğini düşünerek bu fikirlerini o zamanki TRT Ankara Radyosu müdürü Vedat Nedim Tör'e iletiyorlar. Vedat Nedim Tör de bunun üzerine Ruhi Su'yu yanına çağırıp ona radyoda bir program yapmasını teklif ediyor, hatta bu programın her gün olabileceğini söylüyor. Ancak Ruhi bu teklifi 15 günde bir program olmak üzere kabul ediyor ve bu şekilde radyo programlarına başlıyor.

Bu programlar 1943 den 45 e kadar devam ediyor ve çok büyük ilgi görüyor. Halk Ruhi Su'yu çok beğeniyor, onu evlerine davet ediyorlar, radyoya devamlı olarak mektuplar geliyor ve programlar bu şekilde devam ediyor. Ruhi Su o zaman Pir Sultan Abdal, Ali İzzet, Muhyi, Dertli ve daha bir çok Alevi ozanlarından deyişler seslendiriyor. Pir Sultan'dan "Gelin canlar bir olalım" ı, Ali İzzet' ten "Bir Allah'ı tanıyalım ayrı gayrı bu din nedir?" i ve Muhyi'den "Zahit bizi tan eyleme" isimli deyişleri söylüyor. Tabii bu deyişler Ankara Radyosunu müthiş hareketlendiriyor ve halktan müthiş bir ilgi görüyor.

Böylece de Ruhi Su Alevi deyişlerini ve nefeslerini ilk olarak söyleyen sanatçı oluyor. O güne kadar Alevi nefeslerini radyoda söyleyen kimse yok. Tabi bu müthiş ilgi görünce bu sefer telaş ediyorlar. Mesut Cemil Ruhi Su'ya diyor ki; "Senin sesini buralarda harcamayalım, sen bir opera sanatçısısın" ama Ruhi Su ona "Benim sesimi harcayın. Ben türküleri radyoda söylemeye devam edeyim" diyor.

Bunun üzerine Mesut Cemil Ruhi Su'ya hakkında bir çok söylenti olduğunu, onun komünizm propagandası yaptığının söylendiğini bunlardan dolayı da bu radyo programlarına bir müddet ara vermesi gerektiğini söylüyor. İşte verilen o ara uzun yıllar sürdü. Bir daha Ruhi'yi ne radyolara ne de televizyonlara çıkarmadılar. Yahut arada bir belki...

Ruhi Su' yu ben bu programlarda sesi ile tanımış oldum.Onu da şöyle dinledim. Benim ağabeyim Ankara'da Ziraat Fakültesi'nde okuyordu o sıralar ve Ruhi Su ile arkadaştılar. Radyoda söylediği zaman bizi uyaran kişi ağabeyim olmuştu. (Ben o sıralar ortaokul öğrencisiydim. Ancak Sivas'ta çocukluk yıllarımdan itibaren aile ortamında sürekli türkülerle büyümüştüm.

Yani Ruhi Su'yu tanımadan önce Aşık Veysel'i tanıyordum. O zaman Şarkışla'lı Aşık Veysel Sivas'a geldiğinde bizim mahallemize gelirdi. Bulunduğumuz ortam itibariyle çocukluğumuz önemli bir kültürel zenginlik içerisinde geçmişti. O dönemde Alevi'ler, Kürt'ler, Ermeni'lerle iç içe bir çocukluk dönemi yaşamışlık. Onun için kendimi çok şanslı hissediyorum) Yani Ruhi Su'yu ilk olarak ağabeyim aracılığı ile tanımış oldum.

İlkokulu Sivas'ta bitirdikten sonra, ortaokul ve liseyi Bursa'da okudum. Liseyi bitirdikten sonra Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Felsefe bölümüne girdiğimde artık bilinçli bir öğrenciydim. Yani düşünebilen, politikayı anlamaya çalışan, türkülerin ve sanatın içinde olan biriydim artık.

O yıllarda halk evlerinde şiir ve türkü matinelerine devam ediyordum. BenDil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne başladığım zamanlarda Ruhi Su'nun da bu fakültede bir korosu vardı. Ben de hemen o koroya korist olarak katıldım. İlk tanışmamız da şöyle oldu; Nezihe Aras, Ruhi Su ve ben bir gün okul çıkışı birlikte Ulus'a kadar yürüdük. Yürüyüş sırasında konuşmaya çalışmama, ona bir şeyler anlatmama rağmen Ruhi benimle hiç konuşmadı ve sürekli dinledi. Ancak gideceğimiz yere gelip ayrılırken bana "kusura bakma bu akşam operaya çıkacağım, havanın soğuk oluşundan dolayı seninle konuşamadım, nasıl olsa sonra görüşürüz" dedi. Böylece o gün ilk kez tanışmış olduk.

Ondan sonra Ruhi Su'nun korosuna devam ettim. Ancak bu fazla sürmedi. Çünkü bu koroyu yasakladılar. Sonra bir ara tekrar bir koro kuruldu ve yine yasaklandı. Ancak arkadaşlığımız bu korolarda başlamış oldu. Bu arkadaşlık karşılıklı saygı çerçevesinde bir dostluktan ibaretti. 1949 senesinin sonlarına doğru ağabeyim Ankara'ya tayin oldu ve annemle birlikte Ankara'ya taşındılar. Ben de öğrenci yurdundan ayrılıp ailemle birlikte oturmaya başladım. Yine bu günlerde Ruhi Su hem ağabeyimin hem de benim arkadaşım olarak bize gelip gidiyordu.

Annem de türküleri sevdiği için Ruhi'yi beğenerek dinliyordu. 1950 yılında benim rahatsız olduğum bir gün Ruhi bize geldi. O akşam ki sohbette ilk kez birbirimizi karşılıklı olarak tanıma imkanı bulduk. Türkülerden bahsettik, bizim ailece türkülere ne kadar bağlı olduğumuzu öğrendi.

Aşık Veysel'den bahsettik, geç saatlere kadar beraber türküler söyledik. Hatta benim bu kadar çok türkü bilmeme şaşırdı. Böyle güzel bir geceden sonra Ruhi ayrıldı ve sabahleyin beni telefonla arayarak buluşmak istediğini söyledi. Zannediyorum aramızdaki ilk duygusal yakınlık o akşam başladı.



Soru 2: Evlilik aşamasına kadar geçen süreyi anlatabilir misiniz ?

Böylece Ruhi Su'yla ertesi gün buluştuk. Arkadaşlığımızın artık bir sevgiye dönüştüğünü ve bunu kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Bende buna hiç itiraz etmedim ve aramızdaki sevgi bu şekilde başladı. Yaniarkadaşlığımız sevgiye dönüştü. Bu zaman zarfında ikimiz de ilerici insanlarolarak o zamanki siyasi mücadele içerisinde aynı paralelde olduğumuzu anladık.

Bu şekilde aramızdaki ilişki gittikçe gelişti, çok yönlü olmaya başladı. Daha önce aynı siyasal yapılanma içerisinde bulunduğumuzu bilmiyorduk. Yani demek istiyorumki, Ruhi ile birbirimizi çok yönlü olarak anlamamız söz konusuydu. Tabi aramızda çok fırtınalar kopmuş olabilir, çok şeyler olmuş olabilir ama biz bir kere türkülerde anlaşmıştık.

Temel olgu türkülerdi. İkincisi ise, ideolojimiz, yanı siyasi düşünce bakımından birlikteliğimizdi. Bu dönem içerisinde birbirimize tam manasıyla aşık olmamız 1950 senesi baharı diyebiliriz. Bundan sonra Ruhi , bize sık sık geliyor, beraber konserlere, tiyatrolara, operaya gidiyorduk. İlk aşamada evlenmeyi düşünmedik.

Şöyle ki; ikimiz de belli bir siyasi örgütlenmenin içindeyiz ve 51 tevkifatı başlamıştı. Tutuklanacağımızı biliyorduk.Bu tutuklanma aşamasında evlenelim mi yoksa biraz daha bekleyelim mi tam olarak karar veremedik ve böylece 1951 in sonunda biz tutuklandık, ilk olarak Ankara'da gözaltına alındık. Sansaryan Hanı'nda bulunan 1. Şubeye getirildik. Orada dört buçuk ay gibi bir süre kaldık. Ruhi benden biraz daha fazla kaldı. Sonra Harbiye Merkez Kumandanlığı Cezaevi'ne geldik. Cezaevine gelince hemen müracaat ettik nişanlı olduğumuzu söyledik ve orada hemen birer yüzük taktık acele. Çünkü belki bizi bir daha görüştürmeyeceklerdi. Böylece haftada bir görüşmemize izin verilecekti. Gerçi bu görüşmeler o zamanki cezaevi müdürlerinin keyfi kararlarına bağlıydı. Ama tutuklanmamızdan mahkumiyet kararının verilmesine kadar bir çok kez görüşme imkanı bulduk ve mahkememiz üç buçuk sene sürdü. Sonunda 5 er seneye mahkum olduk. Mahkumiyet kararı kesinleşince erkekleri Adana ceza evine götürdüler. Toplam on yedi kişi olan hanımlardan Mihri Belli'nin eşi Sevim Belli ve ben kaldık. Sevim Belli'yi Ankara'ya beni de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderdiler. Ondan sonraki cezamızı ben Sultanahmet'te, Ruhi ise Adana'da çekti.

Mahkumiyet kararımız kesinleşince evlenmeye karar verdik. O zaman benim Dil ve Tarih’den hocam ve aynı davada yargılandığımız Behice Boran benim, eşi Nevzat bey de Ruhi'nin şahidi olarak Harbiye Cezaevi'nden iki jandarma ve bir astsubayın nezaretinde Nişantaşı'nda Rumeli caddesindeki Hükümet Tabipliği'ne gittik. 29 Eylül 1954 Cumartesi günü nikahlandık. Nikahtan sonra cezaevine yürüyerek döndük. Bu bizim için çok önemliydi. Çünkü Nişantaşı'ndan Harbiye'ye kadar Ruhi'yle beraber yürüyorduk. Gerçi iki jandarma bir de astsubay vardı yanımızda ama yinede o yolu beraber yürümek bizim için çok önemliydi. Yolda Ruhi askerlerden müsaade alarak dört yoldaki bir kitapçıdan Goya'nın bir albümünü satın aldı ve imzalayarak bana hediye etti. Sonra ikimiz de kendi koğuşlarımıza döndük.

Bir müddet sonra da Ruhi Adana'ya ben de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildim. Bundan sonraki görüşmelerimiz ancak mektuplar aracılığıyla sürdü. Cezaevindeyken sürekli mektuplaştık. Mektup göndermemize de izin yoktu ama biz bunu gizli yollardan aşmayı başardık. Çok büyük bir tesadüf eseri yıllar sonra emekli olduğumda maaşımı Hükümet Tabipliği'nde nikahımızın kıyıldığı o binada ve aynı odada almaya başladım. İlk maaşımı almaya gittiğimde o odada daha önce yaşadıklarımı hatırlayarak duygulandım.



Soru 3: Cezaevi süreci tamamlandıktan sonra nasıl buluştunuz?

5 sene bittikten sonra sürgün günlerimiz başladı. O zaman hanımları tutuklandıkları yere gönderiyorlardı sürgüne. Onun için beni Ankara'ya, Ruhi Su'yu ise Konya'nın kazası Çumra'ya gönderdiler. Bu sürgün hayatı 20 ay sürdü. O zaman böyle "5 sene cezanız bitti, hadi buyurun çıkın, serbestsiniz" demiyorlardı. Yani artık ceza evindeki işiniz bitmesine rağmen kolay kolay kurtulamıyordunuz.

Benim cezamın bitimi Cumartesi gününe rastlamıştı. Ancak o gün tatil olduğu için daha "Pazartesi gününe kadar bekleyeceksiniz" dediler. Yani beş sene hapis yatmıştım vebeni ikigün daha orada tutacaklardı. Beni karşılamaya Behice Boran ve eşi gelmişti. Bu duruma itiraz ettiler ve bu itirazın neticesinde beni Behice hanımın oturduğu yere yakın bir karakola (sonradan öğrendiğime göre Kalamış Polis Karakolu'na) mevcutlu olarak getirdiler. Yine akşama kadar süren uzun bir uğraşı ve Behice hanımın kefil olması üzerine beni Pazartesi sabaha kadar Behice Boran'a teslim ettiler. Cumartesi akşamdan Pazartesi sabaha kadar Behice hanımlarda misafir oldum ve beni Pazartesi sabah erkenden karakola teslim ettiler. Karakol da daha sonra 1. Şubeye teslim etti.

Tabii bunun benim için güzel bir yanı oldu, o gün aksama kadar 1. şubede kaldım. Ankara'ya götürülmem için akşamki treni beklemek zorundaydık ve beni 1.Şube binasının içinde serbest bıraktılar. Ben de akşama kadar şube içindeki hücreleri, tabutlukları gezme imkanı buldum. Boş olan hücrelerin kapılarını açtım ve duvarlarında yazan yazıları okudum. O yazılarda Ruhi'nin söylediği türkülerden cümleler vardı. "Hangi günü gördük akşam olmamış..." bu ve bunun gibi bir çok sözü toplu iğneyle duvarlara kazımışlardı. O günün akşamı yine bir polisin nezaretinde Ankara 1. Şubeye doğru trenle yola çıktık. Ertesi gün 1. Şubede imzayı attım ve artık serbestsiniz dediler. Yani o imzayı atana kadar iki gün daha eziyet çektirdiler.



Soru 4: O zaman Ruhi Su Çumra'da siz Ankara'dasınız... Evli olmanızdan dolayı bir arada yaşamanıza izin verilmedi mi?

Şimdi Ruhi'nin nakli için hemen harekete geçtim ve dilekçe verdim. Zaten karı koca olarak bir arada olmamız kanuni hakkımızdı. Fakat o zaman Kemal Aygün diye birisi vardı emniyet genel müdürü ve Ruhi'nin resmen nakledilmemesi için Çumra hakimliğine ve savcılığına yazı yazdı. Ben gittim konuşmalar yaptım, hiçbir şeyi kabul etmedi. Ama Çumra'da çok iyi niyetli bir savcı vardı o sıralar -şu anda ismini hatırlayamıyorum- onlar "Ruhi bey üzülme biz senin naklini yaptıracağız. Hiç kimse bize mani olamaz , isterlerse sürsünler ama yine de bu işle uğraşacağız" diyerek Ruhi'ye moral verdiler. Havayı yumuşatmaya çalıştılar.

O sıralar Ruhi de Çumra'da böyle salaş denilebilecek ucuz bir otel odasında kalmaya başlamış. Çumra halkı da Ruhi'ye devamlı destek oluyor, moral veriyorlar, otelde radyo olmadığı için Ruhi parkta haberleri ve Yurttan Sesler'i dinliyormuş. Bu arada Ruhi üzüldükçe, daldıkça "üzülme, bu günler de geçer" diye ona moral verenler oluyormuş.

Tabi bunun yanı sıra Ruhi'ye olumsuz yaklaşanlarla beraber Çumra halkı sanki ikiye ayrılmış. Fakat savcı Çumra'daki bu durumu yumuşatmak için Ruhi'den cura dersi almaya başlamış. Bir cura alarak Ruhi'ye gelmiş. Bir müddet sonra savcı Ruhi'den Çumra cezaevinde bir konser vermesini istemiş ve orada Ruhi'ye türkü söylettirmiş. Biz çıktığımızda 1958 Haziran'ıydı, Eylül sonunda Ruhi'nin naklini yaptırdı o savcı ve Ruhi oradan ayrılmadan tren istasyonun salonunda Çumra halkıyla vedalaşıyor, insanlara türküler söylüyor, beraber kadeh tokuşturuyorlar ve sohbet ediyorlar. Çıktıktan bu zamana kadar ben de Ruhi'yle hiç görüşmedim tabi...

Ankara'ya Ruhi'yle beraber dönmek için 1. Şube müdüründen bir hafta izin istedimve Çumra'ya gittim, bir hafta Ruhi'yle beraber kaldım. Çumra halkı banada çok ilgi gösterdiler. Bizi bahçelerine üzüm yemeye çağırdılar, savcı evinde misafir etti ve biz Çumra'da yaşadığımız o günleri hiç unutmadık. O savcıyı saygıyla anıyorum hala. Daha sonra Ruhi ile o savcının adını çok hatırlamaya çalıştık, hatta oğlunu bulduk ama kendisi rahmetli olmuş.

Neticede bir daha görüşemedik. Daha sonra beraber Ankara'ya geldik. Ruhi'nin çok yakından tanıdığı Celal Cündoğlu isimli bir iş adamı vardı. Celal Cündoğlu bize Etimesgut'a 12 kilometre uzaklıkta, tarla ortasında, suyu, elektriği olmayan iki göz bir ev verdi. Orada 20 ayımızı geçirdik ve her gün sabah akşam 12 kilometre yürüyerek Etimesgut'a imza vermeye gidiyorduk. Ruhi ile orayı yaşabilir bir yer haline getirmeye çalıştık. Ruhi mukavvalardan, tahtalardan elbise dolapları yaptı. Kullandığımız suyu Ruhi kendisi taşıyarak getirirdi.

