![]() | |
![]() |
| | Seçenekler |
| | #1 |
| Banned | |
| | #2 |
| Banned | 1.2 Eşi Sıdıka Su ile yapılan görüşme [Üye Özel | Für Mitglieder | For Members] Soru 1- Ruhi Su île ne zaman nasıl tanıştınız ? Ruhi Su'nun kendisinden önce sesi ile tanıştım. O yıllarda henüz ortaokul lise öğrencisiydim. Ruhi 1943-45 yılları arasında radyoda türküler söylüyordu, 15 günde bir Pazar günleri "bas bariton Ruhi Su" anonsu ile açılan bir programdı bu. O zaman Türkiye'de tek radyo vardı, O da TRT Ankara radyosu... Bu programların başlaması da şöyle oluyor. Ruhi Su bir yandan konservatuarın opera bölümüne devam ederken bir yandan da halk türküleri söylüyor. Onun sesinden türküleri dinleyen konservatuar hocaları bu türküleriçok beğenip Ruhi'nin bunları radyoda söylemesi gerektiğini düşünerek bu fikirlerini o zamanki TRT Ankara Radyosu müdürü Vedat Nedim Tör'e iletiyorlar. Vedat Nedim Tör de bunun üzerine Ruhi Su'yu yanına çağırıp ona radyoda bir program yapmasını teklif ediyor, hatta bu programın her gün olabileceğini söylüyor. Ancak Ruhi bu teklifi 15 günde bir program olmak üzere kabul ediyor ve bu şekilde radyo programlarına başlıyor. Bu programlar 1943 den 45 e kadar devam ediyor ve çok büyük ilgi görüyor. Halk Ruhi Su'yu çok beğeniyor, onu evlerine davet ediyorlar, radyoya devamlı olarak mektuplar geliyor ve programlar bu şekilde devam ediyor. Ruhi Su o zaman Pir Sultan Abdal, Ali İzzet, Muhyi, Dertli ve daha bir çok Alevi ozanlarından deyişler seslendiriyor. Pir Sultan'dan "Gelin canlar bir olalım" ı, Ali İzzet' ten "Bir Allah'ı tanıyalım ayrı gayrı bu din nedir?" i ve Muhyi'den "Zahit bizi tan eyleme" isimli deyişleri söylüyor. Tabii bu deyişler Ankara Radyosunu müthiş hareketlendiriyor ve halktan müthiş bir ilgi görüyor. Böylece de Ruhi Su Alevi deyişlerini ve nefeslerini ilk olarak söyleyen sanatçı oluyor. O güne kadar Alevi nefeslerini radyoda söyleyen kimse yok. Tabi bu müthiş ilgi görünce bu sefer telaş ediyorlar. Mesut Cemil Ruhi Su'ya diyor ki; "Senin sesini buralarda harcamayalım, sen bir opera sanatçısısın" ama Ruhi Su ona "Benim sesimi harcayın. Ben türküleri radyoda söylemeye devam edeyim" diyor. Bunun üzerine Mesut Cemil Ruhi Su'ya hakkında bir çok söylenti olduğunu, onun komünizm propagandası yaptığının söylendiğini bunlardan dolayı da bu radyo programlarına bir müddet ara vermesi gerektiğini söylüyor. İşte verilen o ara uzun yıllar sürdü. Bir daha Ruhi'yi ne radyolara ne de televizyonlara çıkarmadılar. Yahut arada bir belki... Ruhi Su' yu ben bu programlarda sesi ile tanımış oldum.Onu da şöyle dinledim. Benim ağabeyim Ankara'da Ziraat Fakültesi'nde okuyordu o sıralar ve Ruhi Su ile arkadaştılar. Radyoda söylediği zaman bizi uyaran kişi ağabeyim olmuştu. (Ben o sıralar ortaokul öğrencisiydim. Ancak Sivas'ta çocukluk yıllarımdan itibaren aile ortamında sürekli türkülerle büyümüştüm. Yani Ruhi Su'yu tanımadan önce Aşık Veysel'i tanıyordum. O zaman Şarkışla'lı Aşık Veysel Sivas'a geldiğinde bizim mahallemize gelirdi. Bulunduğumuz ortam itibariyle çocukluğumuz önemli bir kültürel zenginlik içerisinde geçmişti. O dönemde Alevi'ler, Kürt'ler, Ermeni'lerle iç içe bir çocukluk dönemi yaşamışlık. Onun için kendimi çok şanslı hissediyorum) Yani Ruhi Su'yu ilk olarak ağabeyim aracılığı ile tanımış oldum. İlkokulu Sivas'ta bitirdikten sonra, ortaokul ve liseyi Bursa'da okudum. Liseyi bitirdikten sonra Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Felsefe bölümüne girdiğimde artık bilinçli bir öğrenciydim. Yani düşünebilen, politikayı anlamaya çalışan, türkülerin ve sanatın içinde olan biriydim artık. O yıllarda halk evlerinde şiir ve türkü matinelerine devam ediyordum. BenDil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne başladığım zamanlarda Ruhi Su'nun da bu fakültede bir korosu vardı. Ben de hemen o koroya korist olarak katıldım. İlk tanışmamız da şöyle oldu; Nezihe Aras, Ruhi Su ve ben bir gün okul çıkışı birlikte Ulus'a kadar yürüdük. Yürüyüş sırasında konuşmaya çalışmama, ona bir şeyler anlatmama rağmen Ruhi benimle hiç konuşmadı ve sürekli dinledi. Ancak gideceğimiz yere gelip ayrılırken bana "kusura bakma bu akşam operaya çıkacağım, havanın soğuk oluşundan dolayı seninle konuşamadım, nasıl olsa sonra görüşürüz" dedi. Böylece o gün ilk kez tanışmış olduk. Ondan sonra Ruhi Su'nun korosuna devam ettim. Ancak bu fazla sürmedi. Çünkü bu koroyu yasakladılar. Sonra bir ara tekrar bir koro kuruldu ve yine yasaklandı. Ancak arkadaşlığımız bu korolarda başlamış oldu. Bu arkadaşlık karşılıklı saygı çerçevesinde bir dostluktan ibaretti. 1949 senesinin sonlarına doğru ağabeyim Ankara'ya tayin oldu ve annemle birlikte Ankara'ya taşındılar. Ben de öğrenci yurdundan ayrılıp ailemle birlikte oturmaya başladım. Yine bu günlerde Ruhi Su hem ağabeyimin hem de benim arkadaşım olarak bize gelip gidiyordu. Annem de türküleri sevdiği için Ruhi'yi beğenerek dinliyordu. 1950 yılında benim rahatsız olduğum bir gün Ruhi bize geldi. O akşam ki sohbette ilk kez birbirimizi karşılıklı olarak tanıma imkanı bulduk. Türkülerden bahsettik, bizim ailece türkülere ne kadar bağlı olduğumuzu öğrendi. Aşık Veysel'den bahsettik, geç saatlere kadar beraber türküler söyledik. Hatta benim bu kadar çok türkü bilmeme şaşırdı. Böyle güzel bir geceden sonra Ruhi ayrıldı ve sabahleyin beni telefonla arayarak buluşmak istediğini söyledi. Zannediyorum aramızdaki ilk duygusal yakınlık o akşam başladı. Soru 2: Evlilik aşamasına kadar geçen süreyi anlatabilir misiniz ? Böylece Ruhi Su'yla ertesi gün buluştuk. Arkadaşlığımızın artık bir sevgiye dönüştüğünü ve bunu kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Bende buna hiç itiraz etmedim ve aramızdaki sevgi bu şekilde başladı. Yaniarkadaşlığımız sevgiye dönüştü. Bu zaman zarfında ikimiz de ilerici insanlarolarak o zamanki siyasi mücadele içerisinde aynı paralelde olduğumuzu anladık. Bu şekilde aramızdaki ilişki gittikçe gelişti, çok yönlü olmaya başladı. Daha önce aynı siyasal yapılanma içerisinde bulunduğumuzu bilmiyorduk. Yani demek istiyorumki, Ruhi ile birbirimizi çok yönlü olarak anlamamız söz konusuydu. Tabi aramızda çok fırtınalar kopmuş olabilir, çok şeyler olmuş olabilir ama biz bir kere türkülerde anlaşmıştık. Temel olgu türkülerdi. İkincisi ise, ideolojimiz, yanı siyasi düşünce bakımından birlikteliğimizdi. Bu dönem içerisinde birbirimize tam manasıyla aşık olmamız 1950 senesi baharı diyebiliriz. Bundan sonra Ruhi , bize sık sık geliyor, beraber konserlere, tiyatrolara, operaya gidiyorduk. İlk aşamada evlenmeyi düşünmedik. Şöyle ki; ikimiz de belli bir siyasi örgütlenmenin içindeyiz ve 51 tevkifatı başlamıştı. Tutuklanacağımızı biliyorduk.Bu tutuklanma aşamasında evlenelim mi yoksa biraz daha bekleyelim mi tam olarak karar veremedik ve böylece 1951 in sonunda biz tutuklandık, ilk olarak Ankara'da gözaltına alındık. Sansaryan Hanı'nda bulunan 1. Şubeye getirildik. Orada dört buçuk ay gibi bir süre kaldık. Ruhi benden biraz daha fazla kaldı. Sonra Harbiye Merkez Kumandanlığı Cezaevi'ne geldik. Cezaevine gelince hemen müracaat ettik nişanlı olduğumuzu söyledik ve orada hemen birer yüzük taktık acele. Çünkü belki bizi bir daha görüştürmeyeceklerdi. Böylece haftada bir görüşmemize izin verilecekti. Gerçi bu görüşmeler o zamanki cezaevi müdürlerinin keyfi kararlarına bağlıydı. Ama tutuklanmamızdan mahkumiyet kararının verilmesine kadar bir çok kez görüşme imkanı bulduk ve mahkememiz üç buçuk sene sürdü. Sonunda 5 er seneye mahkum olduk. Mahkumiyet kararı kesinleşince erkekleri Adana ceza evine götürdüler. Toplam on yedi kişi olan hanımlardan Mihri Belli'nin eşi Sevim Belli ve ben kaldık. Sevim Belli'yi Ankara'ya beni de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderdiler. Ondan sonraki cezamızı ben Sultanahmet'te, Ruhi ise Adana'da çekti. Mahkumiyet kararımız kesinleşince evlenmeye karar verdik. O zaman benim Dil ve Tarih’den hocam ve aynı davada yargılandığımız Behice Boran benim, eşi Nevzat bey de Ruhi'nin şahidi olarak Harbiye Cezaevi'nden iki jandarma ve bir astsubayın nezaretinde Nişantaşı'nda Rumeli caddesindeki Hükümet Tabipliği'ne gittik. 29 Eylül 1954 Cumartesi günü nikahlandık. Nikahtan sonra cezaevine yürüyerek döndük. Bu bizim için çok önemliydi. Çünkü Nişantaşı'ndan Harbiye'ye kadar Ruhi'yle beraber yürüyorduk. Gerçi iki jandarma bir de astsubay vardı yanımızda ama yinede o yolu beraber yürümek bizim için çok önemliydi. Yolda Ruhi askerlerden müsaade alarak dört yoldaki bir kitapçıdan Goya'nın bir albümünü satın aldı ve imzalayarak bana hediye etti. Sonra ikimiz de kendi koğuşlarımıza döndük. Bir müddet sonra da Ruhi Adana'ya ben de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildim. Bundan sonraki görüşmelerimiz ancak mektuplar aracılığıyla sürdü. Cezaevindeyken sürekli mektuplaştık. Mektup göndermemize de izin yoktu ama biz bunu gizli yollardan aşmayı başardık. Çok büyük bir tesadüf eseri yıllar sonra emekli olduğumda maaşımı Hükümet Tabipliği'nde nikahımızın kıyıldığı o binada ve aynı odada almaya başladım. İlk maaşımı almaya gittiğimde o odada daha önce yaşadıklarımı hatırlayarak duygulandım. Soru 3: Cezaevi süreci tamamlandıktan sonra nasıl buluştunuz? 