Akşamları gaz lambasıyla aydınlanırdık. O günlerden sonra o lambalara merak saldık. Gaz lambası ışığında oturmak hoşumuza giderdi. Bunu bilen arkadaşlarımız da bize hediye olarak lamba getirirlerdi.



Soru 5: Bu arada sazı hep yarında mıydı? Müzik çalışmaları nasıl devam ediyordu?

Bütün hapishane döneminde ve çıktıktan sonra da sazı hep yanındaydı Ruhi'nin.Ancak hapishanede iki sene sazını vermediler. O zaman da soyadı Şekeroğlu olan bir arkadaşımız vardı ve hapishane koşullarında Ruhi'ye bir saz yapmıştı. Bu sazı yaparken de eskiden kullanılan tahtadan birbirine saç örgüsü gibi geçmiş paspasları kullanmıştı.

Yani hapishanede bulunan bu paspasları birbirinden çözerek elde ettiği tahtalardan bir saz yapmayı başarmıştı ve Ruhi hapishanede bir müddet bu sazla çalıştı, iki sene sonra Ruhi'nin sazının gelmesi üzere o zaman tahliye olan bir arkadaşı isteyince Ruhi paspastan yapılan sazı ona vermiş. Ancak daha sonra bunaçok üzülmüştü. Çünkü o sazı o günlerden kalan bir hatıraolarak saklamak istiyordu. Daha sonra Şekeroğlu'yla cenazede karşılaştık. Ruhi'ye yaptığı o sazdan bahsettik. O sazı ne kadar büyük bir emekle yaptığını anlattı.



Soru 6: Bildiğim kadarıyla Ruhi Su'nun dolaşmaya imkanı yoktu. Peki türküleri hangi kaynaklardan derliyordu ve kimlerden öğreniyordu?

Şöyle anlatabilirim. Ruhi yasaklı bir dönemin sanatçısıydı. Onun yasakları neredeyse ölene kadar sürmüştü. Pir Sultan'ı hazırlarken Malatya-Arguvan'a gitmişti. Oraya giderken Arguvan eşrafından birileriyle gitmişti onun için rahat çalışma imkanı bulmuştu. Ama heryer için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Mesela Mersin tarafına derleme yapmaya gittiği zaman başına gelmeyen kalmamıştı. Köylüler peşine takılmış, elindeki teypten şüphelenerek onu jandarmaya şikayet etmişler ve jandarmalar da Ruhi'yi gözaltına almışlardı.

İki gün nezarethanede kaldıktan sonra tanıdığımız bir mühendisin yardımıylazor kurtulmuştu oradan. Bunun yüzünden orada derleme çalışmaları yarım kalmıştı.Bu uzun bir hikayedir anlatsam çok vakit alır.

Ondan sonra güneydoğuya gitmişti. Orada bir ressam dostumuz vardı Rasine Arsebük, Ersin Alok ve daha bir çok kişiyle beraber dolaşırlarken peşlerine bir cip takılıyor. Oradan da geri dönmek zorunda kalıyordu. Ruhi Su derlemelerini bu sebeplerden ötürü, daha çok gecekondu mahallelerinde yaşayan Anadolu insanlarından yapardı.

Mesela derlemelerinin pek çoğunu Ankara-Altındağ'da Alevi dedelerinden, onların çevresindeki insanlardan yapmıştır. İstanbul'dada aynı kaynakları kullanmıştır. Mesela sizinle yeni tanıştı; Nereden geldiniz, nerelisiniz, kiminle oturuyorsunuz, ailenizde türkü söyleyen var mı? Bunları araştırırdı ve eğer varsa onlara sizin aracılığınızla mutlaka ulaşır bildikleri türküleri öğrenmeye çalışırdı.

Yani Anadolu halkını nerede buluyorsa türküleri orada derlemiştir. Ama bu arada imkan buldukça çeşitli illeri de dolaşmıştır. Arguvan, Mersin, Adana... Mesela Dadaloğlu'nu hazırlarken Adana'ya da gitmişti. Dadaloğlu albümünü yapmak için kırık havalar bulması gerekiyordu. 12 Eylül'den sonra Adana-Kadirli'ye gitmeye karar vermişti. Gitmeden önce de o yörenin bütün aşıklarına haber göndermiş ve hepsinin Kadirli'de toplanmasını sağlamıştı. Ancak Adana valisi Ruhi'ye Adana'yı derhal terk etmesini söyledi ve Ruhi gittiği günün ertesi gecesi tekrar eve döndü. Ruhi bu duruma çok üzüldü. Zaten 12 Eylül yönetimi korosuna son vermişti, türkü şöylemesine engel oluyordu.

Diyebilirim ki Ruhi'yi 12 Eylül yönetimi öldürdü, Çünkü 12 Eylül'ün gelişi Ruhi'yi büyük bir umutsuzluğa sürükledi. Plaklarını yasakladılar, plakların satıldığı iş yerlerine baskılar yaptılar, Anadolu'da yapılan aramalarda evlerde Ruhi Su plakları bulunan kişiler hakkında tahkikatlar yaptılar. Gerçi resmi olarak bir yasaklama yoktu ama yasakmış gibi davranarak 12 Eylül'ün ertesi günü plakçılar çarşısındaki bütün Ruhi Su plaklarını ortadan kaldırdılar.

Ruhi Su işte böyle bir dönemde yaşadı ve Adana'dan geldikten sonra artık hiçbir çatışma yapmadı. Dadaloğlu plağını da bu yüzden çıkaramadı. Fakat ben ölümünden sonra elimizdeki eski kayıtları kullanarak "Dadaloğlu ve Çevresi" adı altında bir albüm çıkardım. İşte Ruhi Su halk müziğine yapacağı pek çok önemli katkı varken ve tam olgunlaştığı bir devrede bu şekilde engellendi.



Soru 7: Etimesgut'taki hayatınıza dönmek istiyorum biraz... Oradaki yaşamınızdan bahsedebilir misiniz?

Biz yirmi ay Etimesgut'ta kaldık. Orada misafirler ağırladık. Mesela Ali İzzet Özkan baş misafirimizdi. Ali İzzet'i hem Ruhi hem de ben çok severdik. Bize yatılı misafirliğe gelirdi. Sabahın 5 inde 6 sında kalkar türkü söylerdi. O küçücük evi Ruhi ile çok güzel bir yere dönüştürmüştük. İki tane odamızvardı zaten. Birisinde sobamız vardı, kilimler sermiştik.

Ruhi'nin kendine ait eşyaları, benim eşyalarım çok şirin bir evimiz olmuştu tarlaların ortasında. Orada işçiler vardı. Onlarla komşuluk ediyorduk ara sıra otostop yaparak Ankara'ya gidiyorduk. Mesela ilk defa bir konsere gittik. Cüneyt Gökçer'in oynadığı zannediyorum Arthur Müller'in Satıcının Ölümü adlı oyuna gitmiştik.

6 sene sonra gittiğimiz o ilk tiyatro bizi çok heyecanlandırmıştı ve Ruhi sanatçıları tebrik etmek istedi. Ben nasıl davranacaklarını bilmediğim için gitmedim. Ama Ruhi "Ben gideceğim" dedive gitti. Zannederim gittiğine de pişman oldu. Çünkü Cüneyt Gökçer onu görünce çok şaşırmış ne yapacağını bilememiş ve Ruhi onun ancak elini sıkmış. Çünkü hapse girmeden önce aralarındaki ilişki çok iyiydi ve onun aklına fikrine çok güvenirdi. Onun bu soğuk tavrından çok etkilenmişti Ruhi.

Bu arada işsizlik devam ediyordu- Kemal Aygün yakamızı bırakmıyordu ve Ruhi'ye iş verilmemesi için elinden geleni yapıyordu. Mesela Mehmet Bey bir basın balosu tertipleyip Ruhi'ye türkü söyletmek istemişti. Kemal Aygün burada da karşılarına çıkıp "Ruhi Su'nun itibarını iade mi etmek istiyorsunuz" diyerek bütün çıkış yollarını kapatıyordu. Yani hiçbir yerde iş bulma ihtimalimiz kalmıyordu. Celal Cündoğlu bize ayda 100 lira veriyordu, biz de o para ile geçinmeye çalışıyorduk o zaman.

Her gün sabah akşam 12 kilometre o karların içinde yürüyüp imza vermeye gidiyorduk bir yandan.Ama oradaki insanlar jandarması, astsubayıçok iyi niyetli insanlardı. Bazen bizi arabalarına alan insanlar olurdu.O şekilde giderdik. Derken hapiste tanıdığımız arkadaşlar kendi aralarında bir nakliye şirketi kurmuşlar. Birkaç tane eski arabaları vardı. Sonra Ruhi'ye "Sen debir şeyler katarsan bu işi beraber yaparız, gelir yazıhanede oturursun" dediler. Ruhi de bu konuyu Celal beye açtı. Oradan aldığı 20,000 lira kadar bir parayla o işe ortak oldu.

Ancak arkadaşları daha sonra verdikleri sözü tutmadılar ve Ruhi emniyet nezaretimiz bitene kadar evden eve eşya taşıdı. Ruhi bu nakliye işine başladıktan sonra Aydınlıkevler'de bodrum katında bir ev tuttuk. Burada oğlumuz Ilgın dünyaya geldi. ( 29 Nisan 1959) Ruhi Su'nuneşya taşıdığı aydınlar arasında da biliniyorduve ona başka işler araştırılıyordu.

Ruhi’nin eşya taşıdığı günlerde Atıf Yılmaz'ın "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" adlı bir filmi çekilecekti ve Ruhi'den orada Karacaoğlan türkülerini söylemesini istediler. Tabii Ruhi bu teklife çok sevindi ve onlarla Adana'ya gitti. Yaylalarda kaldı ve Karacaoğlan plaklarında söylediği türküleri o zaman derledi. Bu çalışmaları kırk gün kadar sürdü.

Derlediği Karacaoğlan türkülerini o filmde seslendirdikten sonra o kış Ruhi İstanbul'a gitti. (Aralık 1959) İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda türkü söylemeye başladı. Bu "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" filmi bitti ve Sinema Tek'te ki gösterimine biz de giderek filmi seyrettik. Ancak daha sonra Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkarıldı. Güya halk türkülerin opera gibi seslendirilişine tepki göstermişti. Bu sebepten dolayı Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkartıldı ve aynı türküler onun yerine yine bir opera sanatçısı olan Aydın Gün tarafından okutturuldu. Yani böyle komik bir şey.

Gerçi Atıf Yılmaz buna çok üzüldü ama filmin yapımcısı Hürrem Erman'ın baskısı sonucu Ruhi'nin sesini filmden çıkarmak zorunda kaldı. İşin kötü tarafı o zaman filmin ilk kopyası ortadan kayboldu ve o kopyalara ne olduğunu hala kimse bilmiyor. Bu konuyu uzun süre araştırmama, Ankara'daki film arşivlerine defalarca gidip gelmeme rağmen filmin ilk kopyalarından birine dahi ulaşamadım.

Filmin o ilk hali ortadan kaldırılmıştı. Tabii Aydın Gür'ün Ruhi Su tarafından yetiştirildiğini ve opera sınavlarına yine onun tarafından hazırlandığını göz önüne alırsak burada yaptığı işi ben saygısızlık olarak nitelendiriyorum. Yani Ruhi'nin yerine söylemekle büyük bir saygısızlıkyaptı diye düşünüyorum.

Ruhi'nin Aralık 1959 da İstanbul'a gidip iş bulmasının ardından 1960 senesinin Mart ayında da biz de gittik İstanbul'a. Ruhi Nişantaşı'nda çatı katında bir ev tutmuştu -iki oda bir mutfak- ve orada oturmaya başladık. Fakat o günlerde sıkıyönetim ilan edildi. Bütün klüpler, müzikli eğlence yerlerinin kapanmasıyla yine işsiz kaldık. 27 Mayıs ihtilalinden sonra Ruhi başta klüpler olmak üzere bir çok yerde çalıştı ve bazı film müzikleri yaptı.

O yıllarda Yapı Kredi Bankası'nda bir halk oyunları yaşatma tesisi vardı, oranın yetkililerinden Kazım Taşkent Ruhi'yi çok beğeniyordu ve Ruhi'yi orada işe aldı. Bu kurumun bünyesinde yapılan gösterilerde çalınan halk oyunlarına ait müzikleri Ruhi teyplere kaydediyorve daha sonra onların notalarını çıkarıyordu. Bir süre sonra iktidar değişti Süleyman Demirel başbakan oldu. Yönetimdeki bu değişiklik sırasında Ruhi Su da bu işten ayrılmak zorunda kaldı. Ancak yazdığı notalar bir kitap halini almaya hazırdı artık.

O yıllarda Türkiye'de nota basılmadığı için Ruhi Su'nun notaya aldığı halk oyunları Almanya'ya gönderilmiş ve çıkacak olan kitap bekleniyordu. İşte o haldeyken Ruhi bütün bu çalışmaları bıraktı. Aslında Kazım Taşkent Ruhi'ye işine evinde devam etmesini söyledi ama Ruhi bunu kabul etmedi.

Birkaç sene sonra Eskişehir'de bir Yunus Emre seminerinde Sadi Yaver Ataman oradakilere bir kitap dağıtıyor. Kitap Ruhi'nin eline de geçiyor. Ruhi bir bakıyor ki kitabın içindekiler kendi notaları. Yani beş sene uğraşıp notalarını yazdığı halk oyunlarını bir araya getirip bir kitap yapmışlar altına da Sadi Yaver Ataman imzasını atmış. Ruhi hemen gidiyor ve Sadi Yaver Ataman'a yüksek sesle "Sen bunu nasıl yaptın, bu kitabın altına nasıl imzanı atarsın" diye çıkışıyor. Neticede mahkemelik oluyorlar.

Sadi Yaver geliyor "Bu kitap Ruhi Su'ya aittir" diye ifade veriyor. "Ancak yöneticiler böyle istediği için buraya imza atmaya mecbur kaldım" diyor. Tabi bu dava sırasında Aziz Nesin başta olmak üzere pek çok dostu Ruhi'ye tazminat davası açmasını söylediler Ancak Ruhi "istemem" dedi. Sadece çıkacak olan ikinci baskının altına adının yazılmasını istedi. Tazminat istemediği için herkes çok kızdı fakat Ruhi "en güç zamanımda onlar bana iş verdiler bunu yapamam" dedi.

Ruhi'nin bu iyi niyetine rağmenYapı Kredi Bankası "Türk Halk Oyunları" adlı o kitabın ikinci baskısını yapmadı. Ancak Ruhi'nin ölümünden sonra ben üç sene uğraştım ve Fikri Sağlar'ın bakan olduğu sırada kitabı Kültür Bakanlığı Yayınları'nda çıkardım .

Yani Ruhi bu eserini çok istemesine rağmen göremedi. Ruhi'nin ölümünden sonra ben Yapı Kredi Bankası'na gittim ve bu eserin ikinci baskısının Ruhi Su adı altında basılmasını istedim. Hatta bütün telif haklarını da onlara vermek koşuluyla... Ama kitabı basmadılar. O zaman "Ya siz çıkarın yada müsaade edin ben yayınlanmasını sağlayım" dedim ancak onlar kitabı yayınlamak bir yana bankanın arşivlerinde banaverecek bir kopyayı bile bulamadılar. Yani ellerindeki her şeyi yok etmişlerdi.

Biz de onun üzerine elimizdeki kitapla önsözü de değiştirerek Kültür Bakanlığı aracılığı ile bu eseri yayınlamayı başardık. İşte görüyorsunuz, içinde halk oyunları bulunan bu kitaba Ruhi'nin nasıl emek verdiğini ben biliyorum. Sizde biliyorsunuz halk oyunları davullazurnayla çalınır.Ruhi bunları notaya aldı.



Soru 8: Ruhi Su hapishaneden çıktıktan sonra siyasi faaliyetlerine devam etti mi?

Eski arkadaşlarımızla yine görüşüyorduk. Ama bir siyasi oluşuma katılmamız zaten mümkün değildi. Çünkü beş sene siyasi yasağımız vardı. Buna rağmen Türkiye İşçi Partisini destekledik ve bu fikirler ışığında yapılanan pek çok derneğin ve oluşumun gecelerinde Ruhi Su hiçbir ücret almadan türkülerini söylemeye devam etti. Onlara desteğini türkülerini söyleyerek verdi.



Soru 9: Peki Yapı Kredi Bankasındaki görevinden ayrıldıktan sonra ne işle uğraştı Ruhi Su ?

Yine klüplerde türküler söylemeye devam etti bir süre. Daha sonra aydınlar bunun böyle gitmeyeceğini Ruhi Su'nun buişlerle uğraşmasını istemediler. Halit Çambel, Atilla Özkırımlı daha bir çok arkadaşlar aralarında karar verip ve bir dergi gibi para topladılar. Bu şekilde Ruhi'nin dört adet kırk beşlik plaktan oluşan albümü çıkmış oldu.

Tabii o zaman bu plakları da bütün plakçılar satmak istemiyorlardı. Ancak belirli kitapçılara, daha aydın kitapçılara gönderiyorduk bu plakları. İşte İstanbul'da iki tane, Ankara'da bir kitapçı , İzmir'de bir kitapçı dağıtımımız bu kadardı ve böylece bu plaklar çıkmış oldu. Bundan başka da arkadaşlar aboneler kaydediyorlardı. Çıkan plakları abonelere göndererek aldığımız para ile yeni plaklar çıkarıyorduk. Bu şekilde on altı tane plak yayınlandı. Ondan sonra ilk uzunçalar "Kuvayi Milliye Destanı’nı çıkardık. Yani bir çeşit imece usulüyle bu plakları çıkarmış olduk. Zaten bu plakların adı da İMECE idi.



Soru 10: Ruhi Su'nun herhangi bir sosyal güvencesi var mıydı? Daha önce sigortalı çalıştığı işlerden dolayı emekli olmaya hak kazanabilmiş miydi?

Evet, o zaman opera nereye bağlıysa oraya ödenen primleri geçerli sayıldı, daha sonra plakları çıkınca Bağ Kur'a bağlı oldu ve neticesinde bunlar hesaplanarak emeklilik hakkını kazanmış oldu. Sonra o emeklilik bana da yansımış oldu.



Soru 11: Ruhi Su ile kaç çocuğunuz var? Şu an nerede yaşıyorlar?

Evet, bir oğlumuz var. Ilgın Su.Ancak Ruhi'nin öğretmen Okulu'nda okuduğu yıllarda yaptığı başka bir evliliği ve bu evlilikten Güngör Su adında bir oğlu daha var. Ama o evlilik çok kısa sürmüş. O hanım Adana'da bir hastanede ebe olarak çalışıyormuş sonra Ankara'ya gelmiş ancak evlilikleri 6 sene sürmüş ve ayrılmışlar. Benim bu evlilik hakkında bildiklerim bu kadar, çünkü biz Ruhi ile tanıştığımızda bu evliliği sona ermişti.

Oğlumuz Ilgın İstanbul'da yaşıyor. Ruhi Su Vakfı'nın genel sekreterliğini yapıyor. Bunun dışında mesleği sinemacılıktır. Ancakdaha çok reklam sektöründe çalışmaktadır, müziğe hep ilgi duymuştur ama Ruhi onunhiçbir zaman müzisyen olmasını istememiştir.Ilgın hep saz çalmak istemiştir, Ruhikendisi ders vermek istemiştir. Ama Ruhi’ye gazeteciler sorduğunda Ilgın'ın müzik konusunda ısrarcı olmasından hep korktuğunu söylemiştir. Bu işinzorluklarını bildiği için oğlununda bir müzisyen olmasını istememiştir açıkçası.

Ruhi'nindiğer oğlu Güngör Su’ya gelince, kendisiyle uzuncabirsüredir görüşemedik. Talas kolejini bitirdiğini, bir süre rehberlik yaptığını vesonunda iyi bir iş adamı olduğunubiliyorum. Kendisiyle bir çok kere görüştükhatta sürekli görüşmeyide istedik, kendisiçok daiyi bir insan. Fakatdünyalarımız farklı onun için uzunca bir süredir görüşemedik.
14 Kasım 2001 tarihinde Sıdıka Su ile yapılan görüşmeden alınmıştır.
Alt 07.05.2008, 12:26 #3
Banned
NİNNİ [1]

Seninki bende kilitli
Benimki sende kilitli
Anahtarım atalım suya
İster bir altın inek içsin
İster şehirlerden geçsin su
Kilitler varınca uykuya
Yaz gelsin çözsün
Kış gelsin sarsın
Rüzgar geçen günleri koparsın
Bir de takvim asalımkapıya




SERHAT TÜRKÜSÜ [2]

Ne murdar öldüler
Ne Müslüman oldular
Kılıçsız, kalkansız
Bir sofra kurdular,
Zeytin zeytini getirdi
İncir inciri getirdi
Şerbeti üzüm getirdi
Kimi meyvesini canım
Kimi gölgesini getirdi.
Ne dört yüz aslana borçluyuz
Ne Şehmuz Aslan'a
Ilgınlara, sazlara borçluyuz
Biz bu toprakları
Bir de yavşana.




SEFERBERLİK [3]

Eli silah tutanların gidişiydi bu
Rediflerin, vay anam kur'asının.
Çalgıların da insanlar gibi
Zort zort edeni var
Zom zom gideni var.
Uyandım davulun bağnazlığına
Davulun, trampetin
Gerilmiş derilerin muştusuna
Seferberlikti bu, karşı durulmaz.

Bir sesim vardı benim
Bin sesimolsa n'olacak
Çocukların sesiyle adam vurulmaz
Kim getirdi bu savaşı ekmeğin beyazlığına.

Şimdilerdeki gibi anımsarım
İkiz bebeklere benzerdi ekmekler
Püren çalısında pişer
Püren balı gibi kokardı
Biz oldum olası ekmekle doyarız da
Çocukluğum geldi aklıma.

Hep savaşlardan mı kaldı bu yoksulluk
Seferberlik derlerdi, ben de bulundum içinde
Pelit, ekmek ağacı

Harnup, pekmez ağacı, bal ağacıydı bizim Güney'de
Çocuklar ya çok azdı,ya çok ağlamazdı.
Hastalık lekeli humma
İlaç kınakınaydı
Gitsin, gitsinde gelmesin
Çocukluğum geliyor aklıma.




GELDİK[4]

Hepimiz bir yerlerdeydik
Başka bir yere geldik
Değişen dünyanın sürecinde
Karanlık bir sudan geldik
Ne gül eski güldür şimdi
Ne beygir eski beygir
Kırmadan incitmeden
Maymundan insana geldik
Bakmayın siz bu bencil
Bu hayvansal kavgaya
Değişen dünyanın içinde
İnsana biz yeni geldik.




EZGİLİ YÜREK [5]

Hangi taşı kaldırsam
Anamlababam
Hangi dala uzansam
Hısım akrabam
Ne güzel bir dünya bu
İyi ki geldim
Sütdolu birtorbayla
Şöyleceçıkageldim
Kimeelimi verdimse
Döndürüp yüzümübaktımsa
Kısmet kapıyı çaldı
Kör pınara su geldi
Ben şakıyıp durdukça öyle
Gülün kokusu geldi
Bebesi olmayana
Bunalıp da kalmışa
Acılarla yüklü
Dargın yüreklere
Yetiştim geldim
1yi ki geldim.





GÖRÜNEN [6]

Almanya'da topraklar
Aynı bizimki gibi
Ağaçları görgüsüz cahil
Ne Beethoven'i biten var ne Spartakistler'i
Nerde dünya durdukça duran
Çınarlar bizim gibi
Bir adam gördüm Frankfurt'ta
Noel ağacının dibinde
Kasketini açmıştıgözleri yerde
Yoksulluğun utancı aynı bizimki gibi
Memleketim diye kucakladı işçilerimiz bizi
Biri ağladı usul usul boynumda durdu
Uykuda kaymış da sanki yüzleri
Bıyıkları aynı bizimki gibi
Ellerim ayaklarım gibi buldum
Hiçbir şeye şaşırmadım da
Neden takılıp kaldı aklım
Bizim bebelere Almanya'da
Adları kalmış ancak
Söylenen bizim gibi





IRMAK [7]

Ağaç demiş ki baltaya
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden
Bak şu ağacın bilincine sen
Ölen ben öldüren benden

Bunca analar ağlayıp durur da
Akıp gider gelinciklerden
Kör müdür sağır mıdır bu ırmak
Ölen ben öldüren benden

Her yerde böyle olmuş bu
Önce dağa taşa ağaca söyletmiş halk
Sonunda sabahın bir yerinden
Uyanıp kalkmış ayağa ırmak
Ölen ben öldüren benden




BAŞLASIN [8]

Dünyaya gel
İnsan başlasın
Tanrıyı bul
Korku başlasın
Ağalık beylik
Bir bir başlasın

Bin yıl on bin yıl
Bunca emek bunca yıl
Karun bitirsin
Süleyman başlasın !

Sen ki dünyayı cennete çevirdin
Dünyaya hükmün başlasın




İNSAN VE EMEK [9]

Bir sergiyle geldi bahar
Ne don vurur, ne meyveverir
Öylece bir çiçek düşlemesi
Ne güzel bir oyun değil mi canım
Taşlara bakan gözün çiçeği görmesi

Benim memleketimde bu gün
Kırk bin elli bin liradır
Resminmetre karesi
Ve dilleredestandır canım
Turan Erolbeyazıyla Bodrum'un mavisi.

Bir gece kulübünde bu gün
Kırk bin ellibin liradır
Bir Zeki Müren dinletisi
Ve elbette güzeldir canım
Emeğin değerlendirilmesi

Ama benim memleketimdebu gün
İnsan kanı sudan ucuz
Oysa en güzel emek insanın kendisi
Kolay mı kan uykularda kalkıp
Ninniler söylemesi

Belki bu nedenle, yazık
Asılmış gibi durur
Asılmış gibi kederinden
Duvarımda resim
Çalgılarımda müzik



[1]Varlık Dergisi.İstanbul, 5 Haziran 1940, s. 15


[2]Cumhuriyet Gazetesi,İstanbul, 1975

[3] Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 5 Şubat 1977

[4]Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 5 Mart 1977


[5]Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul 23 Temmuz 1977


[6]Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 17 Aralık 1977


[7]Sanat Emeği Dergisi, İstanbul, 1978


[8]Sanat Emeği Dergisi. İstanbul, Nisan, 1978


[9] Sanat Emeği Dergisi, İstanbul, Mayıs,1978
Alt 07.05.2008, 12:26 #4
Banned
1.4 Türkü Sözleri


BALADIZ DESTANI

Bin dokuz yüz kırk altının yazında
Baladız'ın harmanları savrulur
Demiralay toprağında tozunda
Ecel gelmiş, kuşlar gibi çevrilir
Çevrilir ağam

Sulh olalım dediler de olmadı
Beyde insaf, kulda sabır kalmadı
Haber gitti jandarmalar gelmedi
Kara toprak bey kanıyla yoğrulur
Yoğrulur ağam

Haciz geldi ocakları bozuyor
Kimi vergi kimi sorgu yazıyor
Can dayanmaz kul canından beziyor
Böyl'olursa demir kalmaz sivrilir
Sivrilir ağam

Demiralay ağaların ağası
Katar katar olmuş gider devesi
Isparta'dan Baladız'a ovası
Bir yanından Aksu gelir kıvrılır
Kıvrılır ağam

Akıl ermez şu feleğin işine
Ağa olmak paşa olmak boşuna
Bir taş değer bir gün gelir başına
İnsan oğlu baki değil devrilir
Devrilir ağam





YARATAN BİZLERİ İNSAN YARATTI

Yaratan bizleri insan yarattı
Muhabbet insana cana muhabbet
Cümle mahlukatın üstünde tuttu
Muhabbet insana cana muhabbet

Ne mutlu ki bize insan olmuşuz
İnsan sevgisini gerçek bilmişiz
insanın dalında açıp gülmüşüz
Muhabbet insana, insan olana

İnsan olan insan gelsin beriye
Kimi kara, kini çalar sarıya
Aslolan hayattır bakma deriye
Muhabbet insana cana muhabbet

Ne muttu ki bize insan olmuşuz
İnsan sevgisini gerçek bilmişiz
İnsanın dalında açıp gülmüşüz
Muhabbet insana, insan olana





BU NASIL İSTANBUL

Bu nasıl İstanbul zindan içinde
Kayboluverdi gecem gündüzüm
Bu nasıl İstanbul zindan içinde

Bovo bave...

Yattığımız yerde güller bitecek
Gün ışıyıp gelir sabret, bu bizim
Yattığımız yerde güller bitecek

Bavo bave...





HASAN DAĞI

HasanDağı Hasan Dağı
Eğil eğil eğil bir bak
Sıkıyor zincir bileği
Jandarmada din iman yok

Gidiyor kalktı göçümüz
Gülmez ağlamaz içimiz
İnsan olmaktı suçumuz
Hasan Dağı insan olmak

Koçhisar üstünden Bora
Gülek bir karanlık dere
Sıra dağlar sıra sıra
Çukurova ana toprak





ATA SÖZÜ

Dinleyin arkadaşlar
Bir ata sözümüz var
Biri yer biri bakar
Kıyamet ondan kopar

Kıyamet dedikleri
Ha koptu ha kopacak
Yoksuldan, halktan yana
Bir dünya kurulacak

Görmüşler ileriyi
Atalarımız demek
Herkese yeter dünya
Herkese yeter ekmek





TEVHİT

Benim kabem insandır / Hele nenni nenni dost nenni
Kuran da kurtaran da / Hele nenni nenni dost nenni
İnsan oğlu insandır / Hele nenni nenni dost nenni

Benim kabemsevidir / Hele nenni nenni dost nenni
Kuran da kurtaran da / Hele nenni nenni dost nenni
Sevili insanlardır / Hele nenni nenni dost nenni

Benim kabem emektir / Hele nenni nenni dostnenni
Kuran da kurtaran da / Hele nenni nenni dost nenni
Emekçi insanlardır / Hele nenni nenni dost nenni

Benim kabem dünyadır / Hele nenni nenni dost nenni
Kuran da kurtaran da / Hele nenni nenni dost nenni
Dünyayı insanlardır / Hele nenni nenni dost nenni
Alt 07.05.2008, 12:27 #5
Banned
1.5 Halk müziği hakkında yazdığı yazılardan örnekler



HALK ŞARKILARININ SÖYLENİŞİ [1]

İnkılaptan sonra halka doğru gidiş, bazı halk adetlerim birer moda haline getirdi. Fakat samimi olduklarım da kabul etsek, bu hareketlerin çoğu. Bilinmeden yapıldığı için, bir "moda" ne kadar sürerse o kadar sürdü, sonra "Piyasa" dan çekildi.

Sözü uzatmadan söylemek istediklerimizi söyleyelim: Gittikçe daha şuurlu bir hal alan folklor araştırmalarında, çok şükür ki halk şarkılarına da sıra gelmiş bulunuyor. Evvela İstanbul'dan başlayan halk şarkılarım toplama teşebbüsü, belki de maddi zaruretler yüzünden ilerleyemedi. Anadolu'ya çıkan bir heyetin topladığı bazı şarkılar, piyasada birkaç sene gevelendikten sonra unutuldu. Şunlara "öldü" demek de doğrudur. Çünkü, bulundukları temiz topraktan ve temiz havadan bir kere ayrılıp da şehirlere geldiler mi bütün hususiyetlerini kaybediverdiler. Bir çok sebeplerden iki tanesini söyleyelim:


1. "İnce saz" dediğimiz alaturka orkestra, renk ve üslup bakımından bu şarkıların bünyesine uymadı. İnce sazda muhtelif saz bulunmasına rağmen, bağlama tek başına hem ifade, hem de armoni bakımından halk şarkılarını daha iyi tamamlıyordu. Yani bu günkü modern müzik düşünüşümüzde bu "üç telli saz" halk şarkılarının söylenişinde ince sazdan daha mütekamil bir refakat kabiliyeti gösteriyordu.

Burada bağlamayı ihya etmek , yahut tercih etmek gibi bir fikir hatıra gelmemelidir. Ben sadece "halk şarkıları" konuşu içinde bağlamanın gördüğü işlerden bahsediyorum. Hatta biraz daha ileri giderek, "Bu mütevazı saz, şimdiye kadar Türk müziğine diğer arkadaşlardan daha fazla hizmet etmiştir, diğerlerinden daha demokrat ve vatanperverdir," diyebilirim.


2. Bu "muganni" kelimesinin başka memleketlerde olduğu gibi "hürmet telkin eden" bir karşılığını bulabilsem. Memleketimizde meslek sorulduğu zaman, ufak bir tereddüt geçirmeden "muganniyim" diyebilecek bir ses sanatkarımız bulunabilir mi? Bu kelimenin altında sahibi için daima mahcup olmak ihtimali vardır.

Bizde iki türlü muganni vardır: Alaturka şarkıları söyleyen muganni, Garp Şan tekniğim almış muganni. Şehirlerde oturan bu mugannilerin her iki türlüsü de, halk şarkılarını hiçbir "hususiyet" endişesi duymadan, söylenmesi icap ettiği gibi değil de, söylemeye alıştıkları gibi söylerler. Alaturka şarkıları söylemekte hakikaten üstün olan bazı mugannilerimizin bile, halk şarkılarında ne kadar beceriksiz kaldıklarını görüyoruz. En saf, en erkekçe halk melodilerini bile hep o alışılmış "kıvrak" adeta kadınlaşmış ses figürleri ve vibrasyonlarla söylerler.