5 sene bittikten sonra sürgün günlerimiz başladı. O zaman hanımları tutuklandıkları yere gönderiyorlardı sürgüne. Onun için beni Ankara'ya, Ruhi Su'yu ise Konya'nın kazası Çumra'ya gönderdiler. Bu sürgün hayatı 20 ay sürdü. O zaman böyle "5 sene cezanız bitti, hadi buyurun çıkın, serbestsiniz" demiyorlardı. Yani artık ceza evindeki işiniz bitmesine rağmen kolay kolay kurtulamıyordunuz. Benim cezamın bitimi Cumartesi gününe rastlamıştı. Ancak o gün tatil olduğu için daha "Pazartesi gününe kadar bekleyeceksiniz" dediler. Yani beş sene hapis yatmıştım vebeni ikigün daha orada tutacaklardı. Beni karşılamaya Behice Boran ve eşi gelmişti. Bu duruma itiraz ettiler ve bu itirazın neticesinde beni Behice hanımın oturduğu yere yakın bir karakola (sonradan öğrendiğime göre Kalamış Polis Karakolu'na) mevcutlu olarak getirdiler. Yine akşama kadar süren uzun bir uğraşı ve Behice hanımın kefil olması üzerine beni Pazartesi sabaha kadar Behice Boran'a teslim ettiler. Cumartesi akşamdan Pazartesi sabaha kadar Behice hanımlarda misafir oldum ve beni Pazartesi sabah erkenden karakola teslim ettiler. Karakol da daha sonra 1. Şubeye teslim etti. Tabii bunun benim için güzel bir yanı oldu, o gün aksama kadar 1. şubede kaldım. Ankara'ya götürülmem için akşamki treni beklemek zorundaydık ve beni 1.Şube binasının içinde serbest bıraktılar. Ben de akşama kadar şube içindeki hücreleri, tabutlukları gezme imkanı buldum. Boş olan hücrelerin kapılarını açtım ve duvarlarında yazan yazıları okudum. O yazılarda Ruhi'nin söylediği türkülerden cümleler vardı. "Hangi günü gördük akşam olmamış..." bu ve bunun gibi bir çok sözü toplu iğneyle duvarlara kazımışlardı. O günün akşamı yine bir polisin nezaretinde Ankara 1. Şubeye doğru trenle yola çıktık. Ertesi gün 1. Şubede imzayı attım ve artık serbestsiniz dediler. Yani o imzayı atana kadar iki gün daha eziyet çektirdiler. Soru 4: O zaman Ruhi Su Çumra'da siz Ankara'dasınız... Evli olmanızdan dolayı bir arada yaşamanıza izin verilmedi mi? Şimdi Ruhi'nin nakli için hemen harekete geçtim ve dilekçe verdim. Zaten karı koca olarak bir arada olmamız kanuni hakkımızdı. Fakat o zaman Kemal Aygün diye birisi vardı emniyet genel müdürü ve Ruhi'nin resmen nakledilmemesi için Çumra hakimliğine ve savcılığına yazı yazdı. Ben gittim konuşmalar yaptım, hiçbir şeyi kabul etmedi. Ama Çumra'da çok iyi niyetli bir savcı vardı o sıralar -şu anda ismini hatırlayamıyorum- onlar "Ruhi bey üzülme biz senin naklini yaptıracağız. Hiç kimse bize mani olamaz , isterlerse sürsünler ama yine de bu işle uğraşacağız" diyerek Ruhi'ye moral verdiler. Havayı yumuşatmaya çalıştılar. O sıralar Ruhi de Çumra'da böyle salaş denilebilecek ucuz bir otel odasında kalmaya başlamış. Çumra halkı da Ruhi'ye devamlı destek oluyor, moral veriyorlar, otelde radyo olmadığı için Ruhi parkta haberleri ve Yurttan Sesler'i dinliyormuş. Bu arada Ruhi üzüldükçe, daldıkça "üzülme, bu günler de geçer" diye ona moral verenler oluyormuş. Tabi bunun yanı sıra Ruhi'ye olumsuz yaklaşanlarla beraber Çumra halkı sanki ikiye ayrılmış. Fakat savcı Çumra'daki bu durumu yumuşatmak için Ruhi'den cura dersi almaya başlamış. Bir cura alarak Ruhi'ye gelmiş. Bir müddet sonra savcı Ruhi'den Çumra cezaevinde bir konser vermesini istemiş ve orada Ruhi'ye türkü söylettirmiş. Biz çıktığımızda 1958 Haziran'ıydı, Eylül sonunda Ruhi'nin naklini yaptırdı o savcı ve Ruhi oradan ayrılmadan tren istasyonun salonunda Çumra halkıyla vedalaşıyor, insanlara türküler söylüyor, beraber kadeh tokuşturuyorlar ve sohbet ediyorlar. Çıktıktan bu zamana kadar ben de Ruhi'yle hiç görüşmedim tabi... Ankara'ya Ruhi'yle beraber dönmek için 1. Şube müdüründen bir hafta izin istedimve Çumra'ya gittim, bir hafta Ruhi'yle beraber kaldım. Çumra halkı banada çok ilgi gösterdiler. Bizi bahçelerine üzüm yemeye çağırdılar, savcı evinde misafir etti ve biz Çumra'da yaşadığımız o günleri hiç unutmadık. O savcıyı saygıyla anıyorum hala. Daha sonra Ruhi ile o savcının adını çok hatırlamaya çalıştık, hatta oğlunu bulduk ama kendisi rahmetli olmuş. Neticede bir daha görüşemedik. Daha sonra beraber Ankara'ya geldik. Ruhi'nin çok yakından tanıdığı Celal Cündoğlu isimli bir iş adamı vardı. Celal Cündoğlu bize Etimesgut'a 12 kilometre uzaklıkta, tarla ortasında, suyu, elektriği olmayan iki göz bir ev verdi. Orada 20 ayımızı geçirdik ve her gün sabah akşam 12 kilometre yürüyerek Etimesgut'a imza vermeye gidiyorduk. Ruhi ile orayı yaşabilir bir yer haline getirmeye çalıştık. Ruhi mukavvalardan, tahtalardan elbise dolapları yaptı. Kullandığımız suyu Ruhi kendisi taşıyarak getirirdi. Akşamları gaz lambasıyla aydınlanırdık. O günlerden sonra o lambalara merak saldık. Gaz lambası ışığında oturmak hoşumuza giderdi. Bunu bilen arkadaşlarımız da bize hediye olarak lamba getirirlerdi. Soru 5: Bu arada sazı hep yarında mıydı? Müzik çalışmaları nasıl devam ediyordu? Bütün hapishane döneminde ve çıktıktan sonra da sazı hep yanındaydı Ruhi'nin.Ancak hapishanede iki sene sazını vermediler. O zaman da soyadı Şekeroğlu olan bir arkadaşımız vardı ve hapishane koşullarında Ruhi'ye bir saz yapmıştı. Bu sazı yaparken de eskiden kullanılan tahtadan birbirine saç örgüsü gibi geçmiş paspasları kullanmıştı. Yani hapishanede bulunan bu paspasları birbirinden çözerek elde ettiği tahtalardan bir saz yapmayı başarmıştı ve Ruhi hapishanede bir müddet bu sazla çalıştı, iki sene sonra Ruhi'nin sazının gelmesi üzere o zaman tahliye olan bir arkadaşı isteyince Ruhi paspastan yapılan sazı ona vermiş. Ancak daha sonra bunaçok üzülmüştü. Çünkü o sazı o günlerden kalan bir hatıraolarak saklamak istiyordu. Daha sonra Şekeroğlu'yla cenazede karşılaştık. Ruhi'ye yaptığı o sazdan bahsettik. O sazı ne kadar büyük bir emekle yaptığını anlattı. Soru 6: Bildiğim kadarıyla Ruhi Su'nun dolaşmaya imkanı yoktu. Peki türküleri hangi kaynaklardan derliyordu ve kimlerden öğreniyordu? Şöyle anlatabilirim. Ruhi yasaklı bir dönemin sanatçısıydı. Onun yasakları neredeyse ölene kadar sürmüştü. Pir Sultan'ı hazırlarken Malatya-Arguvan'a gitmişti. Oraya giderken Arguvan eşrafından birileriyle gitmişti onun için rahat çalışma imkanı bulmuştu. Ama heryer için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Mesela Mersin tarafına derleme yapmaya gittiği zaman başına gelmeyen kalmamıştı. Köylüler peşine takılmış, elindeki teypten şüphelenerek onu jandarmaya şikayet etmişler ve jandarmalar da Ruhi'yi gözaltına almışlardı. İki gün nezarethanede kaldıktan sonra tanıdığımız bir mühendisin yardımıylazor kurtulmuştu oradan. Bunun yüzünden orada derleme çalışmaları yarım kalmıştı.Bu uzun bir hikayedir anlatsam çok vakit alır. Ondan sonra güneydoğuya gitmişti. Orada bir ressam dostumuz vardı Rasine Arsebük, Ersin Alok ve daha bir çok kişiyle beraber dolaşırlarken peşlerine bir cip takılıyor. Oradan da geri dönmek zorunda kalıyordu. Ruhi Su derlemelerini bu sebeplerden ötürü, daha çok gecekondu mahallelerinde yaşayan Anadolu insanlarından yapardı. Mesela derlemelerinin pek çoğunu Ankara-Altındağ'da Alevi dedelerinden, onların çevresindeki insanlardan yapmıştır. İstanbul'dada aynı kaynakları kullanmıştır. Mesela sizinle yeni tanıştı; Nereden geldiniz, nerelisiniz, kiminle oturuyorsunuz, ailenizde türkü söyleyen var mı? Bunları araştırırdı ve eğer varsa onlara sizin aracılığınızla mutlaka ulaşır bildikleri türküleri öğrenmeye çalışırdı. Yani Anadolu halkını nerede buluyorsa türküleri orada derlemiştir. Ama bu arada imkan buldukça çeşitli illeri de dolaşmıştır. Arguvan, Mersin, Adana... Mesela Dadaloğlu'nu hazırlarken Adana'ya da gitmişti. Dadaloğlu albümünü yapmak için kırık havalar bulması gerekiyordu. 12 Eylül'den sonra Adana-Kadirli'ye gitmeye karar vermişti. Gitmeden önce de o yörenin bütün aşıklarına haber göndermiş ve hepsinin Kadirli'de toplanmasını sağlamıştı. Ancak Adana valisi Ruhi'ye Adana'yı derhal terk etmesini söyledi ve Ruhi gittiği günün ertesi gecesi tekrar eve döndü. Ruhi bu duruma çok üzüldü. Zaten 12 Eylül yönetimi korosuna son vermişti, türkü şöylemesine engel oluyordu. Diyebilirim ki Ruhi'yi 12 Eylül yönetimi öldürdü, Çünkü 12 Eylül'ün gelişi Ruhi'yi büyük bir umutsuzluğa sürükledi. Plaklarını yasakladılar, plakların satıldığı iş yerlerine baskılar yaptılar, Anadolu'da yapılan aramalarda evlerde Ruhi Su plakları bulunan kişiler hakkında tahkikatlar yaptılar. Gerçi resmi olarak bir yasaklama yoktu ama yasakmış gibi davranarak 12 Eylül'ün ertesi günü plakçılar çarşısındaki bütün Ruhi Su plaklarını ortadan kaldırdılar. Ruhi Su işte böyle bir dönemde yaşadı ve Adana'dan geldikten sonra artık hiçbir çatışma yapmadı. Dadaloğlu plağını da bu yüzden çıkaramadı. Fakat ben ölümünden sonra elimizdeki eski kayıtları kullanarak "Dadaloğlu ve Çevresi" adı altında bir albüm çıkardım. İşte Ruhi Su halk müziğine yapacağı pek çok önemli katkı varken ve tam olgunlaştığı bir devrede bu şekilde engellendi. Soru 7: Etimesgut'taki hayatınıza dönmek istiyorum biraz... Oradaki yaşamınızdan bahsedebilir misiniz? Biz yirmi ay Etimesgut'ta kaldık. Orada misafirler ağırladık. Mesela Ali İzzet Özkan baş misafirimizdi. Ali İzzet'i hem Ruhi hem de ben çok severdik. Bize yatılı misafirliğe gelirdi. Sabahın 5 inde 6 sında kalkar türkü söylerdi. O küçücük evi Ruhi ile çok güzel bir yere dönüştürmüştük. İki tane odamızvardı zaten. Birisinde sobamız vardı, kilimler sermiştik. Ruhi'nin kendine ait eşyaları, benim eşyalarım çok şirin bir evimiz olmuştu tarlaların ortasında. Orada işçiler vardı. Onlarla komşuluk ediyorduk ara sıra otostop yaparak Ankara'ya gidiyorduk. Mesela ilk defa bir konsere gittik. Cüneyt Gökçer'in oynadığı zannediyorum Arthur Müller'in Satıcının Ölümü adlı oyuna gitmiştik. 