İngiltere'den gelen bir arkadaş; "Bazen bizim radyoyu açardım, alaturka bir şarkı söylendiği zaman İngiliz'ler, 'Bu karmakarışık şeyler ne?' diye gülerlerdi. Eğer saz şairlerinin söylediği bir halk türküsü olursa, 'işte bunlarda bir şeyler var!' diyerek kulak verirlerdi" diye anlattı. İşte böylece İngiliz'ler gibi başka yabancıların da farkına vardığı, içinde "bir şeyler" değil de, "bir çok şeyler" bulunan halk şarkılarımızı neden hep aynı "ağız"la bozalım?

Garp şan tekniğini almış mugannilerimize gelince; haydi "bizim hançere hususiyetlerimiz"i demeyelim, fakat ya şarkılarımızın bütün hususiyetlerini bir tarafa bırakarak, mesela, bir halk sarkışını tam bir Garp müziği parçasındaki ses vibrasyonları ve figürleriyle söylemek bir mecburiyet, yahut bir sanatkarlık mı? Mesela Tosça operasındaki meşhur tenor aryasının alaturka bir üslupla söylendiği andaki gülünç hali bir düşünelim ! (Burada sesle misal vermek kabil olsaydı, fikrim daha iyi anlaşılırdı) bu halin tamamıyla aksini neden kendi şarkılarımız için düşünmeyelim? "Schubert şöyle söylenir, Mozart şöyle çalınır" diye düşünürken "Alaturka bir şarkı şöyle söylenir, fakat bir halk şarkısı da şöyle söylenir" diye neden düşünmeyelim?

Garbın şan tekniği, bizim için iyi bir idealdi, aldık. Ve onunla şarkı sesimizdeki pısırıklığı atmaya çalışıyoruz. Bu tekniği yalnız ecnebi şarkılarını söyleyebilmek için aldığımız söylenemez. O halde, başka sahalarda olduğu gibi Garbın şan tekniğini de şarkılarımızın karakterini belirttiği nispette sesimizde kullanalım. Bu karakteri bozmasına müsaade etmeyelim. Mesela, Ulvi Cemal Erkin'in,"Yayla gülünün dikeni bol olur" diye başlayan bir şarkısını "alafranga" söyleyeceğim diye, enerjik ve kati bir sesle adeta dinleyiciyi azarlar gibi söylemeye lüzum yok. Esasen bizim şarkılarımızın çoğu, böyle köşeli ve kırık tonlara müsait değildir. Ekserisi lirik ve pastoral bir tonla söylenmek ister.

Ses sanatkarlarımızın, bu meseleyi böyle anladıklarını inşallah yakında göreceğiz. Müziğimizin tonal hususiyetleri üzerine, istenildiği zaman bir kitap dolusu laf söyleyebiliriz, fakat basit bir halk şarkısının bile söylenebilmesi başka şartlara bağlıdır.

Netice:

Halk şarkılarımızı, bir saz şairinin yayık ve disiplinsiz sesiyle değil, fakat şehirli muganninin ağzıyla da değil; halk şarkılarımızı, Garp tekniği içinde halk gibi, fakat halktan ayrı olarak söylemeliyiz.




TÜRKÜLERİMİZ [2]

-1-

Şiir konuşu olarak da, beste konuşu olarak da halk türkülerini ele alanlar genellikle, "Bunları bir sanat eseri saymak, bir damla bal için bir çuval keçi boynuzu yemeye benzer" derler. "Halk türküsü diye bir şey yoktur" deyip işi bir çırpıda kesip atanlar da oldu. Bununla birlikte halk türkülerini hiç sevmedikleri söylenemez. Çok defa halkın kendisi gibi türkülerim de saf ve şirin bulanlar, "Yalnız bunları böyle bırakmamalı, inkişaf ettirmeli" derler. Bu inkişaf kelimesiyle neyi kastettikleri pek bilinmez. Acaba türküler inkişaf edince senfoni mi olacak? Halk türküleri, halkın hayatı içinde gelişe gelişe bu günkü erişilmez sadeliğini bulmuş bir ifade vasıtasıdır. Kendi ölçüleri içinde halkı en iyi ifade eden ve milyonlarca insanı asırlardan beri duygulandıran bu melodilerin ve ritimlerin herhalde bir sanat değeri olsa gerek. Halk türkülerinin inkişafa değil, inkişaf etmiş sanatçılara ihtiyacı vardır. Bizim asıl beklediğimiz şey, bütün sanat türlerinin halkı anlatmakta veya halka bir şey anlatmakta halk türküleri kadar hayata girmiş olmalarıdır.


Sanatı, günlük hayatın girdisinden çıktısından kurtulmuş yüksek bir insan faaliyeti olarak düşünmeye alışanlar, haklı olarak insanı hakikatle yüz yüze getiren bir sanatı yadırgıyor. İçin içinde bir yanlışlık olduğunu sezen bir şairimiz geçenlerde, "Canım halk türküleri de, halkın türküleri değil ki" diye ortaya yeni bir fikir sürmüş. "Mesela Karacaoğlan'ın veya Aşık Veysel'in halktan her hangi birisi gibi olmasına imkan var mı? Onların duyduğunu, herhangi bir köylünün duymasına imkan var mı?" diyerek halk şairlerinin halktan ayrı bir üstünlük, bir sanatçı üstünlüğü olduğunu iddia etmiş. Bu fikir insana dolambaçlı yollardan bir nefis müdafaası gibi geliyorsa da, halk türkülerinin tanınması bakımından yine en insaflısı sayılabilir. Fakat böylece eserlerinin bir sanat eseri, kendilerinin de bir sanatçı olabilmeleri için halktan ayrılmamaları icap eden halk şairleri, doğumları, ölümleri, dilleri, zevkleri ve dertleriyle halkın hayatına o kadar karışmışlar ki ister istemez onların da halk olduğuna, halktan olduğuna inanmak zorundayız.




-2-

"Şu bizim türküler ne kadar da ah'lı, oflu imiş. Şen, şakrak türkülerimiz yok muymuş? İnsanları neşelendirmek lazımmış. Halbuki bu hazin türküler insanı bunaltıyormuş."

Şehirlerde oturan, sinemadan, tiyatrodan, bütün oyunlardan ve sanattan anlayan bir zümre var ki, hepsi de okumuş insanlardır. Türlü konular üzerinde konuşurlar, ince ince alay eder, gülüşürler. Başka işlerde nasıl olduklarını pek bilmem ya türküleri birkaç defa dinledikten sonra verdikleri hükümlerden bazılarını yukarıya aldım. Evvela büyük bir heyecanlanma, hayran olmalar, taktir etmeler. Sonra, bütün bu hayranlıkların, taktirlerin bir saman alevi gibi söndüğünü ve bir sıkıntının çöktüğünü görürsünüz. "İyi ama canım, hep aynı şeyler, yeni bir türkü yok mu?" derler.

Hayır bu sıkıntı türkülerden gelmiyor. Bu zümrenin halinde bir bozukluk var. En yeni oyuncaklardan bile bir iki saatte bıkan çocuklar gibi, her şeyden böyle çabucak bıkıveriyorlar. Onlar için esas olan: Bir şey üzerinde uzun zaman heyecanlanmayı bilmekten çok her an yeni bir şey görmek merakıdır. Daima yeni bir şey, eğlenceli bir şey. Çünkü onlar bu dünyaya bir defa gelmişlerdir. Bir gün, yabancıların da bulunduğu bir toplantıda türküler söyleniyordu, dileyicilerden birinin," Bu yabancılar hazin şeylerden hoşlanmazlar. Aman biraz ecnebiler için olsun" diye ihtarı üzerine "Vallahi yabancılar için türkü yok" dediğimi hatırlıyorum.

Halkın, bu türküleri, kimseyi eğlendirmek için söylemediği, dış görünüşü ile böyle de olsa, hakikatte onlarla halini anlatmaya çalıştığı bir kere akıllarına gelse,
gerisi kolay. O zaman bir milletin halini türkülerinden öğrenmek mümkün olacak. Bu türküler halkın hayatının bir ifadesi değil mi? Onlar çiçekten, sıtmadan, tarlasını basan selden ve çekirgeden bahsetmiyor mu? Felaketin nereden geldiğini bildiği halde, feleği diline dolayarak "Kahpe felek sana nettim neyledim?/ Asiyab'ın misali çarhı başımda söndürdün/ Kimine zevki sefa verdin kimine minnet" diyerek yer yüzündeki adaletsizlikleri onlarla anlatmıyor mu? Çocuk doğurmayan kadın, toplum düzenine karşı duyduğu korkuyu, acıyı, bu türkülerle anlatmıyor mu? Asırlardan beri, bir lokma ekmek için memleketi bir uçtan bir uca dolaşan milyonlarca yurtsuz, yuvasız insanın garipliği, ıstırabı, bu türkülerle anlatılmıyor mu? Madem ki bu türküler bu kadar hazindir, o halde, halkın hayat şartları tahammül edilemeyecek kadar hazin demektir. Hayatın öldürücü şartları o kadar yerleşmiş ve nasırlaşmış ki, bir an, bir nefes gülse, bir günah işlediğini, basma bir felaketin geleceğini vehmederek hemen tövbe istiğfar eder.

"N’olaydım da n’olaydım / Keşke teslim olaydım"

"Sepetçi oğlu bir ananın kuzusu / Hiç gitmiyor kollarımdan sızısı"

Biri Batı Anadolu'nun, diğeri Kastamonu'nun iki zeybek havası. Bunlarla oynar, fakat İslamoğlu ve Sepetçioğlu namındaki iki eşkıyanın yiğitliğinin ve nasıl öldürüldüğünün acısını da duyarak. Bunun gibi, bütün Orta Anadolu'nun hareketli oturak havalarından, bir kadın uğruna veya bir ahbap uğruna insanların birbirlerini nasıl bıçakladıklarını, nasıl mahkum olduklarını anlatan mısralar ve bu mısralara uygun melodiler, hep aynı toplum düzeninin etkisi altındadır. Eğlenmek ve neşelenmek ne demek olursa olsun, biz bunlara bakarak, " Eh bu milletin neşesini ifade etmesi de böyle demek" mi diyeceğiz? Yoksa, türkülerin hakiki bir neşeyi, huzuru ve saadeti ifade etmesi için, halkın hayat şartlarının değişmesi mi lazım gelecek?


-3-

Geçen yazıda halk türkülerindeki hüznün sebeplerini araştırırken, türküleri, hayat şartlarının ve toplumsal düzenin dışında bir varlık olarak düşünmenin doğru olmayacağını, okuması yazması olmayan halkın, ritmin ve melodinin devamlılığından faydalanarak, meselelerini ancak kulaktan kulağa duyurabildiğini söylemiştim.



Hiçbir devirde işleri iyi gitmeyen, anlatacak pek çok şeyi olan, fakat türkülerden başka da devamlı bir ifade vasıtası olmayan halk, ağzını açtığı anı fırsat bilerek eğlencesinde bile hayatını bütünü ile hatırlamaktadır. Hayatı ise daima kendi kaderine terkedilmiş olmakla, bir gün başka bir yere göçüp gidecekmiş gibi, asırlardan beri kendini bu topraklar üstünde garip hissetmekle, aşiret, zümre ve mezhep anlayışından daha üstün değerlerden ve düzenden mahrum bırakılmakla, hastalık, açlık ve adaletsizlik gibi nesilden nesile devredilen demirbaş felaketlerle geçmektedir. Gerçi, türkülerinde halkın daima böyle tek taraflı olmadığı akla gelebilirse de, benim bunları, türkülerdeki hüznün sebeplerini araştırırken söylediğim ve türkülerin kendi bünyesinden çıkardığım unutulmamalıdır.

"Bunlar haydut deyi emir verdiler
Kavim kardeş demediler kırdılar
Beş kişiydik bir mevzide vurdular
Tezkeremden evvel vurdular beni
Sılama hasret koydular beni"

"Haciz geldi ocakları bozuyor
Kimi vergi kimi sorgu yazıyor
Can dayanmaz kul canından beziyor
Böyl'olursa demir kalmaz sivrilir"

"Uzun kavak ne bileyim, ne bileyim
Kıçım kıcım kıcılar
Anne benim sol böğrümde sancı var



Herhalde bu meselelerin şakaya gelir tarafı yok.

İçerikleri itibariyle hiç de memnun olunmayacak bazı hadiseleri, halkın mizahla karışık olarak anlatması ise, her şeye rağmen bir neşe yaratıp eğlenmek arzusundan çok, başka sebeplerden olsa gerek. Bir kere halk, her hadiseyi mizahla karıştırmaz: Züğürtlük, görmemişlik, çekirge, fare, kaz, tahta kurusu, pire bit ve sivrisinek gibi konular, halk sanatkarları arasında klasik birer mizah konusudur. Gelip geçen ustalar, bu konular üzerinde birer mizah destanı söylemeyi adet edinmişlerdir. Hakikatte bunlar geri toplumlara musallat utandırıcı birer afettir. Gerilik yüzünden, yakasını bir türlü bunlardan kurtaramayan halk, utanç verici bu hayvanlar ve hallerle yüz göz olarak tabiileştirmek istemektedir. Halk sanatkarları, bu hayvanların zararları ile cüsseleri arasındaki tezadı yakalamakta ve onu komik bir unsur olarak kullanmaktadır. Fakat, halkın sivrisinekten, bitten, fareden mizah yaptığı halde, sıtmadan, vebadan ve lekeli hummadan mizah yaptığı pek görülmemiştir. Başından geçen bir hadiseyi veya içinde bulunduğu bir hali sanatkarın bazen böyle şakaya getirerek anlatmasını, biraz da dinleyici ile arasındaki farklarda ve bazı psikolojik sebeplerde aramak lazımdır.





HALK TÜRKÜLERİNİN SÖYLENİŞİ [3]

Müzik, duyguların seslerle anlatılması sanatıdır. Halk da bunu böyle bilir. Günlük konuşmasının dışında düşünce ve duygularını en iyi ifade edebildiği şey türkülerdir. "Dille mi söyleyelim? Telle mi söyleyelim?" sözü, derdini anlatmakta halkın, türkülere ne derece güvendiğini gösterir.

Halk türkülerle hangi derdini anlatabilir? Tabiatta ve toplum düzeninde hayatına tesir eden neler olursa hepsini. Su baskını, kıtlık, zelzele, ölüm, askerlik, seferberlik, memleket işgali, kahramanlık, yiğitlik, aşk, coşkunluk, gurbet, yoksulluk, din, sürgün, iskan, sürgün, atına, öküzüne varıncaya kadar her şeyini. Bunları bazen bir güldürü, bazen de dram halinde verir. Derdini bazen yazıyla söyleyip, yaymak imkanından yoksun toplumlarda, türküler ve oyunlar hem kitabın, gazetenin gördüğü işi görür, hem tiyatronun, konserin yerini alır...

Halk türküleri söyleyeceğini söylemiş, donmuş bir sanat değil, yaşayan bir varlık gibi her an değişen, yeniden doğan bir sanattır. Hayatiyetini yitirmeyişi de bundandır. Yüzyıllar boyunca bir halk, çeşitli duygularını böylece işleye işleye, kelime yoluyla melodiye ve ritme hiçbir kişinin erişemeyeceği sade ve sağlam ifade unsurları kazandırır ki, sonradan gelişen sanat müziği, duyguları ifade etmeyi bu tecrübeli halk müziğinden öğrenmiştir. Bir dilin kelimeleri gibi bu ifade sembolleriyle yüklü halk müziği olmasaydı, sanat müziği de olmazdı denilebilir. Bir dinleyici olarak biz de bir senfoniyi, bir sonatı veya kelimesiz bir müzik parçasını, ancak hafızalarımızdaki bu sembol ve kişilerle yorumlayabiliyor, onlarla kıyaslama suretiyle anlamlandırabiliyoruz. Ve yine bundan dolayı, bizde var olanla bağlarını koparan bir şey anlatmakta güçlük çekiyor, onunla aramızda ortak bir nokta arıyoruz. Bulamayınca da o bizde bir anlam uyandırmıyor. Bugün"Bir senfoniyi özü ile bir halk türküsünde, bir oyun havasında bulmak mümkündür" demek böyle bir doğruyu ifada eder. Kolayca anlaşılacağı gibi, benim burada bahsettiğim, mantıki bir melodi düzeninde gelişen müziktir.

Bu sebeple, bizi de çok sesli müziğe götürecek en sağlam yol esasında zaten polifonik bir karakterde olan halk müziğimizin yoludur diyorum. Müziğimizin bu yolda bir adım atabilmesi ise, yalnız kompozitörün değil, kompozitörle birlikte bütün icracılar topluluğunun işidir, icracılardan kastım, bir eseri çalanlar veya söyleyenlerdir.

İyi bir icracı, kullandığı enstrümanın bütün imkanlarına sahip olan kişidir. İnsan sesi de bir enstrümandır. Bir şarkıcının da şarkı söylemeye başlamadan önce uzun bir teknik eğitim görmesi, sesine bu imkanları kazandırması lazımdır. Çünkü sanatın diğer kolları gibi, şarkı söylemek sanatı da bir amatör işi, bir acemi işi değildir. İnsan sesi ile yapılan müzik, sözlü müzik olduğundan, türkü söyleyen bir insanın daha başka imkanlara da sahip olması lazım gelir. Mesela fonetikle, diksiyonla, türkülerin bir takım halk adetleriyle bağlantısını bulabilecek kadar folklorla ilgili bir takım bilgiler edinmesi lazımdır. Ancak bunlara sahip olan insanın yorumu ve icrası doğru olabilir. Bartok diyor ki "Halk türkülerinin söyleniş tarzı, büyük sahne sanatkarlarının söyleyiş tarzına benzer. Ezberlenmiş klişeler yerine değişen zengin vasıflar ister."

Bunları bilen bir insan görür ki, türkülerin bir kısmı şarkı anlamına gelen lied, bir kısmı arya, bir kısmı da resitatif karakterindedir. Bunlara sahip olmakla bizim şarkı sesimiz, birtakım cilveli oyunlardan ağlamaklı, miyavlamaklı olmaktan kurtulabilir. Çünkü bunların hepsi ne üsluptan, ne de müziğin kendisinden gelir. Bütün bu oyunlar bilgisizlikten, sesteki yetersizlikten, yani sesin kendisi ile elde edemediğini bir takım trüklerle elde etmek istemesindendir.

Halk türküleri donmuş bir müzik olmadığından, her söyleyen insanla değişen, her söyleyişte değişen, daima bozulup yeniden kurulan bir sanat olduğundan, onu içeriğine göre yorumlayıp icra etmek, hem en doğru yol olur, hem de en doğru yol olduğundan, halkın lehine olur. Çünkü halk bütün bu dediklerimi elde etmek için yapıyor bunları. Ayrıca halkını seven insan, halkın yetişmesi diye de bir şeyin var olduğunu da bilir.






[1]Varlık Dergisi, İstanbul, 1 Ocak 1940, yıl 7, C.10, S. 157,s. 337-338

[2] Yağmur ve Toprak Dergisi, İstanbul, Kasım-Aralık 1948, C.l S.5-6-8 ve Şubat 1949, s. 6-7, 12-13 (Hasan Güneş takma adı ile...)

[3]Yeditepe Dergisi, İstanbul ,Ağııstos 1961, Yıl 12, Sayı 45. Cilt 3. s. 9-10
Alt 07.05.2008, 12:28 #6
Banned
2. BÖLÜM



SANATÇI KİŞİLİĞİ




2.1 Hakkında yapılan değerlendirmelerden örnekler




Cevat Memduh Altar / Ülkü Dergisi, l mart 1942


Fidelio’nun birinci perdedeki hapishane avlusu sahnesinde, Ruhi Su,zindancı rolünde pek muvaffak olmuş bir tiptir. Sesinde olduğu kadar, icradaki mükemmeliyetiyle de Ruhi Su, müstakbel milli sahnemizde mühim bir bas ve mühim bir aktör olarak yer alacak.






Cevat Memduh Altar, Ülkü Dergisi, l6 Nisan 1943


Satılmış Nişanlı'nın bazı temsillerinde de, esere baştan aşağı hakim olan, köyün evlendirme kılavuzu Ketsal rolünü üzerine almış olan genç sanatçı Ruhi Su, Fidelio operasında baş zindancı Rocco rolünde gösterdiği parlak başarıyı, bu sefer de fazlasıyla göstermiştir. Üç yıl önce verilmiş olan Bastien ve Bastienne operasından beri üzerine aldığı bütün rollerde göze çarpan bir olgunluk gösteren bu genç artist, bizi ilerideki başarılarına daha şimdiden inandırmıştır.




Hikmet Münir Ebcioğlu, T.R.T. Ankara Radyosu, 15 Nisan 1944


Bas Bariton Ruhi Su. Bu ismi radyo programlarının halk türküleri kısmı arasında sık sık ilan ettiğim sıralarda daima düşünürüm. Altı sene mütemadiyen garp müziği ile meşgul olarak Devlet Konservatuarı'nın Opera Kısmı'nı bitirmiş olan bu sanatkar, nasıl oluyor da çalışmaları arasına yerli müziğimizi de sokabilmiş, onun dahi ustası olabilmek gibi güzel ve muvaffakiyetli bir uzlaşma yolu bulmuş ?






Vedat Nedim Tör / Vatan Dergisi, 25 Ağustos 1944


Ruhi Su, Devlet Konservatuarı Opera Bölümü'nü ilk bitiren ve Devlet Artisti payesini kazanan bir ses sanatkarımızdır. (...) Geçen sene temsil edilen Fidelio'da ve Satılmış Nişanlı'da çok alkışlanmıştır. Ankara Radyosu'nda üç telli sazla ara sıra söylediği halk türküleriyle de bütün Türkiye'ye şöhret salmıştır.

İşte bu sanatkarımız, geçen gün Ankara Halkevi'nde, halk türkülerinden çok iyi seçilmiş bir programla ilk salon konserini de verdi. Onu dinlemek bahtiyarlığına ermiş bulunanlar, tadını, eminim hala hafızalarında taşımaktadırlar.

Halk türkülerinin de yavşak piyasa ağzıyla meyhanelere düştüğü bu aşağılık ve soysuz çağımızda,tam manasıyla asil ve yüksek seviyeli bir konser dinlemek, bulunmaz bir saadet oldu.


Ruhi Su, halk türkülerimizin, onları 'adab-ı erkan'ıyla söylemesini bilenlerin ağzında, dünyanın dört bucağında ve her milletten insanlar tarafından zevkle, heyecanla dinlenebilir eserler olduğunu bir kere daha ispat etti-. O halk türküleri ki, radyoya 'Yurttan Sesler' saati konuluncaya kadar, ya çalı süpürgesi gibi haşır huşur çatlak sesli aşık bozuntuları tarafından, ya da ulumalı, ağlamaklı, yapmacıklı gazino çığırtkanları tarafından söylendikleri zaman, insanda hayranlık şöyle dursun, bulantı uyandırırlardı.

İşte, o aynı halk türkülerinin terbiye edilmiş bir hançereden ve bilhassa kültürlü bir kafadan çıktıkları zaman, konser kabiliyeti yüksek derecede haiz eserler olabileceği artık anlaşılmıştır.

Fakat zannedilmesin ki, bütün konservatuar mezunları, halk türkülerimizi Ruhi Su gibi söyleyebilirler. Devlet artistlerimiz, mesela Şubert'in bir sarkışını söylemesini pek güzel beceriyorlar da, yine mesela bir Köroğlu yiğitlemesini söylemeye kalkıştıkları zaman, adeta dilleri çalıyor. Ruhi Su da konservatuarda ses tekniği ve müzik kültürü almıştır ama, halk türkülerinin nasıl söylenmesi lazım geldiğini öğrenmemiştir. Bunda muvaffak olması, kendisinin hususi merakı sayesindedir.

Çok temenni olunur ki, Devlet Konservatuarı, talebesine, halk türkülerimizi, kulaklarımızı hiç yadırgatmadan, büyük bir müzik kültürü içinde, tıpkı Ruhi Su gibi söylemesini de öğretsin.






Nezihe Araz: /Kuvvet Dergisi, 26 Mayıs 1947


Ruhi Su'da halk türküleri davası, kendi benliğinden ayrılmaz bir hale gelmiştir. Ruhi'de beğendiğimiz şey; halkın mücadeleci ruhunu, asırlar içinden süze süze erişilmez bir kolaylığa ve insaniliğe çıkardığı melodi örgülerini, dümbelek gürültülerine, masa, kadeh şıkırtılarına boğmadan, ezmeden büzmeden bize vermiş olmasıdır. Ruhi'yi dinlediğimiz zaman, halkın çeşit çeşit meselelerle adeta gözümüzün önünden geçtiğini görüyoruz.

Ruhi Su halkın halis temlerini bu günün gelişmesine uygun bir çerçeve içinde ele almayı başarabiliyor.(...) Ruhi Su hakiki bir davanın şimdilik yalnız başına müdafaasını yapmaktadır.





Abidin Dino / Yaprak Dergisi, 15 Mart 1950

Ruhi Su'ya göre, halk türküleri melodi ve şiir bakımından tam kıvamını bulmuş sanat eserleridir. Ses ve okunuş bakımından pürüzlerinden ayıklanınca klasik denecek kadar sağlam ve belirli bir ses mimarisine erişmiş şaheserlerdir. Ruhi Su kendi anlayışı içinde söylediği bu türkülerin sürekli değerlerine, gelecekte de canlı kalacak değerlerine bel bağlıyor. Türk halkının ses yolundan, söz yolundan tarih boyunca yaşayacak eserler verdiğine inandığı içindir ki Ruhi Su, bunları arıyor, buluyor, ayıklıyor, değerlendiriyor.







Burhan Arpad /Filarmoni Dergisi, Mart 1951


Ruhi Su Ankara Devlet Operamızın çıkardığı bir çok eserlerde, sahip olduğu bas sese uygun rolle oynamış ve daima iyi kritik almıştır.

Fakat muhtelif bestekarların çeşitli karakterlerinden müteşekkil bu kabarık repertuarı muvaffakiyetle başarmış olan Ruhi Su'nun bir diğer cephesi, büyük bir başarısı daha vardır. Halk türkülerimizi, bütün derinliği, güzelliği ve manası ile okuması, hatta bu işi başarı ile yapan yegane ses sanatkarımız olmasıdır.






Şevket Rado /Akşam Gazetesi, 28 Mart 1951


Ruhi Su, Nisanın başından itibaren yeni açılacak olan Küçük Sahne'de resitaller vermek üzere İstanbul'a geliyor. Ruhi Su'yu İstanbul halkı Devlet Operası'nın İstanbul'da verdiği temsiller dolayısıyla yakından tanırlar. Bu sefer Ruhi Su, İstanbul halkına bilmedikleri bir tarafını tanıtacak; bağlama ile halk türküleri söyleyecek. Geçen sene bir gece Ankara'da Ruhi'yi bağlama ile halk türküleri söylerken dinlemiş hayran olmuştum. Bağlama bir opera sanatkarının elinde cidden harikuladeleşiyor.







Vala Nurettin (Va-Nu) /Akşam Gazetesi, 3 Nisan 1951


Küçük Sahne, çok kıymetli bir sanatkarın konserlerini bu akşam ve yarın akşam halkımıza dinletmekle işe başlıyor. Bu sanatkar, sesini radyoda pek seyrek dinlemek imkanı bulduğumuz Ankara Devlet Operasında baso Ruhi Su'dur.

"Operada baso" deyince ihtimal, çok kimsenin aklına, garp müziğinin ağır parçalarını söylemekten gayrı bir ihtisası olmayan ağır bir sanatkar gelir. Halbuki Ruhi Su'nun asıl fevkaladeliği, halk türkülerimizi derlemiş ve kendine göre tertiplemiş bulunmasıdır. Bunu da inançla ve başarı ile yapabildiği için kaç mecliste kendisini dinledikse hayran kaldık. Ve dinleyen bütün münevverlerin —müspet veya menfi-son derecede ilgilendiklerini gördük. Ruhi Su, bildiğimizin dışında bir seda ve eda ile, ekseriya başkalarından hiç dinlemediğimiz "destan vari”, "aşıkane" yahut "mistik" -yani üç türlü- türkülerini hem çalıyor, hem de kalbe ürpertiler veren sesiyle söylüyor, insan üzerinde unutulmaz bir intiba bırakıyor.

Müstakbel Türk müziği, Ruhi Su'dan mutlaka bazı unsurlar alacaktır ve müstakbel münekkitler, bu musiki furyası devrinde Ruhi Su'ya niçin layık olduğu mevkii vermedikleri için devrimizin musiki meraklılarına hayret edeceklerdir kanaatindeyim. Sazhanelerin dolup taştığı, radyo ve hoparlörlerin kafa şişirdiği ve sırf teamüle dayanan sanatkarlara ait konserlerin rağbet bulduğu bu devirde, Ruhi Su, layık olduğu yüksek alakaya kavuşamazsa şehrimizin kırık bir sanat numarası almasından korkarız.







Faruk Yener / Vatan Dergisi, 4 Nisan 1951


Ankara Devlet Operası sanatkarlarından Ruhi Su Küçük Sahne'deki konserlerinden birincisini verdi. Ruhi Su geçen yıl radyoda konser vermişti. Fakat dün onun, küçük salonun alabildiği bir topluluk önünde ve bu konserdeki başarısı bir hadise olarak kaydedilmeye değer.

Dün okuduğu halk türküleriyle Ruhi Su, yüzyıllar içindeki Anadolu Türk halkının neşesini, sevgisini, ağlayışını, hasretini de dinleyicilerine duyurdu. Ruhi Su her okuyuşundan sonra şiddetle alkışlandı. Sanatkar Ruhi Su'yu konserinden dolayı kutlarız.



Azra Erhat / Yeni İstanbul, 10 Nisan 1953

Kısa boylu, tıknaz, kabarık saçlı bir adamdır Ruhi Su. Onu bağlaması ile gözleri kapalı türkü söylerken dinlediğim zaman, balçıktan bir adam, Anadolu toprağına karışmış bir varlık görür gibi oldum.

Ruhi Su senelerdir Ankara'da halk türküleri söyler. Ankara muhitleri, Aşık Veysel, Aşık Alı izzet gibi onu da sık sık dinlemek fırsatını bulurlar. İstanbul'da onu tanıyanlar daha azdı. Fakat geçen gün Küçük Sahne'de verdiği iki konser, Anadolu'nun gerçek sesini pek nadir işiten İstanbul'u da fethetti, İstanbul'da Ruhi Su adeta kapışıldı. Küçük Sahne'den başka daha birçok yerlerde, ve bu arada Gureba Hastanesinde hastalar için de türküler söyledi.


Onu üç senedir dinlememiştim. Bu defa dinleyişimde, sanatının ne kadar olgunlaştığına şaştım. Şiir ve insanlıkla dolup taşan halk türkülerimizi öyle bir ifade zenginliği ile söylüyordu ki, insanı bir opera, bir senfoni gibi bütün hisleri ile kavrıyor. Konserde yanımda oturan bir dileyici ne dedi biliyor musunuz? "Anadolu ölmez bir varlık ve Ruhi Su onun bekçisidir." dedi. Ben de öyle düşünüyorum.






İbrahim Hoyi / Son Saa Dergisi, 23 Mayıs 1951


Bas Ruhi Su'dan hayranlıkla bahsedeceğim. Kendisine kaatillik mesleğini seçmiş olan vahşi ruhlu fakat mesleğinin kutsiyetine inanmış olan Sparafucile'yi o şahane erkek sesi ve mükemmel, ölçülü oyunu ile bize öyle bir kudretle yaşattı ki... Ruhi, sanata inanan bir sanatkarın hüner, anlayış, rahatlık ve kolaylığı İle oynamasını bilen büyük bir değerdir.






Faruk Yener / Vatan Dergisi, 23 Mayıs 1951


Milli opera sanatının en büyük üstadı şüphesiz Guiseppe Verdi (1813-1901), onun en popüler eseri ise Rigoletto'dur. Rigoletto bundan tam bir asır evvel bestelenmiş ve sahneye konmuştur. O zamandan beri her aryası bütün dünyada en çok söylenen melodiler arasına girmiş, bütün operaların en çok oynadığı eserlerden biri olmuş, hatta müteaddit defalar filmi çevrilmiştir. (...) İstanbul'daki temsilde, Sparafucile rolünde Ruhi Su kuvvetli bir sanatkarın ikinci derecede bir rolü kuvvetli kompozisyonu ve mükemmel sesiyle nasıl yaşatabileceğini ispat etti.







Aziz Nesin /Akşam Gazetesi, 18 Ocak 1960


Kafam uğulduyor. Utancımdan elimi yüzüme kapıyorum. Ruhi Su, elinde sazı ile gelip oturuyor mikrofonun önüne. Çalıyor, söylüyor. Bir ses, bir yiğit ses ki, süslü püslü salona sığmıyor. Buralık değil bu ses. Söyleyen Ruhi Su değil. Onun ağzında bütün bir yurt dile gelmiş. Kapalı gözlerimin önünden bozkırların çarıklıları, yaylaların yarık tabanları, bitmeyen tozlu yolların yolcuları, gurbetçiler, sıla özlemcileri geçip gidiyor. Bir film görüyorum: Ağaçsız topraklar, topraksız sular...Toprağın insana özlemi, oynayan gelinler, dönüşü yok yollar, aşılmaz dağlar, bitkisiz ovalar, halılar, kilimler, çoraplar, nakışlar...

Ruhi Su türkü çağırıyor. Bütün bir yurdu taşıyan gür, yanık, içli ses, bu süslü aynalı, yaldızlı, yıldızlı salona sığmıyorYiğit sesi süslü salona sığmayan Ruhi Su bir başına, ama hepimizden yüce.