6 sene sonra gittiğimiz o ilk tiyatro bizi çok heyecanlandırmıştı ve Ruhi sanatçıları tebrik etmek istedi. Ben nasıl davranacaklarını bilmediğim için gitmedim. Ama Ruhi "Ben gideceğim" dedive gitti. Zannederim gittiğine de pişman oldu. Çünkü Cüneyt Gökçer onu görünce çok şaşırmış ne yapacağını bilememiş ve Ruhi onun ancak elini sıkmış. Çünkü hapse girmeden önce aralarındaki ilişki çok iyiydi ve onun aklına fikrine çok güvenirdi. Onun bu soğuk tavrından çok etkilenmişti Ruhi. Bu arada işsizlik devam ediyordu- Kemal Aygün yakamızı bırakmıyordu ve Ruhi'ye iş verilmemesi için elinden geleni yapıyordu. Mesela Mehmet Bey bir basın balosu tertipleyip Ruhi'ye türkü söyletmek istemişti. Kemal Aygün burada da karşılarına çıkıp "Ruhi Su'nun itibarını iade mi etmek istiyorsunuz" diyerek bütün çıkış yollarını kapatıyordu. Yani hiçbir yerde iş bulma ihtimalimiz kalmıyordu. Celal Cündoğlu bize ayda 100 lira veriyordu, biz de o para ile geçinmeye çalışıyorduk o zaman. Her gün sabah akşam 12 kilometre o karların içinde yürüyüp imza vermeye gidiyorduk bir yandan.Ama oradaki insanlar jandarması, astsubayıçok iyi niyetli insanlardı. Bazen bizi arabalarına alan insanlar olurdu.O şekilde giderdik. Derken hapiste tanıdığımız arkadaşlar kendi aralarında bir nakliye şirketi kurmuşlar. Birkaç tane eski arabaları vardı. Sonra Ruhi'ye "Sen debir şeyler katarsan bu işi beraber yaparız, gelir yazıhanede oturursun" dediler. Ruhi de bu konuyu Celal beye açtı. Oradan aldığı 20,000 lira kadar bir parayla o işe ortak oldu. Ancak arkadaşları daha sonra verdikleri sözü tutmadılar ve Ruhi emniyet nezaretimiz bitene kadar evden eve eşya taşıdı. Ruhi bu nakliye işine başladıktan sonra Aydınlıkevler'de bodrum katında bir ev tuttuk. Burada oğlumuz Ilgın dünyaya geldi. ( 29 Nisan 1959) Ruhi Su'nuneşya taşıdığı aydınlar arasında da biliniyorduve ona başka işler araştırılıyordu. Ruhi’nin eşya taşıdığı günlerde Atıf Yılmaz'ın "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" adlı bir filmi çekilecekti ve Ruhi'den orada Karacaoğlan türkülerini söylemesini istediler. Tabii Ruhi bu teklife çok sevindi ve onlarla Adana'ya gitti. Yaylalarda kaldı ve Karacaoğlan plaklarında söylediği türküleri o zaman derledi. Bu çalışmaları kırk gün kadar sürdü. Derlediği Karacaoğlan türkülerini o filmde seslendirdikten sonra o kış Ruhi İstanbul'a gitti. (Aralık 1959) İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda türkü söylemeye başladı. Bu "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" filmi bitti ve Sinema Tek'te ki gösterimine biz de giderek filmi seyrettik. Ancak daha sonra Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkarıldı. Güya halk türkülerin opera gibi seslendirilişine tepki göstermişti. Bu sebepten dolayı Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkartıldı ve aynı türküler onun yerine yine bir opera sanatçısı olan Aydın Gün tarafından okutturuldu. Yani böyle komik bir şey. Gerçi Atıf Yılmaz buna çok üzüldü ama filmin yapımcısı Hürrem Erman'ın baskısı sonucu Ruhi'nin sesini filmden çıkarmak zorunda kaldı. İşin kötü tarafı o zaman filmin ilk kopyası ortadan kayboldu ve o kopyalara ne olduğunu hala kimse bilmiyor. Bu konuyu uzun süre araştırmama, Ankara'daki film arşivlerine defalarca gidip gelmeme rağmen filmin ilk kopyalarından birine dahi ulaşamadım. Filmin o ilk hali ortadan kaldırılmıştı. Tabii Aydın Gür'ün Ruhi Su tarafından yetiştirildiğini ve opera sınavlarına yine onun tarafından hazırlandığını göz önüne alırsak burada yaptığı işi ben saygısızlık olarak nitelendiriyorum. Yani Ruhi'nin yerine söylemekle büyük bir saygısızlıkyaptı diye düşünüyorum. Ruhi'nin Aralık 1959 da İstanbul'a gidip iş bulmasının ardından 1960 senesinin Mart ayında da biz de gittik İstanbul'a. Ruhi Nişantaşı'nda çatı katında bir ev tutmuştu -iki oda bir mutfak- ve orada oturmaya başladık. Fakat o günlerde sıkıyönetim ilan edildi. Bütün klüpler, müzikli eğlence yerlerinin kapanmasıyla yine işsiz kaldık. 27 Mayıs ihtilalinden sonra Ruhi başta klüpler olmak üzere bir çok yerde çalıştı ve bazı film müzikleri yaptı. O yıllarda Yapı Kredi Bankası'nda bir halk oyunları yaşatma tesisi vardı, oranın yetkililerinden Kazım Taşkent Ruhi'yi çok beğeniyordu ve Ruhi'yi orada işe aldı. Bu kurumun bünyesinde yapılan gösterilerde çalınan halk oyunlarına ait müzikleri Ruhi teyplere kaydediyorve daha sonra onların notalarını çıkarıyordu. Bir süre sonra iktidar değişti Süleyman Demirel başbakan oldu. Yönetimdeki bu değişiklik sırasında Ruhi Su da bu işten ayrılmak zorunda kaldı. Ancak yazdığı notalar bir kitap halini almaya hazırdı artık. O yıllarda Türkiye'de nota basılmadığı için Ruhi Su'nun notaya aldığı halk oyunları Almanya'ya gönderilmiş ve çıkacak olan kitap bekleniyordu. İşte o haldeyken Ruhi bütün bu çalışmaları bıraktı. Aslında Kazım Taşkent Ruhi'ye işine evinde devam etmesini söyledi ama Ruhi bunu kabul etmedi. Birkaç sene sonra Eskişehir'de bir Yunus Emre seminerinde Sadi Yaver Ataman oradakilere bir kitap dağıtıyor. Kitap Ruhi'nin eline de geçiyor. Ruhi bir bakıyor ki kitabın içindekiler kendi notaları. Yani beş sene uğraşıp notalarını yazdığı halk oyunlarını bir araya getirip bir kitap yapmışlar altına da Sadi Yaver Ataman imzasını atmış. Ruhi hemen gidiyor ve Sadi Yaver Ataman'a yüksek sesle "Sen bunu nasıl yaptın, bu kitabın altına nasıl imzanı atarsın" diye çıkışıyor. Neticede mahkemelik oluyorlar. Sadi Yaver geliyor "Bu kitap Ruhi Su'ya aittir" diye ifade veriyor. "Ancak yöneticiler böyle istediği için buraya imza atmaya mecbur kaldım" diyor. Tabi bu dava sırasında Aziz Nesin başta olmak üzere pek çok dostu Ruhi'ye tazminat davası açmasını söylediler Ancak Ruhi "istemem" dedi. Sadece çıkacak olan ikinci baskının altına adının yazılmasını istedi. Tazminat istemediği için herkes çok kızdı fakat Ruhi "en güç zamanımda onlar bana iş verdiler bunu yapamam" dedi. Ruhi'nin bu iyi niyetine rağmenYapı Kredi Bankası "Türk Halk Oyunları" adlı o kitabın ikinci baskısını yapmadı. Ancak Ruhi'nin ölümünden sonra ben üç sene uğraştım ve Fikri Sağlar'ın bakan olduğu sırada kitabı Kültür Bakanlığı Yayınları'nda çıkardım . Yani Ruhi bu eserini çok istemesine rağmen göremedi. Ruhi'nin ölümünden sonra ben Yapı Kredi Bankası'na gittim ve bu eserin ikinci baskısının Ruhi Su adı altında basılmasını istedim. Hatta bütün telif haklarını da onlara vermek koşuluyla... Ama kitabı basmadılar. O zaman "Ya siz çıkarın yada müsaade edin ben yayınlanmasını sağlayım" dedim ancak onlar kitabı yayınlamak bir yana bankanın arşivlerinde banaverecek bir kopyayı bile bulamadılar. Yani ellerindeki her şeyi yok etmişlerdi. Biz de onun üzerine elimizdeki kitapla önsözü de değiştirerek Kültür Bakanlığı aracılığı ile bu eseri yayınlamayı başardık. İşte görüyorsunuz, içinde halk oyunları bulunan bu kitaba Ruhi'nin nasıl emek verdiğini ben biliyorum. Sizde biliyorsunuz halk oyunları davullazurnayla çalınır.Ruhi bunları notaya aldı. Soru 8: Ruhi Su hapishaneden çıktıktan sonra siyasi faaliyetlerine devam etti mi? Eski arkadaşlarımızla yine görüşüyorduk. Ama bir siyasi oluşuma katılmamız zaten mümkün değildi. Çünkü beş sene siyasi yasağımız vardı. Buna rağmen Türkiye İşçi Partisini destekledik ve bu fikirler ışığında yapılanan pek çok derneğin ve oluşumun gecelerinde Ruhi Su hiçbir ücret almadan türkülerini söylemeye devam etti. Onlara desteğini türkülerini söyleyerek verdi. Soru 9: Peki Yapı Kredi Bankasındaki görevinden ayrıldıktan sonra ne işle uğraştı Ruhi Su ? Yine klüplerde türküler söylemeye devam etti bir süre. Daha sonra aydınlar bunun böyle gitmeyeceğini Ruhi Su'nun buişlerle uğraşmasını istemediler. Halit Çambel, Atilla Özkırımlı daha bir çok arkadaşlar aralarında karar verip ve bir dergi gibi para topladılar. Bu şekilde Ruhi'nin dört adet kırk beşlik plaktan oluşan albümü çıkmış oldu. Tabii o zaman bu plakları da bütün plakçılar satmak istemiyorlardı. Ancak belirli kitapçılara, daha aydın kitapçılara gönderiyorduk bu plakları. İşte İstanbul'da iki tane, Ankara'da bir kitapçı , İzmir'de bir kitapçı dağıtımımız bu kadardı ve böylece bu plaklar çıkmış oldu. Bundan başka da arkadaşlar aboneler kaydediyorlardı. Çıkan plakları abonelere göndererek aldığımız para ile yeni plaklar çıkarıyorduk. Bu şekilde on altı tane plak yayınlandı. Ondan sonra ilk uzunçalar "Kuvayi Milliye Destanı’nı çıkardık. Yani bir çeşit imece usulüyle bu plakları çıkarmış olduk. Zaten bu plakların adı da İMECE idi. Soru 10: Ruhi Su'nun herhangi bir sosyal güvencesi var mıydı? Daha önce sigortalı çalıştığı işlerden dolayı emekli olmaya hak kazanabilmiş miydi? Evet, o zaman opera nereye bağlıysa oraya ödenen primleri geçerli sayıldı, daha sonra plakları çıkınca Bağ Kur'a bağlı oldu ve neticesinde bunlar hesaplanarak emeklilik hakkını kazanmış oldu. Sonra o emeklilik bana da yansımış oldu. Soru 11: Ruhi Su ile kaç çocuğunuz var? Şu an nerede yaşıyorlar? Evet, bir oğlumuz var. Ilgın Su.Ancak Ruhi'nin öğretmen Okulu'nda okuduğu yıllarda yaptığı başka bir evliliği ve bu evlilikten Güngör Su adında bir oğlu daha var. Ama o evlilik çok kısa sürmüş. O hanım Adana'da bir hastanede ebe olarak çalışıyormuş sonra Ankara'ya gelmiş ancak evlilikleri 6 sene sürmüş ve ayrılmışlar. Benim bu evlilik hakkında bildiklerim bu kadar, çünkü biz Ruhi ile tanıştığımızda bu evliliği sona ermişti. Oğlumuz Ilgın İstanbul'da yaşıyor. Ruhi Su Vakfı'nın genel sekreterliğini yapıyor. Bunun dışında mesleği sinemacılıktır. Ancakdaha çok reklam sektöründe çalışmaktadır, müziğe hep ilgi duymuştur ama Ruhi onunhiçbir zaman müzisyen olmasını istememiştir.Ilgın hep saz çalmak istemiştir, Ruhikendisi ders vermek istemiştir. Ama Ruhi’ye gazeteciler sorduğunda Ilgın'ın müzik konusunda ısrarcı olmasından hep korktuğunu söylemiştir. Bu işinzorluklarını bildiği için oğlununda bir müzisyen olmasını istememiştir açıkçası. Ruhi'nindiğer oğlu Güngör Su’ya gelince, kendisiyle uzuncabirsüredir görüşemedik. Talas kolejini bitirdiğini, bir süre rehberlik yaptığını vesonunda iyi bir iş adamı olduğunubiliyorum. Kendisiyle bir çok kere görüştükhatta sürekli görüşmeyide istedik, kendisiçok daiyi bir insan. Fakatdünyalarımız farklı onun için uzunca bir süredir görüşemedik. 14 Kasım 2001 tarihinde Sıdıka Su ile yapılan görüşmeden alınmıştır. |
| | #3 |
| Banned | NİNNİ [1] Seninki bende kilitli Benimki sende kilitli Anahtarım atalım suya İster bir altın inek içsin İster şehirlerden geçsin su Kilitler varınca uykuya Yaz gelsin çözsün Kış gelsin sarsın Rüzgar geçen günleri koparsın Bir de takvim asalımkapıya SERHAT TÜRKÜSÜ [2] Ne murdar öldüler Ne Müslüman oldular Kılıçsız, kalkansız Bir sofra kurdular, Zeytin zeytini getirdi İncir inciri getirdi Şerbeti üzüm getirdi Kimi meyvesini canım Kimi gölgesini getirdi. Ne dört yüz aslana borçluyuz Ne Şehmuz Aslan'a Ilgınlara, sazlara borçluyuz Biz bu toprakları Bir de yavşana. SEFERBERLİK [3] Eli silah tutanların gidişiydi bu Rediflerin, vay anam kur'asının. Çalgıların da insanlar gibi Zort zort edeni var Zom zom gideni var. Uyandım davulun bağnazlığına Davulun, trampetin Gerilmiş derilerin muştusuna Seferberlikti bu, karşı durulmaz. Bir sesim vardı benim Bin sesimolsa n'olacak Çocukların sesiyle adam vurulmaz Kim getirdi bu savaşı ekmeğin beyazlığına. Şimdilerdeki gibi anımsarım İkiz bebeklere benzerdi ekmekler Püren çalısında pişer Püren balı gibi kokardı Biz oldum olası ekmekle doyarız da Çocukluğum geldi aklıma. Hep savaşlardan mı kaldı bu yoksulluk Seferberlik derlerdi, ben de bulundum içinde Pelit, ekmek ağacı Harnup, pekmez ağacı, bal ağacıydı bizim Güney'de Çocuklar ya çok azdı,ya çok ağlamazdı. Hastalık lekeli humma İlaç kınakınaydı Gitsin, gitsinde gelmesin Çocukluğum geliyor aklıma. GELDİK[4] Hepimiz bir yerlerdeydik Başka bir yere geldik Değişen dünyanın sürecinde Karanlık bir sudan geldik Ne gül eski güldür şimdi Ne beygir eski beygir Kırmadan incitmeden Maymundan insana geldik Bakmayın siz bu bencil Bu hayvansal kavgaya Değişen dünyanın içinde İnsana biz yeni geldik. EZGİLİ YÜREK [5] Hangi taşı kaldırsam Anamlababam Hangi dala uzansam Hısım akrabam Ne güzel bir dünya bu İyi ki geldim Sütdolu birtorbayla Şöyleceçıkageldim Kimeelimi verdimse Döndürüp yüzümübaktımsa Kısmet kapıyı çaldı Kör pınara su geldi Ben şakıyıp durdukça öyle Gülün kokusu geldi Bebesi olmayana Bunalıp da kalmışa Acılarla yüklü Dargın yüreklere Yetiştim geldim 1yi ki geldim. GÖRÜNEN [6] Almanya'da topraklar Aynı bizimki gibi Ağaçları görgüsüz cahil Ne Beethoven'i biten var ne Spartakistler'i Nerde dünya durdukça duran Çınarlar bizim gibi Bir adam gördüm Frankfurt'ta Noel ağacının dibinde Kasketini açmıştıgözleri yerde Yoksulluğun utancı aynı bizimki gibi Memleketim diye kucakladı işçilerimiz bizi Biri ağladı usul usul boynumda durdu Uykuda kaymış da sanki yüzleri Bıyıkları aynı bizimki gibi Ellerim ayaklarım gibi buldum Hiçbir şeye şaşırmadım da Neden takılıp kaldı aklım Bizim bebelere Almanya'da Adları kalmış ancak Söylenen bizim gibi IRMAK [7] Ağaç demiş ki baltaya Sen beni kesemezdin ama Ne yapayım ki sapın benden Bak şu ağacın bilincine sen Ölen ben öldüren benden Bunca analar ağlayıp durur da Akıp gider gelinciklerden Kör müdür sağır mıdır bu ırmak Ölen ben öldüren benden Her yerde böyle olmuş bu Önce dağa taşa ağaca söyletmiş halk Sonunda sabahın bir yerinden Uyanıp kalkmış ayağa ırmak Ölen ben öldüren benden BAŞLASIN [8] Dünyaya gel İnsan başlasın Tanrıyı bul Korku başlasın Ağalık beylik Bir bir başlasın Bin yıl on bin yıl Bunca emek bunca yıl Karun bitirsin Süleyman başlasın ! Sen ki dünyayı cennete çevirdin Dünyaya hükmün başlasın İNSAN VE EMEK [9] Bir sergiyle geldi bahar Ne don vurur, ne meyveverir Öylece bir çiçek düşlemesi Ne güzel bir oyun değil mi canım Taşlara bakan gözün çiçeği görmesi Benim memleketimde bu gün Kırk bin elli bin liradır Resminmetre karesi Ve dilleredestandır canım Turan Erolbeyazıyla Bodrum'un mavisi. Bir gece kulübünde bu gün Kırk bin ellibin liradır Bir Zeki Müren dinletisi Ve elbette güzeldir canım Emeğin değerlendirilmesi Ama benim memleketimdebu gün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi Belki bu nedenle, yazık Asılmış gibi durur Asılmış gibi kederinden Duvarımda resim Çalgılarımda müzik [1]Varlık Dergisi.İstanbul, 5 Haziran 1940, s. 15 [2]Cumhuriyet Gazetesi,İstanbul, 1975 [3] Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 5 Şubat 1977 [4]Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 5 Mart 1977 [5]Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul 23 Temmuz 1977 [6]Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 17 Aralık 1977 [7]Sanat Emeği Dergisi, İstanbul, 1978 [8]Sanat Emeği Dergisi. İstanbul, Nisan, 1978 [9] Sanat Emeği Dergisi, İstanbul, Mayıs,1978 |
| | #4 |
| Banned | 1.4 Türkü Sözleri BALADIZ DESTANI Bin dokuz yüz kırk altının yazında Baladız'ın harmanları savrulur Demiralay toprağında tozunda Ecel gelmiş, kuşlar gibi çevrilir Çevrilir ağam Sulh olalım dediler de olmadı Beyde insaf, kulda sabır kalmadı Haber gitti jandarmalar gelmedi Kara toprak bey kanıyla yoğrulur Yoğrulur ağam Haciz geldi ocakları bozuyor Kimi vergi kimi sorgu yazıyor Can dayanmaz kul canından beziyor Böyl'olursa demir kalmaz sivrilir Sivrilir ağam Demiralay ağaların ağası Katar katar olmuş gider devesi Isparta'dan Baladız'a ovası Bir yanından Aksu gelir kıvrılır Kıvrılır ağam Akıl ermez şu feleğin işine Ağa olmak paşa olmak boşuna Bir taş değer bir gün gelir başına İnsan oğlu baki değil devrilir Devrilir ağam YARATAN BİZLERİ İNSAN YARATTI Yaratan bizleri insan yarattı Muhabbet insana cana muhabbet Cümle mahlukatın üstünde tuttu Muhabbet insana cana muhabbet Ne mutlu ki bize insan olmuşuz İnsan sevgisini gerçek bilmişiz insanın dalında açıp gülmüşüz Muhabbet insana, insan olana İnsan olan insan gelsin beriye Kimi kara, kini çalar sarıya Aslolan hayattır bakma deriye Muhabbet insana cana muhabbet Ne muttu ki bize insan olmuşuz İnsan sevgisini gerçek bilmişiz İnsanın dalında açıp gülmüşüz Muhabbet insana, insan olana BU NASIL İSTANBUL Bu nasıl İstanbul zindan içinde Kayboluverdi gecem gündüzüm Bu nasıl İstanbul zindan içinde Bovo bave... Yattığımız yerde güller bitecek Gün ışıyıp gelir sabret, bu bizim Yattığımız yerde güller bitecek Bavo bave... HASAN DAĞI HasanDağı Hasan Dağı Eğil eğil eğil bir bak Sıkıyor zincir bileği Jandarmada din iman yok Gidiyor kalktı göçümüz Gülmez ağlamaz içimiz İnsan olmaktı suçumuz Hasan Dağı insan olmak Koçhisar üstünden Bora Gülek bir karanlık dere Sıra dağlar sıra sıra Çukurova ana toprak ATA SÖZÜ Dinleyin arkadaşlar Bir ata sözümüz var Biri yer biri bakar Kıyamet ondan kopar Kıyamet dedikleri Ha koptu ha kopacak Yoksuldan, halktan yana Bir dünya kurulacak Görmüşler ileriyi Atalarımız demek Herkese yeter dünya Herkese yeter ekmek TEVHİT Benim kabem insandır / Hele nenni nenni dost nenni Kuran da kurtaran da / Hele nenni nenni dost nenni İnsan oğlu insandır / Hele nenni nenni dost nenni Benim kabemsevidir / Hele nenni nenni dost nenni Kuran da kurtaran da / Hele nenni nenni dost nenni Sevili insanlardır / Hele nenni nenni dost nenni Benim kabem emektir / Hele nenni nenni dostnenni Kuran da kurtaran da / Hele nenni nenni dost nenni Emekçi insanlardır / Hele nenni nenni dost nenni Benim kabem dünyadır / Hele nenni nenni dost nenni Kuran da kurtaran da / Hele nenni nenni dost nenni Dünyayı insanlardır / Hele nenni nenni dost nenni |
| | #5 |
| Banned | 1.5 Halk müziği hakkında yazdığı yazılardan örnekler HALK ŞARKILARININ SÖYLENİŞİ [1] İnkılaptan sonra halka doğru gidiş, bazı halk adetlerim birer moda haline getirdi. Fakat samimi olduklarım da kabul etsek, bu hareketlerin çoğu. Bilinmeden yapıldığı için, bir "moda" ne kadar sürerse o kadar sürdü, sonra "Piyasa" dan çekildi. Sözü uzatmadan söylemek istediklerimizi söyleyelim: Gittikçe daha şuurlu bir hal alan folklor araştırmalarında, çok şükür ki halk şarkılarına da sıra gelmiş bulunuyor. Evvela İstanbul'dan başlayan halk şarkılarım toplama teşebbüsü, belki de maddi zaruretler yüzünden ilerleyemedi. Anadolu'ya çıkan bir heyetin topladığı bazı şarkılar, piyasada birkaç sene gevelendikten sonra unutuldu. Şunlara "öldü" demek de doğrudur. Çünkü, bulundukları temiz topraktan ve temiz havadan bir kere ayrılıp da şehirlere geldiler mi bütün hususiyetlerini kaybediverdiler. Bir çok sebeplerden iki tanesini söyleyelim: 1. "İnce saz" dediğimiz alaturka orkestra, renk ve üslup bakımından bu şarkıların bünyesine uymadı. İnce sazda muhtelif saz bulunmasına rağmen, bağlama tek başına hem ifade, hem de armoni bakımından halk şarkılarını daha iyi tamamlıyordu. Yani bu günkü modern müzik düşünüşümüzde bu "üç telli saz" halk şarkılarının söylenişinde ince sazdan daha mütekamil bir refakat kabiliyeti gösteriyordu. Burada bağlamayı ihya etmek , yahut tercih etmek gibi bir fikir hatıra gelmemelidir. Ben sadece "halk şarkıları" konuşu içinde bağlamanın gördüğü işlerden bahsediyorum. Hatta biraz daha ileri giderek, "Bu mütevazı saz, şimdiye kadar Türk müziğine diğer arkadaşlardan daha fazla hizmet etmiştir, diğerlerinden daha demokrat ve vatanperverdir," diyebilirim. 