Yaşar Kemal / Cumhuriyet Gazetesi, 9 Nisan 1961

Bizde de halk sanatına gönül vermişler var. Ama neylersin ki bunlar çok az. Bu az olan kişilerden biri de Ruhi Su'dur. Ruhi Su'yu çok eskiden beri tanının. Türküyü iş edinmiştir. Bulur, derler, söyler, tanıtır. Bir bakıma Ruhi Su bu derleyip bulduklarım yeniden yapar. Yepyeni söyler. Hani bir şey derler, bir sanat yapıtı için, gerçekten daha gerçek derler; Ruhi'nin türküleri de, türküden daha türküdür.


Ruhi'nin bu türküleri yepyeni, alışmadığımız bir çeşitte söylemesi, yeniden yoğurup yapması, ama türkünün türkülüğünü de yitirmemesi. Bu bence, Ruhi Su'nun yirmi yıllık çabasının, durmadan dinlenmeden didinmesinin, aşkla, şevkle türkülere gönül vermesinin bir sonucudur.

Ruhi Su'yu büyük sanatçı yapanların hiç olmazsa bir kısmı bunlardır. Sanatçı kişiliği, sesinin güzelliği üstünde durmuyorum. İş gönül meselesi, inanmak meselesi, çaba meselesidir.






İlhan Selçuk /Cumhuriyet Gazetesi, 18 Ocak 1968


Ruhi Su'nun sesinde Anadolu vardır. Ruhi Su'nu sesindeki Anadolu, yalınkat bir Anadolu değildir, üç bin yılın toprağıdır. Ege'den rönesansa dönüşen uygarlığın tekrar Anadolu'ya doğru yürüyüşü, Ruhi'nin türkülerinde duyulur.

Ruhi tek başına büyük bir akım yarattı Türkiye'de. Aydınlarla halk arasında türküden bir köprü kurdu. Şimdi halk türkülerimizin gerçek değerlerini, halk deyişlerinin güzelliğini tanıyan, bilen, sevenler günden güne çoğalıyor; neredeyse bir ordu olacak. Ruhi, usul usul, sabırla, bilgiyle çalışarak başardı bunu. Plaklarıyla bu günden yarına kalacak paha biçilmez belgeleri Türk sanat tarihine armağan ediyor.

Ruhi Su, halk sanatkarı değildir. Halkçı bir sanatkardır. Klasik bir eğitimden geçmiş, Türk halkım iyi tanımış ve çifte su verilmiş bir çelik gibi yapacağı işe hazırlanmıştır. Türkülerini dinleyen, kendisini hiç bilmese de bu gerçeği anlar.


Ruhi bugün var olduğu gibi, plakları ile yarınlarımıza doğru dalga dalga uzanacaktır. Kardeşlerimize, oğullarımıza, kızlarımıza, gelecek kuşaklarımıza sesini duyuracaktır.






Çetin Altan /Akşam Gazetesi, 28 Ocak 1968


Ruhi'nin sesi insanlık kaldıkça kalacaktır. Türkiye'den insanlığa ne kalacaksa, insanın insanı sömürmesine karşı çıkanlardan kalacaktır, insanlığın yücelmesine kendi kafa ve gönül kararıyla hayatını katmış olanlardan kalacaktır. Halkın yaratıcılığını kendisinde yansıtmış ve kendisi de halkın bölünmez parçası olmuş olanlardan kalacaktır.

Gelecek kuşaklar onlardan 'adammışlar' diye övünerek söz açacaklar. Ruhi Su, ne iyi ettin de okudun şu türküleri plağa. Plakta sesini, senden insanlığı, insanlıktan sonsuzu dinliyorum. Boş ver şu sefil cücelere, Türkiye'de insanlar da vardır diyorum.






Hıfzı Topuz /Cumhuriyet Gazetesi , 20 Şubat 1971


Bir de Türkiye'de çıkan plaklar var ki, onları Fransa'da bulma olanağı yok. Yabancılara bizim plakları Fransa'da çalışan Türkler ve öğrenciler dinletiyorlar. Bu plakların içinde son aylarda en büyük ilgi uyandıranı Ruhi Su'nun son plağı oldu (Seferberlik Türküleri ve Kuvayı Milliye Destanı). Bunu dinleyenler Ruhi Su'nun dünyanın en büyük sanatçılarından biri olduğunu belirtiyorlar.


Bu plağı dinleyerek dışarıda Ruhi Su'yu keşfeden ünlü kişilerin arasında Kamerun'lu müzikolog, kompozitör, gitarist, romancı ve şair Francis Bebey de var. Geçen yıl Afrika müziği üzerince önemli bir kitap yayınlayan Bebey son günlerde en çok Ruhi Su'yu dinlediğini söylemektedir. Kara Afrikalı ünlü sanatçıya Ruhi Su'nun uluslararası alanda nasıl bir yeri olabileceğini sordum. Şöyle dedi: "Dünyanın en büyük sanatçılarından biri olan Arjantinli gitarist Atahualpa Yupanki ne ise, bence Ruhi Su da odur. Ben Türkçe bilmiyorum, ama Ruhi'nin türküleri n i, müziğim anlıyorum. Ruhi'nin muazzam bir sesi var, müthiş bir nefesi var. Bu öyle bir şey ki, sanatçının sözlerini anlamadan, ne söylediğini, ne duyduğunu anlıyorsunuz. Çok sıcak şeyler söylüyor, Dünyanın her yerinde anlaşılacak şeyler söylüyor. Bazen şiir okuyor; ama o da bir çeşit müzik. Hiç anlamadığım halde, bunları da bıkmadan dinliyorum. Ruhi sesi ile sazı arasında çok başarılı bir uyum yaratmasını bilmiş.






Francis Behey / Cumhuriyet Gazetesi , 20 Şubat 1971


Fransız radyosunda çalışan bir arkadaşım bundan birkaç yıl önce Anadolu’yu dolaşarak bize kilometrelerce uzunluğunda bantlar getirmişti. Dinledim, Türk folklorunu biliyorum. Ruhi Su işte bu folklordan bambaşka bir şey ortaya çıkarmış. Bu, müzikten anlayanların, kültürlü kişilerin sevdiği bir müzik türüdür. Ben Ruhi Su'nun neden hala Fransa'da tanınmamış olmasına çok şaşıyorum.

Ruhi Su, Türkiye'yi ve Türk müziğini tanıtacak ve sevdirecek, dünya çapında gerçek bir sanatçıdır.





Hasan Hüseyin Korkmazgil / Toplum Dergisi, 8 Kasım 1972

Sesler sesi Ruhi Su'nun 'Yunus Emre'sini dinledim. İnsan hem şair, hem çağının insanı, hem Türkiyeli ve hem de büyük bir sesin sahibi olursa, ortaya elbette ki 'Yunus Emre' gibi bir yapıt çıkar. Ruhi Su Yunus Emre'yi havadan, sudan, topraktan, ateşten, dilden ve gönüllerden süzmüş, seçip ayıklamış, yuyup arıtmış, bir büyük plağın iki yüzüne, sesten bir anıt halinde dikivermiş. İnsan sesinin bu kadar sıcak, kavrayıcı, bu kadar etkili ve vurucu olacağına inanası gelmiyor insanın.

Ya o saz ! Bilmiyorum, ya yeni yeni tadına varmaya başladım Ruhi Su'nun sazının, ya da Yunus Emre adına, ona saygı olsun diye bütün hünerini göstermiş saz. Yunus Emre'de yalnızca sesi değil, sazı da çok güçlü, çok boyutlu Ruhi Su'nun. "Ruhi Su Yunus Emre" veya "Yunus Su Ruhi Emre"... Hani der ya kendisi, "Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm"; ben bunu rahatlıkla şöyle değiştireceğim : "Sese ve saza büründüm / Ruhi Su diye göründüm."





Sadun Aren /Politika Dergisi, 23 Kasım 1976

İnsanlar için de, toplumlar için de en büyük tehlikelerden biri, kötülüklere, haksızlıklara alışıp, bunları olağan saymak, bunlara intibak etmek ve böylece yaşam ufuklarım daraltmaktır. Ruhi Su'ya pasaport vermeyen, onu dışarı bırakmayan zihniyetle, Şili'li ozanları içeri sokmayan zihniyet aynıdır. Çünkü o da, halkımızın türkülerini o gür sesi ve vakur edasıyla halklara tanıtacak ve bütün milletlerin kardeşliğini ve dayanışmasını pekiştirecektir.








Füsun Akatlı /Köken Dergisi, Mart 1974


Sağlam ve doğru bir sanat anlayışıyla halk sanatını değerlendirmenin ve topluma kazandırmanın en iyi, hatta bilebildiğim tek örneğini; halk türkülerini seçip değerleyen Ruhi Su vermektedir. Ne sanattan, ne de halkın özgün duyarlığından bir şey feda etmeden pırıl pırıl ürünler verebilmek, yaratıcı sanatçının işidir. Bunu değerlendirmek ise, sanat sorunlarını düşünürken ve eserle karşı karşıya kalınca akıl-duygu uyumunu kurma sorumluluğunun bilincine varanların.

Halk sanatı ile ilgilenenlerin, uğraşanların, onu sevenlerin, bu konuda araştırma ve inceleme yapanların ve halk duyarlığının katkısına açık olanların ününde, tek de olsa bir örnek bulunması sevindirici, güvendirici ve umutlandırıcıdır.






Abidin Dino / Guitar et Musique (Fransa), 1972


Yirmi yıllık ayrılıktan, yurdumdan ayrı geçirilen yirmi yıldan sonra, yeniden dinledim kimi türküleri, -deyim yerindeyse- daha bir güzelleşmiş, daha bir billurlaşmışlardı. Her aşamayı insana sönmüş gibi gelen bu yetkinleştirme araştırısının sonu yoktur.

Ruhi Su bu yapıtı, belirli zaman aralıklarıyla gözetim altında tutularak, izlenerek, köşelere kıstırılarak, hapse atılarak yaratmıştır. Neden mi? Yozlaşmaz saygınlığını ve direngenliğini simgelediği Anadolu Türk köylüsünün büyük başkaldırı dizisinin bir halkası olduğu için belki.


Ruhi Su yakışıklıdır, saygındır, bir Hitit yontusu gibi genç ve ölümsüzdür. Üç telli saz Ruhi Su'nun elinde, en güzel gitarların beş teline denktir. Sazdan çıkardığı ritmik yapılar, 1930'larda Anadolu'ya gelmiş olan Bela Bartok'u, -dinleyebilseydi- mutlaka kendinden geçirirdi.

Ruhi Su'nun sazında çeyrek tonlar, hem kesik kesik, hem de birbirine bağlı bir üsluba eşlik eder; ansızın çok özel bir titreşim işitilir, müziğin doruğuna çıkan çalgıyla insanın sarmaş dolaş olduğu görülür. Dünyanın olumsuzluğuna karşı girişilmiş bir kavga, bir öç almadır bu.



Filiz Ali / Politika Dergisi, 29 Ocak 1977

(...) Ruhi Su, bütün bunları önsezileri ile, kendi kişisel yeteneği ile, yılların tecrübesi ile gerçekleştirmiş olabilir ama, çok daha önemli bir özelliği var Ruhi Su'nun: uğraşının tekniğini çok iyi bilen bir usta. Yani insan sesi, insan gırtlağından nasıl çıkar, ses tellerinin görevi nedir, ses rengi nasıl yumuşatılır, kişinin ses genişliği nereden nereye uzanır? Bunların cevabını Ruhi Su, profesyonel müzik eğitimi görmüş bir sanatçı olarak en iyi biçimde veriyor. Ayrıca vurgulama, diksiyon ve müzikal dengeleme gibi müziğin temel öğelerini de hiçbir rastlantıya olanak bırakmayacak biçimde ayarlamış bulunuyor. (...) Gerçekleştirilen bu çok olumlu başlangıcın uzun ömürlü olması, ülkemizin halk müziği geleceği bakımından çok önemli.







Melih Cevdet Anday /Cumhuriyet Gazetesi, 13 Mayıs 1977


Ruhi Su, yeni Türkiye'nin yarattığı, geleceğe dönük bir sanatçıdır. Onun önemi buradadır ve gelecekte hep bu açıdan bakılıp değerlendirilecektir. Ruhi Su, türküsüz insanlara türkü sunmuştur. Kuşkusuz türkülerimizi değiştirdi, türkülerle birlikte saza da yeni bir anlam kazandırdı.






Perihan Mağden / The Bosphorus Chronicle, 29 Mayıs 1979


Ruhi Su durmuyor hiçbir zaman. Ektiklerimi ektim, biçtiklerimi biçtim demiyor. Binlerce tarlası var, gözlerce uzanan. Nadasa bırakırken birini, diğeri e fideleri serpiyor, harmanını kaldırıyor bir ötekinin, öbürünü sürüyor, işliyor. Topraktan elleri var Ruhi Su'nun. Durmuyor, sürekli yeşeriyor.

Yıllardır söyletilmeyen türküleri söylüyor Ruhi Su. Baskıdan, zulümden, acıdan yalnızca türküde kurtulan halkımızın türkülerini. Türkülerimizden korkanlara, türküsüz kalanlara, türküyü yaratanlara söylüyor. Bir türkü yaratıyor, bir türküyü bize bizden yakın ediyor. Su gibi, dere gibi, deniz gibi akıyor sesi. İçimize akıyor.

Bütün güzelliklere güzellik veriyor Ruhi Su. Hiç karşılık istemeden, beklemeden veriyor. Türkü izi sürüyor, gündüz gece demeden. Türkülere kendi yorumunu getiriyor, çıkarıp bir yöreden sunuveriyor, dünyaya mal ediyor. Yeni ezgiler besteliyor bir derviş sabrıyla, bir karınca çalışkanlığıyla. Her kuşakta söylenecek, çağımıza tanıklık edecek ezgiler.







Ali Sirmen / Cumhuriyet Gazetesi,20 Ocak 1980


Ruhi Su her türküsünde size, yaşlanmayan gülümsemesiyle haykırıyor: İşte bu halkın senin, işte bu halk, yüzyılların ötesinden, acıları, çileleri ve umutlarım böylesine dokunaklı dile getiren bir halk çıkış yolu. İşte benim müziğim, benim sesim, benim bestem. Yani senin halkının sanatı. Ben halkım. Ve Ruhi'nin mesajı aydınlığı muştuluyor, yolu gösteriyor size.Ruhi Su'larla, adı bilinmeyen ozanlarıyla, halkımızla birlikte yürünecek pırıl pırıl bir yol...Sağ olasın Ruhi Su, binlerce kez...






Onat Kutlar / Gösteri Dergisi, Mart 1982


Ruhi Su ismi bizim son otuz-kırk yıllık müzik yaşamımızda özel bir yere sahiptir. Ama Ruhî Su ismi sadece müzik alanında değil, ülkemizin toplumsal yaşamında da özel bir yere sahiptir. Hem ulusal hem de uluslararası alanda tanınan Ruhi Su, aynı zamanda gerek sanatta, gerekse yaşamda inandığı ilkelerden hiçbir zaman sapmamış, yaşamını örnek bir kararlılık ve titizlikle sürdürmüş, çeşitli yalpalamalara uğramamış, bu ilkeleri geliştirmiş ve içinden geçtiğimiz çalkantılı dönemlerde düşünce namusunu korumuş bir sanatçımız olarak da dikkati çekiyor.

Elbette ülkemizin son otuz-kırk yılını izlemek olanağını bulanlar bu söylediklerimin ne anlama geldiğini daha kolay kavrayacaklardır. Ama ben inanıyorum ki, ülkemizde genç kuşaklar için örnek yaşamlara ihtiyaç vardır. Bu açıdan Ruhi Su'nun yaşamında anlatılması gereken çok zengin öğeler bulunduğunu biliyoruz.





Doğan Hızlan /Hürriyet Gazetesi, 12 Şubat 1984


Ruhi Su'nun türkülerinde, nefeslerinde, kendi bestelerinde insan en bildiği sözü, en tanıdığı ezgiyi bile yeni bir solukla, ruhla dinler. Bizim öz malzememiz ile gelişmiş tekniğin kardeşliğinden usta işi ürünler çıkacak sözünü hep söyleriz. İşte bunun örneğidir Ruhi Su. Bir opera sanatçısıdır o, şan tekniğini bilir ve bu bildiklerini bizim folklorumuza uygulayarak icra eder. Ruhi Su yalnızca bir icracı değildir. Türküleri, uzun havaları derlemiş, bize sunmuştur. Pir Sultan Abdal'dan Hatayi'ye, Ali Yüce'den Melih Cevdet Anday'a, Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya kadar birçok şairimizin de şiirini bestelemiştir.

Türküden uzun havaya, özgün besteden zeybeğe kadar Ruhi Su'nun çaldığı ve okuduğu; müziğin bilgi ve bilinçle yapılışının örneğidir.Orhan Veli, "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" demişti. Ben de, Ruhi Su'yu dinliyorum gözlerim açık.