2. Bu "muganni" kelimesinin başka memleketlerde olduğu gibi "hürmet telkin eden" bir karşılığını bulabilsem. Memleketimizde meslek sorulduğu zaman, ufak bir tereddüt geçirmeden "muganniyim" diyebilecek bir ses sanatkarımız bulunabilir mi? Bu kelimenin altında sahibi için daima mahcup olmak ihtimali vardır. Bizde iki türlü muganni vardır: Alaturka şarkıları söyleyen muganni, Garp Şan tekniğim almış muganni. Şehirlerde oturan bu mugannilerin her iki türlüsü de, halk şarkılarını hiçbir "hususiyet" endişesi duymadan, söylenmesi icap ettiği gibi değil de, söylemeye alıştıkları gibi söylerler. Alaturka şarkıları söylemekte hakikaten üstün olan bazı mugannilerimizin bile, halk şarkılarında ne kadar beceriksiz kaldıklarını görüyoruz. En saf, en erkekçe halk melodilerini bile hep o alışılmış "kıvrak" adeta kadınlaşmış ses figürleri ve vibrasyonlarla söylerler. İngiltere'den gelen bir arkadaş; "Bazen bizim radyoyu açardım, alaturka bir şarkı söylendiği zaman İngiliz'ler, 'Bu karmakarışık şeyler ne?' diye gülerlerdi. Eğer saz şairlerinin söylediği bir halk türküsü olursa, 'işte bunlarda bir şeyler var!' diyerek kulak verirlerdi" diye anlattı. İşte böylece İngiliz'ler gibi başka yabancıların da farkına vardığı, içinde "bir şeyler" değil de, "bir çok şeyler" bulunan halk şarkılarımızı neden hep aynı "ağız"la bozalım? Garp şan tekniğini almış mugannilerimize gelince; haydi "bizim hançere hususiyetlerimiz"i demeyelim, fakat ya şarkılarımızın bütün hususiyetlerini bir tarafa bırakarak, mesela, bir halk sarkışını tam bir Garp müziği parçasındaki ses vibrasyonları ve figürleriyle söylemek bir mecburiyet, yahut bir sanatkarlık mı? Mesela Tosça operasındaki meşhur tenor aryasının alaturka bir üslupla söylendiği andaki gülünç hali bir düşünelim ! (Burada sesle misal vermek kabil olsaydı, fikrim daha iyi anlaşılırdı) bu halin tamamıyla aksini neden kendi şarkılarımız için düşünmeyelim? "Schubert şöyle söylenir, Mozart şöyle çalınır" diye düşünürken "Alaturka bir şarkı şöyle söylenir, fakat bir halk şarkısı da şöyle söylenir" diye neden düşünmeyelim? Garbın şan tekniği, bizim için iyi bir idealdi, aldık. Ve onunla şarkı sesimizdeki pısırıklığı atmaya çalışıyoruz. Bu tekniği yalnız ecnebi şarkılarını söyleyebilmek için aldığımız söylenemez. O halde, başka sahalarda olduğu gibi Garbın şan tekniğini de şarkılarımızın karakterini belirttiği nispette sesimizde kullanalım. Bu karakteri bozmasına müsaade etmeyelim. Mesela, Ulvi Cemal Erkin'in,"Yayla gülünün dikeni bol olur" diye başlayan bir şarkısını "alafranga" söyleyeceğim diye, enerjik ve kati bir sesle adeta dinleyiciyi azarlar gibi söylemeye lüzum yok. Esasen bizim şarkılarımızın çoğu, böyle köşeli ve kırık tonlara müsait değildir. Ekserisi lirik ve pastoral bir tonla söylenmek ister. Ses sanatkarlarımızın, bu meseleyi böyle anladıklarını inşallah yakında göreceğiz. Müziğimizin tonal hususiyetleri üzerine, istenildiği zaman bir kitap dolusu laf söyleyebiliriz, fakat basit bir halk şarkısının bile söylenebilmesi başka şartlara bağlıdır. Netice: Halk şarkılarımızı, bir saz şairinin yayık ve disiplinsiz sesiyle değil, fakat şehirli muganninin ağzıyla da değil; halk şarkılarımızı, Garp tekniği içinde halk gibi, fakat halktan ayrı olarak söylemeliyiz. TÜRKÜLERİMİZ [2] -1- Şiir konuşu olarak da, beste konuşu olarak da halk türkülerini ele alanlar genellikle, "Bunları bir sanat eseri saymak, bir damla bal için bir çuval keçi boynuzu yemeye benzer" derler. "Halk türküsü diye bir şey yoktur" deyip işi bir çırpıda kesip atanlar da oldu. Bununla birlikte halk türkülerini hiç sevmedikleri söylenemez. Çok defa halkın kendisi gibi türkülerim de saf ve şirin bulanlar, "Yalnız bunları böyle bırakmamalı, inkişaf ettirmeli" derler. Bu inkişaf kelimesiyle neyi kastettikleri pek bilinmez. Acaba türküler inkişaf edince senfoni mi olacak? Halk türküleri, halkın hayatı içinde gelişe gelişe bu günkü erişilmez sadeliğini bulmuş bir ifade vasıtasıdır. Kendi ölçüleri içinde halkı en iyi ifade eden ve milyonlarca insanı asırlardan beri duygulandıran bu melodilerin ve ritimlerin herhalde bir sanat değeri olsa gerek. Halk türkülerinin inkişafa değil, inkişaf etmiş sanatçılara ihtiyacı vardır. Bizim asıl beklediğimiz şey, bütün sanat türlerinin halkı anlatmakta veya halka bir şey anlatmakta halk türküleri kadar hayata girmiş olmalarıdır. Sanatı, günlük hayatın girdisinden çıktısından kurtulmuş yüksek bir insan faaliyeti olarak düşünmeye alışanlar, haklı olarak insanı hakikatle yüz yüze getiren bir sanatı yadırgıyor. İçin içinde bir yanlışlık olduğunu sezen bir şairimiz geçenlerde, "Canım halk türküleri de, halkın türküleri değil ki" diye ortaya yeni bir fikir sürmüş. "Mesela Karacaoğlan'ın veya Aşık Veysel'in halktan her hangi birisi gibi olmasına imkan var mı? Onların duyduğunu, herhangi bir köylünün duymasına imkan var mı?" diyerek halk şairlerinin halktan ayrı bir üstünlük, bir sanatçı üstünlüğü olduğunu iddia etmiş. Bu fikir insana dolambaçlı yollardan bir nefis müdafaası gibi geliyorsa da, halk türkülerinin tanınması bakımından yine en insaflısı sayılabilir. Fakat böylece eserlerinin bir sanat eseri, kendilerinin de bir sanatçı olabilmeleri için halktan ayrılmamaları icap eden halk şairleri, doğumları, ölümleri, dilleri, zevkleri ve dertleriyle halkın hayatına o kadar karışmışlar ki ister istemez onların da halk olduğuna, halktan olduğuna inanmak zorundayız. -2- "Şu bizim türküler ne kadar da ah'lı, oflu imiş. Şen, şakrak türkülerimiz yok muymuş? İnsanları neşelendirmek lazımmış. Halbuki bu hazin türküler insanı bunaltıyormuş." Şehirlerde oturan, sinemadan, tiyatrodan, bütün oyunlardan ve sanattan anlayan bir zümre var ki, hepsi de okumuş insanlardır. Türlü konular üzerinde konuşurlar, ince ince alay eder, gülüşürler. Başka işlerde nasıl olduklarını pek bilmem ya türküleri birkaç defa dinledikten sonra verdikleri hükümlerden bazılarını yukarıya aldım. Evvela büyük bir heyecanlanma, hayran olmalar, taktir etmeler. Sonra, bütün bu hayranlıkların, taktirlerin bir saman alevi gibi söndüğünü ve bir sıkıntının çöktüğünü görürsünüz. "İyi ama canım, hep aynı şeyler, yeni bir türkü yok mu?" derler. Hayır bu sıkıntı türkülerden gelmiyor. Bu zümrenin halinde bir bozukluk var. En yeni oyuncaklardan bile bir iki saatte bıkan çocuklar gibi, her şeyden böyle çabucak bıkıveriyorlar. Onlar için esas olan: Bir şey üzerinde uzun zaman heyecanlanmayı bilmekten çok her an yeni bir şey görmek merakıdır. Daima yeni bir şey, eğlenceli bir şey. Çünkü onlar bu dünyaya bir defa gelmişlerdir. Bir gün, yabancıların da bulunduğu bir toplantıda türküler söyleniyordu, dileyicilerden birinin," Bu yabancılar hazin şeylerden hoşlanmazlar. Aman biraz ecnebiler için olsun" diye ihtarı üzerine "Vallahi yabancılar için türkü yok" dediğimi hatırlıyorum. Halkın, bu türküleri, kimseyi eğlendirmek için söylemediği, dış görünüşü ile böyle de olsa, hakikatte onlarla halini anlatmaya çalıştığı bir kere akıllarına gelse, gerisi kolay. O zaman bir milletin halini türkülerinden öğrenmek mümkün olacak. Bu türküler halkın hayatının bir ifadesi değil mi? Onlar çiçekten, sıtmadan, tarlasını basan selden ve çekirgeden bahsetmiyor mu? Felaketin nereden geldiğini bildiği halde, feleği diline dolayarak "Kahpe felek sana nettim neyledim?/ Asiyab'ın misali çarhı başımda söndürdün/ Kimine zevki sefa verdin kimine minnet" diyerek yer yüzündeki adaletsizlikleri onlarla anlatmıyor mu? Çocuk doğurmayan kadın, toplum düzenine karşı duyduğu korkuyu, acıyı, bu türkülerle anlatmıyor mu? Asırlardan beri, bir lokma ekmek için memleketi bir uçtan bir uca dolaşan milyonlarca yurtsuz, yuvasız insanın garipliği, ıstırabı, bu türkülerle anlatılmıyor mu? Madem ki bu türküler bu kadar hazindir, o halde, halkın hayat şartları tahammül edilemeyecek kadar hazin demektir. Hayatın öldürücü şartları o kadar yerleşmiş ve nasırlaşmış ki, bir an, bir nefes gülse, bir günah işlediğini, basma bir felaketin geleceğini vehmederek hemen tövbe istiğfar eder. "N’olaydım da n’olaydım / Keşke teslim olaydım" "Sepetçi oğlu bir ananın kuzusu / Hiç gitmiyor kollarımdan sızısı" Biri Batı Anadolu'nun, diğeri Kastamonu'nun iki zeybek havası. Bunlarla oynar, fakat İslamoğlu ve Sepetçioğlu namındaki iki eşkıyanın yiğitliğinin ve nasıl öldürüldüğünün acısını da duyarak. Bunun gibi, bütün Orta Anadolu'nun hareketli oturak havalarından, bir kadın uğruna veya bir ahbap uğruna insanların birbirlerini nasıl bıçakladıklarını, nasıl mahkum olduklarını anlatan mısralar ve bu mısralara uygun melodiler, hep aynı toplum düzeninin etkisi altındadır. Eğlenmek ve neşelenmek ne demek olursa olsun, biz bunlara bakarak, " Eh bu milletin neşesini ifade etmesi de böyle demek" mi diyeceğiz? Yoksa, türkülerin hakiki bir neşeyi, huzuru ve saadeti ifade etmesi için, halkın hayat şartlarının değişmesi mi lazım gelecek? -3- Geçen yazıda halk türkülerindeki hüznün sebeplerini araştırırken, türküleri, hayat şartlarının ve toplumsal düzenin dışında bir varlık olarak düşünmenin doğru olmayacağını, okuması yazması olmayan halkın, ritmin ve melodinin devamlılığından faydalanarak, meselelerini ancak kulaktan kulağa duyurabildiğini söylemiştim. Hiçbir devirde işleri iyi gitmeyen, anlatacak pek çok şeyi olan, fakat türkülerden başka da devamlı bir ifade vasıtası olmayan halk, ağzını açtığı anı fırsat bilerek eğlencesinde bile hayatını bütünü ile hatırlamaktadır. Hayatı ise daima kendi kaderine terkedilmiş olmakla, bir gün başka bir yere göçüp gidecekmiş gibi, asırlardan beri kendini bu topraklar üstünde garip hissetmekle, aşiret, zümre ve mezhep anlayışından daha üstün değerlerden ve düzenden mahrum bırakılmakla, hastalık, açlık ve adaletsizlik gibi nesilden nesile devredilen demirbaş felaketlerle geçmektedir. Gerçi, türkülerinde halkın daima böyle tek taraflı olmadığı akla gelebilirse de, benim bunları, türkülerdeki hüznün sebeplerini araştırırken söylediğim ve türkülerin kendi bünyesinden çıkardığım unutulmamalıdır. "Bunlar haydut deyi emir verdiler Kavim kardeş demediler kırdılar Beş kişiydik bir mevzide vurdular Tezkeremden evvel vurdular beni Sılama hasret koydular beni" "Haciz geldi ocakları bozuyor Kimi vergi kimi sorgu yazıyor Can dayanmaz kul canından beziyor Böyl'olursa demir kalmaz sivrilir" "Uzun kavak ne bileyim, ne bileyim Kıçım kıcım kıcılar Anne benim sol böğrümde sancı var Herhalde bu meselelerin şakaya gelir tarafı yok. İçerikleri itibariyle hiç de memnun olunmayacak bazı hadiseleri, halkın mizahla karışık olarak anlatması ise, her şeye rağmen bir neşe yaratıp eğlenmek arzusundan çok, başka sebeplerden olsa gerek. Bir kere halk, her hadiseyi mizahla karıştırmaz: Züğürtlük, görmemişlik, çekirge, fare, kaz, tahta kurusu, pire bit ve sivrisinek gibi konular, halk sanatkarları arasında klasik birer mizah konusudur. Gelip geçen ustalar, bu konular üzerinde birer mizah destanı söylemeyi adet edinmişlerdir. Hakikatte bunlar geri toplumlara musallat utandırıcı birer afettir. Gerilik yüzünden, yakasını bir türlü bunlardan kurtaramayan halk, utanç verici bu hayvanlar ve hallerle yüz göz olarak tabiileştirmek istemektedir. Halk sanatkarları, bu hayvanların zararları ile cüsseleri arasındaki tezadı yakalamakta ve onu komik bir unsur olarak kullanmaktadır. Fakat, halkın sivrisinekten, bitten, fareden mizah yaptığı halde, sıtmadan, vebadan ve lekeli hummadan mizah yaptığı pek görülmemiştir. Başından geçen bir hadiseyi veya içinde bulunduğu bir hali sanatkarın bazen böyle şakaya getirerek anlatmasını, biraz da dinleyici ile arasındaki farklarda ve bazı psikolojik sebeplerde aramak lazımdır. HALK TÜRKÜLERİNİN SÖYLENİŞİ [3] Müzik, duyguların seslerle anlatılması sanatıdır. Halk da bunu böyle bilir. Günlük konuşmasının dışında düşünce ve duygularını en iyi ifade edebildiği şey türkülerdir. "Dille mi söyleyelim? Telle mi söyleyelim?" sözü, derdini anlatmakta halkın, türkülere ne derece güvendiğini gösterir. Halk türkülerle hangi derdini anlatabilir? Tabiatta ve toplum düzeninde hayatına tesir eden neler olursa hepsini. Su baskını, kıtlık, zelzele, ölüm, askerlik, seferberlik, memleket işgali, kahramanlık, yiğitlik, aşk, coşkunluk, gurbet, yoksulluk, din, sürgün, iskan, sürgün, atına, öküzüne varıncaya kadar her şeyini. Bunları bazen bir güldürü, bazen de dram halinde verir. Derdini bazen yazıyla söyleyip, yaymak imkanından yoksun toplumlarda, türküler ve oyunlar hem kitabın, gazetenin gördüğü işi görür, hem tiyatronun, konserin yerini alır... Halk türküleri söyleyeceğini söylemiş, donmuş bir sanat değil, yaşayan bir varlık gibi her an değişen, yeniden doğan bir sanattır. Hayatiyetini yitirmeyişi de bundandır. Yüzyıllar boyunca bir halk, çeşitli duygularını böylece işleye işleye, kelime yoluyla melodiye ve ritme hiçbir kişinin erişemeyeceği sade ve sağlam ifade unsurları kazandırır ki, sonradan gelişen sanat müziği, duyguları ifade etmeyi bu tecrübeli halk müziğinden öğrenmiştir. Bir dilin kelimeleri gibi bu ifade sembolleriyle yüklü halk müziği olmasaydı, sanat müziği de olmazdı denilebilir. Bir dinleyici olarak biz de bir senfoniyi, bir sonatı veya kelimesiz bir müzik parçasını, ancak hafızalarımızdaki bu sembol ve kişilerle yorumlayabiliyor, onlarla kıyaslama suretiyle anlamlandırabiliyoruz. Ve yine bundan dolayı, bizde var olanla bağlarını koparan bir şey anlatmakta güçlük çekiyor, onunla aramızda ortak bir nokta arıyoruz. Bulamayınca da o bizde bir anlam uyandırmıyor. Bugün"Bir senfoniyi özü ile bir halk türküsünde, bir oyun havasında bulmak mümkündür" demek böyle bir doğruyu ifada eder. Kolayca anlaşılacağı gibi, benim burada bahsettiğim, mantıki bir melodi düzeninde gelişen müziktir. Bu sebeple, bizi de çok sesli müziğe götürecek en sağlam yol esasında zaten polifonik bir karakterde olan halk müziğimizin yoludur diyorum. Müziğimizin bu yolda bir adım atabilmesi ise, yalnız kompozitörün değil, kompozitörle birlikte bütün icracılar topluluğunun işidir, icracılardan kastım, bir eseri çalanlar veya söyleyenlerdir. İyi bir icracı, kullandığı enstrümanın bütün imkanlarına sahip olan kişidir. İnsan sesi de bir enstrümandır. Bir şarkıcının da şarkı söylemeye başlamadan önce uzun bir teknik eğitim görmesi, sesine bu imkanları kazandırması lazımdır. Çünkü sanatın diğer kolları gibi, şarkı söylemek sanatı da bir amatör işi, bir acemi işi değildir. İnsan sesi ile yapılan müzik, sözlü müzik olduğundan, türkü söyleyen bir insanın daha başka imkanlara da sahip olması lazım gelir. Mesela fonetikle, diksiyonla, türkülerin bir takım halk adetleriyle bağlantısını bulabilecek kadar folklorla ilgili bir takım bilgiler edinmesi lazımdır. Ancak bunlara sahip olan insanın yorumu ve icrası doğru olabilir. Bartok diyor ki "Halk türkülerinin söyleniş tarzı, büyük sahne sanatkarlarının söyleyiş tarzına benzer. Ezberlenmiş klişeler yerine değişen zengin vasıflar ister." Bunları bilen bir insan görür ki, türkülerin bir kısmı şarkı anlamına gelen lied, bir kısmı arya, bir kısmı da resitatif karakterindedir. Bunlara sahip olmakla bizim şarkı sesimiz, birtakım cilveli oyunlardan ağlamaklı, miyavlamaklı olmaktan kurtulabilir. Çünkü bunların hepsi ne üsluptan, ne de müziğin kendisinden gelir. Bütün bu oyunlar bilgisizlikten, sesteki yetersizlikten, yani sesin kendisi ile elde edemediğini bir takım trüklerle elde etmek istemesindendir. Halk türküleri donmuş bir müzik olmadığından, her söyleyen insanla değişen, her söyleyişte değişen, daima bozulup yeniden kurulan bir sanat olduğundan, onu içeriğine göre yorumlayıp icra etmek, hem en doğru yol olur, hem de en doğru yol olduğundan, halkın lehine olur. Çünkü halk bütün bu dediklerimi elde etmek için yapıyor bunları. Ayrıca halkını seven insan, halkın yetişmesi diye de bir şeyin var olduğunu da bilir. [1]Varlık Dergisi, İstanbul, 1 Ocak 1940, yıl 7, C.10, S. 157,s. 337-338 [2] Yağmur ve Toprak Dergisi, İstanbul, Kasım-Aralık 1948, C.l S.5-6-8 ve Şubat 1949, s. 6-7, 12-13 (Hasan Güneş takma adı ile...) [3]Yeditepe Dergisi, İstanbul ,Ağııstos 1961, Yıl 12, Sayı 45. Cilt 3. s. 9-10 |
| | #6 |
| Banned | 2. BÖLÜM SANATÇI KİŞİLİĞİ 2.1 Hakkında yapılan değerlendirmelerden örnekler Cevat Memduh Altar / Ülkü Dergisi, l mart 1942 Fidelio’nun birinci perdedeki hapishane avlusu sahnesinde, Ruhi Su,zindancı rolünde pek muvaffak olmuş bir tiptir. Sesinde olduğu kadar, icradaki mükemmeliyetiyle de Ruhi Su, müstakbel milli sahnemizde mühim bir bas ve mühim bir aktör olarak yer alacak. Cevat Memduh Altar, Ülkü Dergisi, l6 Nisan 1943 Satılmış Nişanlı'nın bazı temsillerinde de, esere baştan aşağı hakim olan, köyün evlendirme kılavuzu Ketsal rolünü üzerine almış olan genç sanatçı Ruhi Su, Fidelio operasında baş zindancı Rocco rolünde gösterdiği parlak başarıyı, bu sefer de fazlasıyla göstermiştir. Üç yıl önce verilmiş olan Bastien ve Bastienne operasından beri üzerine aldığı bütün rollerde göze çarpan bir olgunluk gösteren bu genç artist, bizi ilerideki başarılarına daha şimdiden inandırmıştır. Hikmet Münir Ebcioğlu, T.R.T. Ankara Radyosu, 15 Nisan 1944 Bas Bariton Ruhi Su. Bu ismi radyo programlarının halk türküleri kısmı arasında sık sık ilan ettiğim sıralarda daima düşünürüm. Altı sene mütemadiyen garp müziği ile meşgul olarak Devlet Konservatuarı'nın Opera Kısmı'nı bitirmiş olan bu sanatkar, nasıl oluyor da çalışmaları arasına yerli müziğimizi de sokabilmiş, onun dahi ustası olabilmek gibi güzel ve muvaffakiyetli bir uzlaşma yolu bulmuş ? Vedat Nedim Tör / Vatan Dergisi, 25 Ağustos 1944 Ruhi Su, Devlet Konservatuarı Opera Bölümü'nü ilk bitiren ve Devlet Artisti payesini kazanan bir ses sanatkarımızdır. (...) Geçen sene temsil edilen Fidelio'da ve Satılmış Nişanlı'da çok alkışlanmıştır. Ankara Radyosu'nda üç telli sazla ara sıra söylediği halk türküleriyle de bütün Türkiye'ye şöhret salmıştır. İşte bu sanatkarımız, geçen gün Ankara Halkevi'nde, halk türkülerinden çok iyi seçilmiş bir programla ilk salon konserini de verdi. Onu dinlemek bahtiyarlığına ermiş bulunanlar, tadını, eminim hala hafızalarında taşımaktadırlar. Halk türkülerinin de yavşak piyasa ağzıyla meyhanelere düştüğü bu aşağılık ve soysuz çağımızda,tam manasıyla asil ve yüksek seviyeli bir konser dinlemek, bulunmaz bir saadet oldu. Ruhi Su, halk türkülerimizin, onları 'adab-ı erkan'ıyla söylemesini bilenlerin ağzında, dünyanın dört bucağında ve her milletten insanlar tarafından zevkle, heyecanla dinlenebilir eserler olduğunu bir kere daha ispat etti-. O halk türküleri ki, radyoya 'Yurttan Sesler' saati konuluncaya kadar, ya çalı süpürgesi gibi haşır huşur çatlak sesli aşık bozuntuları tarafından, ya da ulumalı, ağlamaklı, yapmacıklı gazino çığırtkanları tarafından söylendikleri zaman, insanda hayranlık şöyle dursun, bulantı uyandırırlardı. İşte, o aynı halk türkülerinin terbiye edilmiş bir hançereden ve bilhassa kültürlü bir kafadan çıktıkları zaman, konser kabiliyeti yüksek derecede haiz eserler olabileceği artık anlaşılmıştır. Fakat zannedilmesin ki, bütün konservatuar mezunları, halk türkülerimizi Ruhi Su gibi söyleyebilirler. Devlet artistlerimiz, mesela Şubert'in bir sarkışını söylemesini pek güzel beceriyorlar da, yine mesela bir Köroğlu yiğitlemesini söylemeye kalkıştıkları zaman, adeta dilleri çalıyor. Ruhi Su da konservatuarda ses tekniği ve müzik kültürü almıştır ama, halk türkülerinin nasıl söylenmesi lazım geldiğini öğrenmemiştir. Bunda muvaffak olması, kendisinin hususi merakı sayesindedir. Çok temenni olunur ki, Devlet Konservatuarı, talebesine, halk türkülerimizi, kulaklarımızı hiç yadırgatmadan, büyük bir müzik kültürü içinde, tıpkı Ruhi Su gibi söylemesini de öğretsin. Nezihe Araz: /Kuvvet Dergisi, 26 Mayıs 1947 Ruhi Su'da halk türküleri davası, kendi benliğinden ayrılmaz bir hale gelmiştir. Ruhi'de beğendiğimiz şey; halkın mücadeleci ruhunu, asırlar içinden süze süze erişilmez bir kolaylığa ve insaniliğe çıkardığı melodi örgülerini, dümbelek gürültülerine, masa, kadeh şıkırtılarına boğmadan, ezmeden büzmeden bize vermiş olmasıdır. Ruhi'yi dinlediğimiz zaman, halkın çeşit çeşit meselelerle adeta gözümüzün önünden geçtiğini görüyoruz. Ruhi Su halkın halis temlerini bu günün gelişmesine uygun bir çerçeve içinde ele almayı başarabiliyor.