Oktay Akbal / CumhuriyetGazetesi,22 Eylül 1985


Ruhi Su güncel bir kişi değildir; ölüp gitmekle unutulacak, silinecek, anısı belleklerden yavaş yavaş yok olacak biri değildir. Halkımızın gerçek özgürlüğe kavuşması yolunda sazıyla, sesiyle, kalemiyle, uğraşıyla çaba harcayan, yığınlarda bilinç aydınlığını yakan bir büyük insanı toplumlar sürgit yaşatacaktır. Ruhi de yalnız bir sanatçı gibi kalmayacak, yarma, halkımızın en sağlam dostu, en sağlam bir temsilcisi, ışıklı geleceklerin habercisi olarak kalacak.







Melih Cevdet Anday / Cumhuriyet Gazetesi 24 Mayıs 1985


Ruhi Su olayı tam bir cumhuriyet dönemi olayıdır Sanatçımız, Cumhuriyetin getirdiği yeni düşünleri, yeni ülküleri, çağdaş olmanın özlemini tam bir içtenlikle benimsemiş bir devrim çocuğu olarak, çalışmasını, uğraşını büyük bir özveri ve gönüllülükle seçmiş ve yürütmüştür. Sanki Atatürk kültür devrimleri onun adım adım yetişmesine yol açarcasına sıralanmıştır.

Atatürk'ün çağdaş uygarlık ülküsünü ciddiye almış üç beş kişiden biridir Ruhi Su.

Batı müzik yazısı, hiçbir folklor ürünüyle çatışmaz bütün iş; bilimsel müzik yazışı içinde folklorik ürünün yerli yerine oturmasını sağlamaktır.

Türkülerimize bilimsel müzik yöntemini uyguluyordu Ruhi Su. Bunun tam olarak anlaşıldığını sanmıyorum. Ama onun İşi elbet bununla kalmadı, kendisi de besteledi türküler. Dehası ve ölümsüzlüğü buradadır. Bizim, bize özgü değil, uygar dünyadan olduğumuzu gösterdi. Uluslararası ününün kaynağı budur.

Yalnız gelecek değil, böylesi (Ruhi Su'nunki gibi) bir geçmiş de insanı güçlendirir. Nereden gelip nereye gittiğini bilene ne mutlu...






Doğan Hızlan /Hürriyet Gazetesi, 25 Eylül 1985


Ruhi Su ile büyük bir müzik düşünürü aramızdan ayrıldı. Sesi sevenlerin belleğinde, müziğe ve ülkesine gönül verenlerin yüreğinde yankılanacak.






Pertev Naili Boratav ; (Çeviri Bertan Onaran), 1985

(...) Tıpkı Nazım'ınkiler gibi, Ruhi Su'nun seçtiği metin ve ezgiler de, özgün metin ve ezgileri yeni düşünce ve duygularla zenginleştirir —daha doğrusu, özgün yapıtlarda zaten var olan, ama gizli kalmış düşünce ve duyguları ortaya çıkarır.

Ruhi Su'nun dağarı zengin ve çeşitlidir. Sözün gerçek anlamında türkü söyleyerek işe başlamıştı ; Bir yanda adı sanı bilinmeyen kişilerin yarattıkları ezgi ve sözler (sevda, sıla türküleri, dinsel ya da dindışı oyun ya da tören havaları, onurlu eşkıya türküleri, hapishane türküleri, ağıtlar); öte yandaysa, Yunus Emre gibi XIII. yüzyıl ozanlarından tutun da Ali izzet gibi çağdaş aşıklara dek, halk ozanlarının yaratıları. Daha sonra 1960'lardan başlayarak, kendisi de türküler yazmaya başladı. Nazım Hikmet, Orhan Veli, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi çağdaş ozanların şiirlerini müziklendirdi; ama kendi şiirlerine de ezgiler buldu.

Bir müzikbilimci olmasam da, halkbilimci olarak dile getirmem gereken bir düşünce daha var: Ruhi Su, değişik sözlü gelenek kaynağından gelen pek çok ezgiyi ses bantlarına geçirmiştir. Söz konusu kayıtlar, geleneksel özgün ezgilerle üstünde çalışılıp işlenmişleri karşılaştırmalı olarak inceleyebilecek kavim bilimci (etnolog) müzikbilimciler için büyük değer taşıyacaktır. Yitirdiğimiz dostumuzun eşi Sıdıka Su'nun, bu çok değerli kaynakları özenle saklayacağından ve ileriki araştırmacılara sunacağından kuşkum yok.







Aziz Nesin / Sanat Dergisi, l Ekim 1985


İşte tarihin her zamanında ve dünyanın her yerinde gereğinden çok bulunanlar, dünyaya pek seyrek gelen (ne mutlu bize ki yurdumuza gelen) Ruhi Su'ya tedavisi amacıyla yurtdışına çıkması için hiç bir neden de olmadan, hiç bir bahane de uydurulamadan pasaportunu vermediler. Uygar ülkelerin sanatçıları, bilimcileri, aydınları, Türkiye'nin her zaman gereğinden pek çok bulunan yetkililerini Ruhi Su'ya pasaport verilmesi için başvuru yağmuruna tuttuktan sonradır ki Ruhi'ye pasaportunun verilmesi zorunda kalındığında, Ruhi Su ölüm yolculuğuna, dönüşü olmayan göçe hazırlanıyordu. Artık hiç kullanmadığı ve kullanamayacağı pasaportu ile öldü. O kullanılamayan pasaport özenle saklansın. Çünkü bizden sonraki kuşaklar bu günü öğrenmek ve anlamak için kullanılamayan pasaportu müzede görmelidirler.

(...)Sesi güzel, işi güzel, kendi güzel, içi güzel bir insanı yitirdik. Kendisinden geriye dünyamızda durmadan su gibi akacak güzellikler kaldı. Tevfik Fikret'in Nef'i için söylediği "Eyvah ki bir çorak vadide akıp gitmişsin " dizesindeki gibi Ruhi Su da çorak yönetimlerin çölünde akıp gitti. Ama gönüllerimizde yerini alarak. Bütün bir Türk halkının, hepimizin sesi olduğu için dünyanın da sesi olmuştu. Türk halkının başı sağ olsun, hepimizin başı sağ olsun, dünyanın başı sağ olsun.








Mümtaz Soysal / Milliyet Gazetesi, 29 Eylül 1985


Ruhi Su gibileri, kullandıkları araçların yerliliği ve kafalarının çağdaşlığıyla, bu yol üzerinde "(yüzeysel batılılaşma ile mollalık düzeni dışında sağlıklı bir yol) önemli kilometre taşlarıdır. Hele bunu kendilerine yapılan eziyetlerin üstüne çıkarak gerçekleştirmiş olmaları karşısında, siyasal inancınız ne olursa olsun, ancak saygı duyabilirsiniz.






Gürol Sözen / Güneş Gazetesi, 25 Eylül 1985


Bir kazanda kırk yıl kaynatıldı kendisi. Ama "dünya kokacak kadar" dünyayı ve bu halkı sevdi. Suyu, toprağı nakışı ve türküsüyle. Yetmiş iki millete aynı gözle baktı, kardeşliği, birliği, barışı savunarak. Bir türkü söyler gibi de öldü. Türkünün yaşı yok. Kuşaktan kuşağa söylenecek Ruhi Su'nun türküleri...Ne yazık Ruhi Su'nun farkında olmayanlara. Ne acı dünden unutulup gidenlere...






Memet Fuat /Katalog Dergisi, Ekim 1985


Ruhi Su'nun lied'lerinde çağdaş Türk şiiriyle kurduğu uyum ise, çabasının boşa gitmediğim gösteren en kesin kanıttır. Bu büyük müzik araştırmacısını izleyenler, başarıya ermek, açtığı yolda daha ilerilere gidebilmek için, önce onun ne yapmak istediğini çok iyi anlamış olmalıdırlar.









Burhan Arpad / Cumhuriyet Gazetesi, 01 Ekim 1985


Ankara Devlet Operası'nın ilk İstanbul turnesinde tanışmıştık, O Ankara'da, ben İstanbul'da yaşadığımız için uzun aralarla görüşüyorduk. 1952 güz aylarında üzücü olaylar duyuldu. Ruhi Su ve Devlet Tiyatrosu'nun kimi oyuncuları tutuklanmıştı, çevrilmekte olan Aşık Veysel konulu bir filmde komünizm propagandası yaptıkları gerekçesiyle. Olaylar duyulduğu sırada, Vatan Gazetesi'nde muhabirdim, Türk Tiyatrosu Dergisi'nin sekreteriydim. Yazar dostumuz Orhan Hançerlioğlu, İstanbul Şehir Tiyatrosu müdürü olmuştu. Emniyet Müdürlüğü, Üçüncü Şube Müdürlüğü'nden geldiği için eski polis şube müdürü arkadaşlarına uğruyordu. Birinci Şube Müdürü olan Ahmet Topaloğlu'nu o günlerde tanıdım.

Ruhi Su aylardır tutukluydu ve arkadaşları bu konuda bir şey bilmiyordu. İstanbul Polis Müdürlügü'nde hücrede tutuklu olduğundan başka. RuhiSu'nun İstanbul'da hiçbir yakını yoktu. Ahmet Topaloğlu'na baş vurup görüşme izni istedim. Topaloğlu, kalemle anlatılması güç, o karanlık gülüşüyle: "Elbette!" dedi. "Gelin bana, sizi Hamdi Bey'e göndereyim". Gittim ve Topaloğlu beni Hamdi Bey'e gönderdi. Birinci Şube Müdür Muavini Hamdi Bey, "Parmaksız Hamdi" diye tanınırdı. Düşünür ve sanatçılara sorguda uygulanan işkenceleri onun yönettiği söylenirdi.

Belirli bir Rumeli ağzıyla konuşan Parmaksız Hamdi, zile bastı ve Ruhi Su'yu getirmelerini söyledikten sonra, Ruhiden yakındı. Dediğine göre hiçbir şey söylememekte direniyordu. Oysa, Ruhi konuşsa kendisi için de, polis için de çok yararlı olacaktı. Tam o anda kapı çaldı. Pijama üstüne palto giymiş, saçları karmakarışık, yüzü traşsız, adımları ve bakışları ürkek, ufak tefek bir insan, kısık sesle bir şeyler mırıldandı. Söylediklerini unuttum. Fakat kucaklaştığımızı, sessizce ağladığımızı unutamadım. Ruhi Su, Parmaksız Hamdi'den izin alıp kirli çamaşırlarını getirmeye gitti. Sonra dönüp bir bohça verdi, "Semiha bunları yıkasın ve sizde kalsın!" diye.

Evde bohçayı açtık. Kanlı bir yatak çarşafı vardı. Kanlı çarşafı yıllarca sakladık tavan arasında. Sonunda sobada yaktık. Aradan şöyle bir yedi yıl geçmişti. Telefonda bir ses: "Burhan, ben Ruhi Su," dedi. Yeni çevrilen Karacaoğlan filminde bir kaç türkü okumak için İstanbul'a gelmiş sonra bir süre Taksim Gazinosu'nda çalışırken bizde kaldı. Sevimli, dost, biraz çekingen ve mesafeli bir kişiliği vardı...
Alt 07.05.2008, 12:29 #7
Banned
2.2 Ruhi Su için yazılan şiirlerden örnekler



AYDINLANMIŞ BİR SESİN SÖYLEDİĞİ TÜRKÜLERE ÖVGÜ[1]

Türküler dinlerdik
Sesinden
Dağ olurduk yücesinden
Ova olurduk çöl olurduk
Denizlere akardık birlikte
Sular olur

Türküler dinlerdik
Sesinden
Duvarlar yıkılırdı kendiliğinden
Kimimiz Köroğlu’na katılırdık
Kimimiz Dadaloğlu’na
Yemen’de kalanımız olurdu

Türküler dinlerdik
Sesinden
Üçümüz oy
Karacaoğlan
Beşimiz
Pir Sultan Abdal
Hey






SU[2]

- Büyük sanatçı Ruhi Su’ya-

Bir destan mı söyleniyor bir zafer akşamından?
Kim çalıyor, hangi Oğuz bu kopuzu?
Dinleyin, bin seste bin Alp-eren, bin Alp-ozan !
Susun fırtınalar, susun, Ruhi Su !

Bir yakarış, bir dua gibi uzak çağlardan:
Sanki toplanmış kutsal bir ayine ulusu,
Dinleyin, neler diyor bir seste kaç bin Şaman !
Susun ulusular, Ruhi Su!

Tuna mıdır, tarih mi, şan, hicran mı bu ne !
Bir toprağın gelişi mi, gidişi mi, nedir bu ?
Dinleyin, ne söylüyor yüz yıllar bir ezgide !
Susalım kitaplar, susun, Ruhi Su !

Şadlık mısın,ağıt mı, nara mısın, kahır mı...?
Bu ses hangi ateşin parıltısı Anadolu ?
Dinleyin, bir seste bu kaç milyon ruh, kaç yankı !
Susun efendiler, susun, Ruhi Su !

Yoğun yoğun ormanlardan bir yeller eser gibi,
Ya da sokmuşlar gibi bağrınıza bir okyanusu.
Dinleyin, nasıl toplamış bir ses, renk renk hepimizi !
Susalım uluslar, susun, Ruhi Su !






KIZILIRMAK’TAN [3]

...........
Bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu
.........
Damarı Pir Sultan damarı
Damarı robson damarı
Gelir uğul uğul yer altı nehirlerinden
Gelir ve bulur yüreğimizi
Damarı kavga damarı
Bu ne biçim düzen hey bekleroğlu
Öfkesi sesinden büyük
Sesi ününden kocaman Ruhi Su’yu
Şu benim her dalı bin dert açan çıraçakmak ülkemde
Şu benim yürekleri çıraçakmak tutuşanlarım değil
İstanbul
Sosyetesi
Alkışlar

“Gelin canlar bir olalım
tevekkel tü taalallah”






RUHİ SU’YU DİNLERKEN [4]

Sedef gümüş gecede
Toz oldu zaman
Cem oldu yollar
Bir yoldan koca Yunus
Bir yoldan Pir Sultan
Geldiler oturdular
Beş yüz bahardan daha canlı
Beş yüz yazdan daha sıcak
Boyunlarında ip izleri
Besbelli hep kalacak

Aya baktım yere inmiş
Kaş olmuş Elif kıza
Ak gerdan üstünde iki gül
Kollar bir uzaktan bir uzağa
Sen kanatlı kuş olmuşsun Elif, Karacaoğlan yaya
Varsa dibine yaz aylarında
Konduğun dallar eğilmez mi.

Gece yarısı yola düştü obalar
Bre bu ne iştir Dadaloğlu
Yetmedi dağların dostluğu
Giderse gitsin canlar, halk yaşar
Bu tastamam doğru mu ?

Türkmen kiliminden çıkmış güneşe
Bir orman uğultusu
Bir yitik ağlama
Ve bitmez tükenmez bir sevidir Ruhi Su
Her solukta
Bir kürek ateş atar damara
Var git kendin bul der doğruyu.




BİLİ BİLİ LEBLEBİDEN [5]
.............
Bir de lebaleb vardır bizde
Yani dudak dudağa
Çay mı içeceksiniz
Keklik kanı olmalı
Yakmalı parmakları
Ve de dudak dudağa
Çayda bu dengeyi sağladınız mı
Çağırın Ruhi Su’yu
Bizim Ruhi babayı

Bir kocaman sesli adam Ruhi Su
Yüklemiş sesine Anadolu’yu
Bir öfkeli
Bir sevecen ses kervanı
Çekip gider dağlar dağlar
Bir kahkaha gibi girmektir kavgaya

Ruhi Su’yu dinlemek
Pişkin bir kısrağı kıraçta
Dört nala kaldırmaktır
Öpüşerek yüzmektir temmuz denizlerinde
Dutu daldan yemektir
Meyvalarla kuzularla kuşlarla sevişmektir
Ruhi Su’yu dinlemek
Madem ki Bağdat’tayız
Madem ki eyvallah demiştik zahlavi’ye
Çınlasın kulakları Ruhi babanın
Hadin dostlar
Can cana.
........