(...) Ruhi Su hakiki bir davanın şimdilik yalnız başına müdafaasını yapmaktadır. Abidin Dino / Yaprak Dergisi, 15 Mart 1950 Ruhi Su'ya göre, halk türküleri melodi ve şiir bakımından tam kıvamını bulmuş sanat eserleridir. Ses ve okunuş bakımından pürüzlerinden ayıklanınca klasik denecek kadar sağlam ve belirli bir ses mimarisine erişmiş şaheserlerdir. Ruhi Su kendi anlayışı içinde söylediği bu türkülerin sürekli değerlerine, gelecekte de canlı kalacak değerlerine bel bağlıyor. Türk halkının ses yolundan, söz yolundan tarih boyunca yaşayacak eserler verdiğine inandığı içindir ki Ruhi Su, bunları arıyor, buluyor, ayıklıyor, değerlendiriyor. Burhan Arpad /Filarmoni Dergisi, Mart 1951 Ruhi Su Ankara Devlet Operamızın çıkardığı bir çok eserlerde, sahip olduğu bas sese uygun rolle oynamış ve daima iyi kritik almıştır. Fakat muhtelif bestekarların çeşitli karakterlerinden müteşekkil bu kabarık repertuarı muvaffakiyetle başarmış olan Ruhi Su'nun bir diğer cephesi, büyük bir başarısı daha vardır. Halk türkülerimizi, bütün derinliği, güzelliği ve manası ile okuması, hatta bu işi başarı ile yapan yegane ses sanatkarımız olmasıdır. Şevket Rado /Akşam Gazetesi, 28 Mart 1951 Ruhi Su, Nisanın başından itibaren yeni açılacak olan Küçük Sahne'de resitaller vermek üzere İstanbul'a geliyor. Ruhi Su'yu İstanbul halkı Devlet Operası'nın İstanbul'da verdiği temsiller dolayısıyla yakından tanırlar. Bu sefer Ruhi Su, İstanbul halkına bilmedikleri bir tarafını tanıtacak; bağlama ile halk türküleri söyleyecek. Geçen sene bir gece Ankara'da Ruhi'yi bağlama ile halk türküleri söylerken dinlemiş hayran olmuştum. Bağlama bir opera sanatkarının elinde cidden harikuladeleşiyor. Vala Nurettin (Va-Nu) /Akşam Gazetesi, 3 Nisan 1951 Küçük Sahne, çok kıymetli bir sanatkarın konserlerini bu akşam ve yarın akşam halkımıza dinletmekle işe başlıyor. Bu sanatkar, sesini radyoda pek seyrek dinlemek imkanı bulduğumuz Ankara Devlet Operasında baso Ruhi Su'dur. "Operada baso" deyince ihtimal, çok kimsenin aklına, garp müziğinin ağır parçalarını söylemekten gayrı bir ihtisası olmayan ağır bir sanatkar gelir. Halbuki Ruhi Su'nun asıl fevkaladeliği, halk türkülerimizi derlemiş ve kendine göre tertiplemiş bulunmasıdır. Bunu da inançla ve başarı ile yapabildiği için kaç mecliste kendisini dinledikse hayran kaldık. Ve dinleyen bütün münevverlerin —müspet veya menfi-son derecede ilgilendiklerini gördük. Ruhi Su, bildiğimizin dışında bir seda ve eda ile, ekseriya başkalarından hiç dinlemediğimiz "destan vari”, "aşıkane" yahut "mistik" -yani üç türlü- türkülerini hem çalıyor, hem de kalbe ürpertiler veren sesiyle söylüyor, insan üzerinde unutulmaz bir intiba bırakıyor. Müstakbel Türk müziği, Ruhi Su'dan mutlaka bazı unsurlar alacaktır ve müstakbel münekkitler, bu musiki furyası devrinde Ruhi Su'ya niçin layık olduğu mevkii vermedikleri için devrimizin musiki meraklılarına hayret edeceklerdir kanaatindeyim. Sazhanelerin dolup taştığı, radyo ve hoparlörlerin kafa şişirdiği ve sırf teamüle dayanan sanatkarlara ait konserlerin rağbet bulduğu bu devirde, Ruhi Su, layık olduğu yüksek alakaya kavuşamazsa şehrimizin kırık bir sanat numarası almasından korkarız. Faruk Yener / Vatan Dergisi, 4 Nisan 1951 Ankara Devlet Operası sanatkarlarından Ruhi Su Küçük Sahne'deki konserlerinden birincisini verdi. Ruhi Su geçen yıl radyoda konser vermişti. Fakat dün onun, küçük salonun alabildiği bir topluluk önünde ve bu konserdeki başarısı bir hadise olarak kaydedilmeye değer. Dün okuduğu halk türküleriyle Ruhi Su, yüzyıllar içindeki Anadolu Türk halkının neşesini, sevgisini, ağlayışını, hasretini de dinleyicilerine duyurdu. Ruhi Su her okuyuşundan sonra şiddetle alkışlandı. Sanatkar Ruhi Su'yu konserinden dolayı kutlarız. Azra Erhat / Yeni İstanbul, 10 Nisan 1953 Kısa boylu, tıknaz, kabarık saçlı bir adamdır Ruhi Su. Onu bağlaması ile gözleri kapalı türkü söylerken dinlediğim zaman, balçıktan bir adam, Anadolu toprağına karışmış bir varlık görür gibi oldum. Ruhi Su senelerdir Ankara'da halk türküleri söyler. Ankara muhitleri, Aşık Veysel, Aşık Alı izzet gibi onu da sık sık dinlemek fırsatını bulurlar. İstanbul'da onu tanıyanlar daha azdı. Fakat geçen gün Küçük Sahne'de verdiği iki konser, Anadolu'nun gerçek sesini pek nadir işiten İstanbul'u da fethetti, İstanbul'da Ruhi Su adeta kapışıldı. Küçük Sahne'den başka daha birçok yerlerde, ve bu arada Gureba Hastanesinde hastalar için de türküler söyledi. Onu üç senedir dinlememiştim. Bu defa dinleyişimde, sanatının ne kadar olgunlaştığına şaştım. Şiir ve insanlıkla dolup taşan halk türkülerimizi öyle bir ifade zenginliği ile söylüyordu ki, insanı bir opera, bir senfoni gibi bütün hisleri ile kavrıyor. Konserde yanımda oturan bir dileyici ne dedi biliyor musunuz? "Anadolu ölmez bir varlık ve Ruhi Su onun bekçisidir." dedi. Ben de öyle düşünüyorum. İbrahim Hoyi / Son Saa Dergisi, 23 Mayıs 1951 Bas Ruhi Su'dan hayranlıkla bahsedeceğim. Kendisine kaatillik mesleğini seçmiş olan vahşi ruhlu fakat mesleğinin kutsiyetine inanmış olan Sparafucile'yi o şahane erkek sesi ve mükemmel, ölçülü oyunu ile bize öyle bir kudretle yaşattı ki... Ruhi, sanata inanan bir sanatkarın hüner, anlayış, rahatlık ve kolaylığı İle oynamasını bilen büyük bir değerdir. Faruk Yener / Vatan Dergisi, 23 Mayıs 1951 Milli opera sanatının en büyük üstadı şüphesiz Guiseppe Verdi (1813-1901), onun en popüler eseri ise Rigoletto'dur. Rigoletto bundan tam bir asır evvel bestelenmiş ve sahneye konmuştur. O zamandan beri her aryası bütün dünyada en çok söylenen melodiler arasına girmiş, bütün operaların en çok oynadığı eserlerden biri olmuş, hatta müteaddit defalar filmi çevrilmiştir. (...) İstanbul'daki temsilde, Sparafucile rolünde Ruhi Su kuvvetli bir sanatkarın ikinci derecede bir rolü kuvvetli kompozisyonu ve mükemmel sesiyle nasıl yaşatabileceğini ispat etti. Aziz Nesin /Akşam Gazetesi, 18 Ocak 1960 Kafam uğulduyor. Utancımdan elimi yüzüme kapıyorum. Ruhi Su, elinde sazı ile gelip oturuyor mikrofonun önüne. Çalıyor, söylüyor. Bir ses, bir yiğit ses ki, süslü püslü salona sığmıyor. Buralık değil bu ses. Söyleyen Ruhi Su değil. Onun ağzında bütün bir yurt dile gelmiş. Kapalı gözlerimin önünden bozkırların çarıklıları, yaylaların yarık tabanları, bitmeyen tozlu yolların yolcuları, gurbetçiler, sıla özlemcileri geçip gidiyor. Bir film görüyorum: Ağaçsız topraklar, topraksız sular...Toprağın insana özlemi, oynayan gelinler, dönüşü yok yollar, aşılmaz dağlar, bitkisiz ovalar, halılar, kilimler, çoraplar, nakışlar... Ruhi Su türkü çağırıyor. Bütün bir yurdu taşıyan gür, yanık, içli ses, bu süslü aynalı, yaldızlı, yıldızlı salona sığmıyorYiğit sesi süslü salona sığmayan Ruhi Su bir başına, ama hepimizden yüce. Yaşar Kemal / Cumhuriyet Gazetesi, 9 Nisan 1961 Bizde de halk sanatına gönül vermişler var. Ama neylersin ki bunlar çok az. Bu az olan kişilerden biri de Ruhi Su'dur. Ruhi Su'yu çok eskiden beri tanının. Türküyü iş edinmiştir. Bulur, derler, söyler, tanıtır. Bir bakıma Ruhi Su bu derleyip bulduklarım yeniden yapar. Yepyeni söyler. Hani bir şey derler, bir sanat yapıtı için, gerçekten daha gerçek derler; Ruhi'nin türküleri de, türküden daha türküdür. Ruhi'nin bu türküleri yepyeni, alışmadığımız bir çeşitte söylemesi, yeniden yoğurup yapması, ama türkünün türkülüğünü de yitirmemesi. Bu bence, Ruhi Su'nun yirmi yıllık çabasının, durmadan dinlenmeden didinmesinin, aşkla, şevkle türkülere gönül vermesinin bir sonucudur. Ruhi Su'yu büyük sanatçı yapanların hiç olmazsa bir kısmı bunlardır. Sanatçı kişiliği, sesinin güzelliği üstünde durmuyorum. İş gönül meselesi, inanmak meselesi, çaba meselesidir. İlhan Selçuk /Cumhuriyet Gazetesi, 18 Ocak 1968 Ruhi Su'nun sesinde Anadolu vardır. Ruhi Su'nu sesindeki Anadolu, yalınkat bir Anadolu değildir, üç bin yılın toprağıdır. Ege'den rönesansa dönüşen uygarlığın tekrar Anadolu'ya doğru yürüyüşü, Ruhi'nin türkülerinde duyulur. Ruhi tek başına büyük bir akım yarattı Türkiye'de. Aydınlarla halk arasında türküden bir köprü kurdu. Şimdi halk türkülerimizin gerçek değerlerini, halk deyişlerinin güzelliğini tanıyan, bilen, sevenler günden güne çoğalıyor; neredeyse bir ordu olacak. Ruhi, usul usul, sabırla, bilgiyle çalışarak başardı bunu. Plaklarıyla bu günden yarına kalacak paha biçilmez belgeleri Türk sanat tarihine armağan ediyor. Ruhi Su, halk sanatkarı değildir. Halkçı bir sanatkardır. Klasik bir eğitimden geçmiş, Türk halkım iyi tanımış ve çifte su verilmiş bir çelik gibi yapacağı işe hazırlanmıştır. Türkülerini dinleyen, kendisini hiç bilmese de bu gerçeği anlar. Ruhi bugün var olduğu gibi, plakları ile yarınlarımıza doğru dalga dalga uzanacaktır. Kardeşlerimize, oğullarımıza, kızlarımıza, gelecek kuşaklarımıza sesini duyuracaktır. Çetin Altan /Akşam Gazetesi, 28 Ocak 1968 Ruhi'nin sesi insanlık kaldıkça kalacaktır. Türkiye'den insanlığa ne kalacaksa, insanın insanı sömürmesine karşı çıkanlardan kalacaktır, insanlığın yücelmesine kendi kafa ve gönül kararıyla hayatını katmış olanlardan kalacaktır. Halkın yaratıcılığını kendisinde yansıtmış ve kendisi de halkın bölünmez parçası olmuş olanlardan kalacaktır. Gelecek kuşaklar onlardan 'adammışlar' diye övünerek söz açacaklar. Ruhi Su, ne iyi ettin de okudun şu türküleri plağa. Plakta sesini, senden insanlığı, insanlıktan sonsuzu dinliyorum. Boş ver şu sefil cücelere, Türkiye'de insanlar da vardır diyorum. Hıfzı Topuz /Cumhuriyet Gazetesi , 20 Şubat 1971 Bir de Türkiye'de çıkan plaklar var ki, onları Fransa'da bulma olanağı yok. Yabancılara bizim plakları Fransa'da çalışan Türkler ve öğrenciler dinletiyorlar. Bu plakların