RUHİ SU’DA TÜRKÜLENMEK [6]

Çukurova bahara yüz dönende
Uykularını yorganlarına dürüp erkenden
Gurbetçiler sökün eder dört bir yöreden
İki büklüm bir açlık, eski töreden,
Cerenler suya inende
Bir sızılı uzun hava susuz dereden
Acıyı bir sapsağır kuytuda türkülenmek


Alıcı kuş dönenip durur
Bulanırken toprak bir yorgunluğu
Bir ıtır sevgi burun kanadında
Halkına yönelmiştir ya
Kara güç kan uluşur
Ruhi Su dam altında
Geceyi bir kelepçe uykuda türkülenmek

Evren gözü bakan bir bilge pınar
Uzar tanrıcak bir soluk Yunus’tan
En Elif güzelliktir güneyde Karacaoğlan
Kerem, kıyım, seferberlik, yiten sayısız can
Ve boz bulanık acılar
Bir bulut kaynar emekten, Sivas’taki Pir Sultan
Yalnızlığı dağ deviren bir umudu türkülenmek

Al sevgiye ak gül durmak
Ve kavgayı bin dağ sürmek
Sesle ölümleri vurmak
Ruhi Su’da türkülenmek






RUHİ SU SÖYLÜYOR GECEDE[7]

“Tezkeremden evvel vurdular beni”
“Şimden sonra yaşaması güç oldu”
“Adam öldürmeyi oyun mu sandın ?”
“Yüzbaşılar yüzbaşılar”
“Kalsın benim davam divana kalsın”
Ruhi Su söylüyor gecede
Masalar sandalyeler söylüyor
Duvarlar, duvarlarda tablolar
Tablolarda renkler özler biçimler
Çiçekler avizeler süsler söylüyor
Ruhi Su söylüyor gecede
Havada kanat kanat eller söylüyor
Doğuda bir kaçak mavzer
Batıda bir zeytin dalı söylüyor
Yunus’ta örse çekiç
Pir Sultan’da ipek ve gül söylüyor
Ruhi Su söylüyor gecede
Susuyor karası da ihtiyar yalnızlığın
Allar morlar bayram bayram söylüyor
Yeter artık hey Ruhi Su
Mendil değil bu yürek bu
Götürmez bunca coşkuyu
Sıkılmış yumruk yumruk
Düşmüş caddeye
Orman orman söylüyor






“TELLİ KUR’AN” [8]

Biz ki telli Kur’anız
Parmak verdik size
Mızrap verdik ey ozan
Hep prmağın ucunda
Binlerce göz kulak verdik
Biz ki halk soyundanız
Türküler cumhuriyetiyiz
Ezgilere ağız verdik
Dil verdik sözcüklere


Günah kılınmıştır onlara
Ordular toplar tüfekler
Öldürmek ayıp kılınmıştır
Onlar ki türkü bilmezler
Yürekleri taş kılınmıştır
Ellerimiz uzak ellerinden
Biz ki telli Kur’anız
Parmakla okunanız

Bilmezler mi ki
Biz her gelene vereniz
Alan değiliz her geçenden
Açsanız ekmek verdik
Kumaş verdik çıplaksanız
Kuşa kanat ağaca yaprak verdik
Apaçık de ki onlara

Biz toprak soyundanız
Ekmekle okunanız
De ki onlara ey Ruhi
Nefreti öğretmedik kimseye
Hiç usanmadan sevenleriz
Biz ki telli Kur’anız
Doğruların doğrusuyuz
Yalan değmedi tellerimize
Apaçık bildir ki onlara
Biz insan cumhuriyetiyiz
Nakışız türküyüz halkız
Evrensel merhabayız






RUHİ SU TÜRKÜSÜ [9]
(72 yaşında Ruhi Ağabey’e)

Saz dağından akar bir su
Ay ışıklıdır telleri
Banlar yankılar türkü su
Söyletir suskun dilleri
Yunar arıtır Ruhi Su
Gönendirir gönülleri
Molla Kasım teper geri
Alkışa durur Yunus’u
Gezer dolaşır illeri
Karacaoğlan Köroğlu’su
Anadolu’nun gözleri
Abdal’ı Dadaloğlu’su
Sarsar yörük aileleri
Zeybek’lerin uğurlusu
Hacı Bektaş erenleri
Semahların tutkulusu
Nazım ustanın gülleri
Açar Türkiye dolusu

Seferberlik türküleri
Kuvayı milli korosu
Uğrar sorar sürgünleri
El kapıları yolcusu
Derer masal çiçekleri
Çocuklar için Ruhi Su
Geleceğin muştucusu
Türküleri türküleri
Yetmiş iki dil ulusu
Söyler kurtuluş günleri
Yaşar canlarla Ruhi Su
Nice yetmiş ikileri

“Bir saz alıp çalamadım
O’na çırak olamadım
Düşündükçe dövünürüm
Deliceydim bilemedim
Öylesiydi en doğrusu”









SONUÇ:


“Ruhi Su Hayatı- Eserleri ve Sanatçı Kişiliği” başlığını taşıyan bu araştırmada varılan sonuçları şöyle özetlemek mümkündür.


- Ruhi Su küçük yaşlardan itibaren Anadolu halk kültürünü içerisinde yaşayarak tanıma imkanı bulmuş, halkın yaşadığı pek çok sıkıntıyı kendi hayatında da yaşamış bir sanatçıdır. Dolayısıyla içinde yetiştiği kültür Ruhi Su’nun sanatına pek çok olumlu katkı yapmıştır. Ruhi Su’nun da içinde yetiştiği toplumun sanat düzeyinin yükselmesinde önemli etkileri olmuştur.


- Ruhi Su, hayat koşullarının zorluklarına rağmen müzik konusunda akademik eğitimini tamamlamış, sanatını bilimsel metotların desteği ile icra etmiş bir sanatçıdır.


- Müzik alanındaki en önemli vasfı solistliktir. Ancak bunun yanı sıra besteler yapan, sazına hakim, şiirler yazan, derlemeler ve araştırmalar yapan çok yönlü bir sanatçı olmuştur.


- Ruhi Su yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da verdiği konserlerle halk müziğinin tanınmasında ve sevilmesinde etkili olmuş, yaptığı çalışmalardan dolayı pek çok ödüle layık görülmüştür.




- Ruhi Su türkü söylerken taklitçi olmamış, halkın söyleyiş tarzına öykünmemiştir. Türküleri kendi dönemine kadar yetişmiş hiçbir sanatçının kullanmadığı bir teknikle seslendirmiş ve alanında ekol olmayı başarmıştır.

- Hayatı boyunca yönettiği korolarda yüzlerce insanı yetiştirerek halk müziğine kazandırmasının yanı sıra yeni neslin türkülerle tanışmasında etkili olmuş bir eğitimcidir.

- 1964 den ölümüne kadar geçen sürede 16 adet 45 lik, 11 adet uzun çalar çıkarmıştır. Ölümünden sonra eşi ve oğlu ellerindeki kayıtları hala kaset ve CD ler halinde yayınlamayı sürdürerek Ruhi Su müziği ile ilgili tarihsel bir arşivlemeyi sürdürmektedirler. Ruhi Su yayınlamış olduğu albümlerle önemli bir de türkü arşivi oluşturmuştur.

-Ruhi Su’nun Ocak 2003 e kadar yurtinde ve dışında; Seferberlik Türküleri ve Kuvayi Milliye Destanı, Karacaoğlan, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Şiirler Türküler, Köroğlu, El Kapıları, Sabahın Bir Sahibi Var, Semahlar, Zeybekler, Çocuklar-Göçler-Balıklar, Ruhi Su Dinletisi, Ekin İdim Oldum Harman, Pir Sultan’dan Levni’ye, Kadıköy Tiyatrosu Konserleri, Ezgili Yürek, Beydağının Başı, Dadaloğlu ve Çevresi, Huma Kuşu ve Taşlamalar, Sultan Suyu, Dostlar Tiyatrosu Konseri, Uyur İken Uyardılar, Barabar, Aman Of, Ankara’nın Taşına Bak ve son olarak Gülüm Dermişler adlı türkü albümleri plak, kaset ve CD olarak yayınlanmıştır.







KAYNAKÇA

AKATLI, Fisun, Bir De Ruhi Su Geçti, İstanbul 2001
AKBAL, Oktay, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 22 Eylül 1985
ALİ, Filiz, Politika Dergisi, İstanbul, 29 Ocak 1977
ALTAN, Çetin, Akşam Gazetesi, İstanbul, 28 Ocak 1968
ALTAN, Çetin, Milliyet Gazetesi, İstanbul, 16 Nisan 1981
ALTAR, Cevat Memduh, Ülkü Dergisi, İstanbul, 1 Mart 1942
ALTAR, Cevat Memduh, Ülkü Dergisi, İstanbul, 16 Nisan 1943
ANDAY,Melih Cevdet, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 13 Mayıs 1977
ANDAY,Melih Cevdet, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 24 Mayıs 1985
Ant Dergisi, İstanbul, 9 Nisan 1968, Sayı: 67
ARAZ, Nezihe, Kuvvet Dergisi, İstanbul, 26 Mayıs 1947
AREN, Sadun, Politika Dergisi, İstanbul, 23 Kasım 1976
ARPAD, Burhan, Filarmoni Dergisi, İstanbul, Mart 1951
ARPAT,Burhan,Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 1 Ekim 1985
ARZIK, Nimet, Yedi Gün Dergisi, 17 Ocak 1973
BEHEY, Francis, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 20 Şubat 1971
Bilim ve Sanat Dergisi, İstanbul, Kasım 1985, Sayı: 4-5
BORAN, Behice, Çark Başak Dergisi, Almanya, Kasım 1985
Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 23 Temmuz 1977, 5 Şubat 1977,
17 Aralık 1977, 5 Mart 1977,8 Ekim 1977,
DİNÇER,Metin, Ruhi Su’ya Saygı, Adam Yayınları, İstanbul, Ekim 1986
DİNO, Abidin, Guitar Et Musique, Paris, 1972
DİNO, Abidin, Yaprak Dergisi, İstanbul, 15 Mart 1960
ERHAT, Azra, Yeni Ufuklar Dergisi, İstanbul, Mart 1971
ERHAT, Azra, Yeni İstanbul Dergisi, İstanbul, 10 Nisan 1953
FİSUN, Akatlı, Köken Dergisi, İstanbul, Mart 1974
Folklore’64, Istanbul American Colleges / Folklor Show, Mart 1964
FUAT, Memet, Katalog Dergisi, İstanbul, Ekim 1985
GÜRSOY, Gencay, Düşün Dergisi, İstanbul, Ekim 1985
HEKİMOĞLU, Müşerref, Halkçı Dergisi, İstanbul, 24 ağustos 1972
HIZLAN, Doğan, Hürriyet Gazetesi, İstanbul, 25 Eylül 1985
HIZLAN,Doğan, Hürriyet Gazetesi, İstanbul, 12 Şubat 1984
HOYİ, İbrahim, Son Saat Dergisi, İstanbul, 23 Mayıs 1951
KEMAL, Yaşar, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 9 Nisan 1961
KORKMAZGİL, Hasan Hüseyin, Toplum Dergisi, 8 Kasım 1972
KUTLAR, Onat, Gösteri Dergisi, İstanbul, Mart 1982
MAĞDEN, Perihan, The Bosphorus Chronicle, 29 Mayıs 1979
Milliyet Sanat Dergisi, İstanbul, 1 Mayıs 1984
NESİN, Aziz, Akşam Gazetesi, İstanbul, 18 Ocak 1960
NESİN, Aziz, Sanat Dergisi, İstanbul, Ekim 1985
NUREDDİN, Vala, Akşam Gazetesi, İstanbul, 3 Nisan 1951
ONARAN, Bertan, Hürgün Dergisi,İstanbul, 23 Eylül 1985
Orkestra Dergisi, İstanbul, Mayıs 1965, Yıl: 3, Sayı: 26
Oyun Dergisi, İstanbul, Kasım 1963, Cilt: 1, Sayı: 4
RADO, Şevket, Akşam Gazetesi, İstanbul, 28 Mart 1951
Sanat Emeği Dergisi, İstanbul ,Mayıs 1978, Mart 1978, Nisan 1978
SELÇUK, İlhan, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 18 Ocak 1968
SİRMEN, Ali, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 20 Ocak 1980,
SOYSAL, Mümtaz, Milliyet Gazetesi, İstanbul, 29 Eylül 1985
SÖZEN, Gürol, Güneş Gazetesi, İstanbul 25 Eylül 1985
SU, Ruhi, Ezgili Yürek, Adam Yayınları,İstanbul, Nisan 1985
TOPUZ, Hıfzı, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 20 Şubat 1971
TÖR, Vedat Nedim, Vatan Dergisi, İstanbul, 25 Ağustos 1944
Türkiye Öğretmenler Derneği, Türkülerle Çiçeklenen Ruhi Su, Köln 1985
TÜTENGİL, Cavit Orhan, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 9 Ocak 1977
Varlık Dergisi, İstanbul, 10 Ocak 1940 Yıl:7 Cilt: 10 Sayı: 157
Varlık Dergisi, İstanbul, 5 Haziran 1940
Yağmur ve Toprak Dergisi, İstanbul, Kasım- Aralık 1948
Yağmur ve Toprak Dergisi, İstanbul, Şubat 1949
YAVUZ, Hilmi, Yeni Ortam Dergisi, İstanbul, 21 Aralık 1972
Yeditepe Dergisi, İstanbul, Ağustos 1961, Yıl: 12, Sayı: 45
Yeditepe Dergisi,İstanbul, Eylül 1952, Yıl: 3, Sayı: 21
YENER, Faruk, Vatan Dergisi, İstanbul ,23 Mayıs 1951
YENER, Faruk, Vatan Dergisi, İstanbul, 4 Nisan 1951
Yeni Ufuklar Dergisi, İstanbul, Aralık 1963, Sayı: 139

[1] Arif Damar, Yön Dergisi, İstanbul, 10 Haziran 1966
[2]Zeki Ömer Defne, Varlık Dergisi, 1 Haziran 1974
[3]Hasan Hüseyin Korkmazgil, Kızılırmak, 1973
[4] Mehmet Karabulut, Nisan 1973
[5]Hasan Hüseyin, Nisan 1974
[6]Tahsin Saraç, Köken, Aralık 1974
[7]Hasan Hüseyin, Mayıs 1976
[8]Ali Yüce, Ocak 1977
[9]Yaşar Miraç, Nisan 1984
Alt 14.05.2008, 09:47 #8
Lise 3. Sinif
Guzel bir calisma, tesekkur ediyorum
Alt 14.05.2008, 21:03 hakan046 - İCQ üzeri Mesaj gönder hakan046 - AİM üzeri Mesaj gönder hakan046 - MSN üzeri Mesaj gönder hakan046 - YAHOO üzeri Mesaj gönder hakan046 isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder #9
Ilkokul 7. Sinif
teşekkürler paylaşım için çok güzel bir şiir
Alt 14.05.2008, 21:05 hakan046 - İCQ üzeri Mesaj gönder hakan046 - AİM üzeri Mesaj gönder hakan046 - MSN üzeri Mesaj gönder hakan046 - YAHOO üzeri Mesaj gönder hakan046 isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder #10
Ilkokul 7. Sinif
teşekkürler saol
Alt 14.05.2008, 21:05 hakan046 - İCQ üzeri Mesaj gönder hakan046 - AİM üzeri Mesaj gönder hakan046 - MSN üzeri Mesaj gönder hakan046 - YAHOO üzeri Mesaj gönder hakan046 isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder #11
Ilkokul 7. Sinif
ellerine saglık
Alt 14.05.2008, 21:07 hakan046 - İCQ üzeri Mesaj gönder hakan046 - AİM üzeri Mesaj gönder hakan046 - MSN üzeri Mesaj gönder hakan046 - YAHOO üzeri Mesaj gönder hakan046 isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder #12
Ilkokul 7. Sinif
yüregine saglık
Alt 14.05.2008, 21:08 #13
Üniversite 1. Sinif
devrimci ozan ruhi su yu saygıyla anıyoruzzz
Alt 16.05.2008, 09:02 #14
Lise 3. Sinif
Tesekkurler arkadasim,
bu devlet bazi degerlerin kiymaetini bilmedi
yazik, hemde cok yazik
Alt 17.05.2008, 17:15 #15
Lise 2. Sinif
teşekkürler
Alt 23.05.2008, 09:57 dedeler - MSN üzeri Mesaj gönder #16
Anaokulu
teşekürler
Alt 09.06.2008, 20:29 #17
Lise 1. Sinif
harika olmus emegine saglik
Alt 21.09.2008, 23:06 #18
Ilkokul 8. Sinif
emege saglik tesekürler
Alt 24.09.2008, 11:00 #19
Ilkokul 5. Sinif
eserlerini halen severek dinliyorum.
Alt 27.09.2008, 12:24 #20
Ilkokul 1. Sinif
teşekürler kardeş emeğine sağlık
Cevapla

Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB Kodlari Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cvp Son Mesaj
Aşık Veysel-hayatı Eserleri tiflis Türkücü ve Ozan Biyografileri 15 14.03.2009 21:50
Behçet Necatigil, hayatı eserleri beyaban ORTA ÖĞRETİM 0 08.01.2009 23:51
Orhan kemal’ in hayatı yaşamı eserleri beyaban LİSE EĞİTİMİ 0 07.01.2009 13:27
Ruhi Su natadota Silinen Konular ve Mesajlar 0 06.01.2008 20:06
Sanatçı Ruhi Su, Ölümünün 22. Yıldönümünde Mezarı ... CP Robot Silinen Konular ve Mesajlar 0 22.09.2007 15:20

WEZ Format +2. Şuan Saat: 00:53.
Cayburg - Arşiv - Top - Iyiler - Web Stats
Rapidshare Uploaded.to Uptal.com Upshare.NET Filefactory.com Videolari, Video izle Fun, Fan Anket WinRAR | File Hosting Free Kurd Radyo Dinle Bedava Albüm Indir Yeni Albüm Albüm Paylasim .Net .Org
Powered by vBulletin® Version 3.8.1 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197