içinde son aylarda en büyük ilgi uyandıranı Ruhi Su'nun son plağı oldu (Seferberlik Türküleri ve Kuvayı Milliye Destanı). Bunu dinleyenler Ruhi Su'nun dünyanın en büyük sanatçılarından biri olduğunu belirtiyorlar. Bu plağı dinleyerek dışarıda Ruhi Su'yu keşfeden ünlü kişilerin arasında Kamerun'lu müzikolog, kompozitör, gitarist, romancı ve şair Francis Bebey de var. Geçen yıl Afrika müziği üzerince önemli bir kitap yayınlayan Bebey son günlerde en çok Ruhi Su'yu dinlediğini söylemektedir. Kara Afrikalı ünlü sanatçıya Ruhi Su'nun uluslararası alanda nasıl bir yeri olabileceğini sordum. Şöyle dedi: "Dünyanın en büyük sanatçılarından biri olan Arjantinli gitarist Atahualpa Yupanki ne ise, bence Ruhi Su da odur. Ben Türkçe bilmiyorum, ama Ruhi'nin türküleri n i, müziğim anlıyorum. Ruhi'nin muazzam bir sesi var, müthiş bir nefesi var. Bu öyle bir şey ki, sanatçının sözlerini anlamadan, ne söylediğini, ne duyduğunu anlıyorsunuz. Çok sıcak şeyler söylüyor, Dünyanın her yerinde anlaşılacak şeyler söylüyor. Bazen şiir okuyor; ama o da bir çeşit müzik. Hiç anlamadığım halde, bunları da bıkmadan dinliyorum. Ruhi sesi ile sazı arasında çok başarılı bir uyum yaratmasını bilmiş. Francis Behey / Cumhuriyet Gazetesi , 20 Şubat 1971 Fransız radyosunda çalışan bir arkadaşım bundan birkaç yıl önce Anadolu’yu dolaşarak bize kilometrelerce uzunluğunda bantlar getirmişti. Dinledim, Türk folklorunu biliyorum. Ruhi Su işte bu folklordan bambaşka bir şey ortaya çıkarmış. Bu, müzikten anlayanların, kültürlü kişilerin sevdiği bir müzik türüdür. Ben Ruhi Su'nun neden hala Fransa'da tanınmamış olmasına çok şaşıyorum. Ruhi Su, Türkiye'yi ve Türk müziğini tanıtacak ve sevdirecek, dünya çapında gerçek bir sanatçıdır. Hasan Hüseyin Korkmazgil / Toplum Dergisi, 8 Kasım 1972 Sesler sesi Ruhi Su'nun 'Yunus Emre'sini dinledim. İnsan hem şair, hem çağının insanı, hem Türkiyeli ve hem de büyük bir sesin sahibi olursa, ortaya elbette ki 'Yunus Emre' gibi bir yapıt çıkar. Ruhi Su Yunus Emre'yi havadan, sudan, topraktan, ateşten, dilden ve gönüllerden süzmüş, seçip ayıklamış, yuyup arıtmış, bir büyük plağın iki yüzüne, sesten bir anıt halinde dikivermiş. İnsan sesinin bu kadar sıcak, kavrayıcı, bu kadar etkili ve vurucu olacağına inanası gelmiyor insanın. Ya o saz ! Bilmiyorum, ya yeni yeni tadına varmaya başladım Ruhi Su'nun sazının, ya da Yunus Emre adına, ona saygı olsun diye bütün hünerini göstermiş saz. Yunus Emre'de yalnızca sesi değil, sazı da çok güçlü, çok boyutlu Ruhi Su'nun. "Ruhi Su Yunus Emre" veya "Yunus Su Ruhi Emre"... Hani der ya kendisi, "Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm"; ben bunu rahatlıkla şöyle değiştireceğim : "Sese ve saza büründüm / Ruhi Su diye göründüm." Sadun Aren /Politika Dergisi, 23 Kasım 1976 İnsanlar için de, toplumlar için de en büyük tehlikelerden biri, kötülüklere, haksızlıklara alışıp, bunları olağan saymak, bunlara intibak etmek ve böylece yaşam ufuklarım daraltmaktır. Ruhi Su'ya pasaport vermeyen, onu dışarı bırakmayan zihniyetle, Şili'li ozanları içeri sokmayan zihniyet aynıdır. Çünkü o da, halkımızın türkülerini o gür sesi ve vakur edasıyla halklara tanıtacak ve bütün milletlerin kardeşliğini ve dayanışmasını pekiştirecektir. Füsun Akatlı /Köken Dergisi, Mart 1974 Sağlam ve doğru bir sanat anlayışıyla halk sanatını değerlendirmenin ve topluma kazandırmanın en iyi, hatta bilebildiğim tek örneğini; halk türkülerini seçip değerleyen Ruhi Su vermektedir. Ne sanattan, ne de halkın özgün duyarlığından bir şey feda etmeden pırıl pırıl ürünler verebilmek, yaratıcı sanatçının işidir. Bunu değerlendirmek ise, sanat sorunlarını düşünürken ve eserle karşı karşıya kalınca akıl-duygu uyumunu kurma sorumluluğunun bilincine varanların. Halk sanatı ile ilgilenenlerin, uğraşanların, onu sevenlerin, bu konuda araştırma ve inceleme yapanların ve halk duyarlığının katkısına açık olanların ününde, tek de olsa bir örnek bulunması sevindirici, güvendirici ve umutlandırıcıdır. Abidin Dino / Guitar et Musique (Fransa), 1972 Yirmi yıllık ayrılıktan, yurdumdan ayrı geçirilen yirmi yıldan sonra, yeniden dinledim kimi türküleri, -deyim yerindeyse- daha bir güzelleşmiş, daha bir billurlaşmışlardı. Her aşamayı insana sönmüş gibi gelen bu yetkinleştirme araştırısının sonu yoktur. Ruhi Su bu yapıtı, belirli zaman aralıklarıyla gözetim altında tutularak, izlenerek, köşelere kıstırılarak, hapse atılarak yaratmıştır. Neden mi? Yozlaşmaz saygınlığını ve direngenliğini simgelediği Anadolu Türk köylüsünün büyük başkaldırı dizisinin bir halkası olduğu için belki. Ruhi Su yakışıklıdır, saygındır, bir Hitit yontusu gibi genç ve ölümsüzdür. Üç telli saz Ruhi Su'nun elinde, en güzel gitarların beş teline denktir. Sazdan çıkardığı ritmik yapılar, 1930'larda Anadolu'ya gelmiş olan Bela Bartok'u, -dinleyebilseydi- mutlaka kendinden geçirirdi. Ruhi Su'nun sazında çeyrek tonlar, hem kesik kesik, hem de birbirine bağlı bir üsluba eşlik eder; ansızın çok özel bir titreşim işitilir, müziğin doruğuna çıkan çalgıyla insanın sarmaş dolaş olduğu görülür. Dünyanın olumsuzluğuna karşı girişilmiş bir kavga, bir öç almadır bu. Filiz Ali / Politika Dergisi, 29 Ocak 1977 (...) Ruhi Su, bütün bunları önsezileri ile, kendi kişisel yeteneği ile, yılların tecrübesi ile gerçekleştirmiş olabilir ama, çok daha önemli bir özelliği var Ruhi Su'nun: uğraşının tekniğini çok iyi bilen bir usta. Yani insan sesi, insan gırtlağından nasıl çıkar, ses tellerinin görevi nedir, ses rengi nasıl yumuşatılır, kişinin ses genişliği nereden nereye uzanır? Bunların cevabını Ruhi Su, profesyonel müzik eğitimi görmüş bir sanatçı olarak en iyi biçimde veriyor. Ayrıca vurgulama, diksiyon ve müzikal dengeleme gibi müziğin temel öğelerini de hiçbir rastlantıya olanak bırakmayacak biçimde ayarlamış bulunuyor. (...) Gerçekleştirilen bu çok olumlu başlangıcın uzun ömürlü olması, ülkemizin halk müziği geleceği bakımından çok önemli. Melih Cevdet Anday /Cumhuriyet Gazetesi, 13 Mayıs 1977 Ruhi Su, yeni Türkiye'nin yarattığı, geleceğe dönük bir sanatçıdır. Onun önemi buradadır ve gelecekte hep bu açıdan bakılıp değerlendirilecektir. Ruhi Su, türküsüz insanlara türkü sunmuştur. Kuşkusuz türkülerimizi değiştirdi, türkülerle birlikte saza da yeni bir anlam kazandırdı. Perihan Mağden / The Bosphorus Chronicle, 29 Mayıs 1979 Ruhi Su durmuyor hiçbir zaman. Ektiklerimi ektim, biçtiklerimi biçtim demiyor. Binlerce tarlası var, gözlerce uzanan. Nadasa bırakırken birini, diğeri e fideleri serpiyor, harmanını kaldırıyor bir ötekinin, öbürünü sürüyor, işliyor. Topraktan elleri var Ruhi Su'nun. Durmuyor, sürekli yeşeriyor. Yıllardır söyletilmeyen türküleri söylüyor Ruhi Su. Baskıdan, zulümden, acıdan yalnızca türküde kurtulan halkımızın türkülerini. Türkülerimizden korkanlara, türküsüz kalanlara, türküyü yaratanlara söylüyor. Bir türkü yaratıyor, bir türküyü bize bizden yakın ediyor. Su gibi, dere gibi, deniz gibi akıyor sesi. İçimize akıyor. Bütün güzelliklere güzellik veriyor Ruhi Su. Hiç karşılık istemeden, beklemeden veriyor. Türkü izi sürüyor, gündüz gece demeden. Türkülere kendi yorumunu getiriyor, çıkarıp bir yöreden sunuveriyor, dünyaya mal ediyor. Yeni ezgiler besteliyor bir derviş sabrıyla, bir karınca çalışkanlığıyla. Her kuşakta söylenecek, çağımıza tanıklık edecek ezgiler. Ali Sirmen / Cumhuriyet Gazetesi,20 Ocak 1980 Ruhi Su her türküsünde size, yaşlanmayan gülümsemesiyle haykırıyor: İşte bu halkın senin, işte bu halk, yüzyılların ötesinden, acıları, çileleri ve umutlarım böylesine dokunaklı dile getiren bir halk çıkış yolu. İşte benim müziğim, benim sesim, benim bestem. Yani senin halkının sanatı. Ben halkım. Ve Ruhi'nin mesajı aydınlığı muştuluyor, yolu gösteriyor size.Ruhi Su'larla, adı bilinmeyen ozanlarıyla, halkımızla birlikte yürünecek pırıl pırıl bir yol...Sağ olasın Ruhi Su, binlerce kez... Onat Kutlar / Gösteri Dergisi, Mart 1982 Ruhi Su ismi bizim son otuz-kırk yıllık müzik yaşamımızda özel bir yere sahiptir. Ama Ruhî Su ismi sadece müzik alanında değil, ülkemizin toplumsal yaşamında da özel bir yere sahiptir. Hem ulusal hem de uluslararası alanda tanınan Ruhi Su, aynı zamanda gerek sanatta, gerekse yaşamda inandığı ilkelerden hiçbir zaman sapmamış, yaşamını örnek bir kararlılık ve titizlikle sürdürmüş, çeşitli yalpalamalara uğramamış, bu ilkeleri geliştirmiş ve içinden geçtiğimiz çalkantılı dönemlerde düşünce namusunu korumuş bir sanatçımız olarak da dikkati çekiyor. Elbette ülkemizin son otuz-kırk yılını izlemek olanağını bulanlar bu söylediklerimin ne anlama geldiğini daha kolay kavrayacaklardır. Ama ben inanıyorum ki, ülkemizde genç kuşaklar için örnek yaşamlara ihtiyaç vardır. Bu açıdan Ruhi Su'nun yaşamında anlatılması gereken çok zengin öğeler bulunduğunu biliyoruz. Doğan Hızlan /Hürriyet Gazetesi, 12 Şubat 1984 Ruhi Su'nun türkülerinde, nefeslerinde, kendi bestelerinde insan en bildiği sözü, en tanıdığı ezgiyi bile yeni bir solukla, ruhla dinler. Bizim öz malzememiz ile gelişmiş tekniğin kardeşliğinden usta işi ürünler çıkacak sözünü hep söyleriz. İşte bunun örneğidir Ruhi Su. Bir opera sanatçısıdır o, şan tekniğini bilir ve bu bildiklerini bizim folklorumuza uygulayarak icra eder. Ruhi Su yalnızca bir icracı değildir. Türküleri, uzun havaları derlemiş, bize sunmuştur. Pir Sultan Abdal'dan Hatayi'ye, Ali Yüce'den Melih Cevdet Anday'a, Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya kadar birçok şairimizin de şiirini bestelemiştir. Türküden uzun havaya, özgün besteden zeybeğe kadar Ruhi Su'nun çaldığı ve okuduğu; müziğin bilgi ve bilinçle yapılışının örneğidir.Orhan Veli, "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" demişti. Ben de, Ruhi Su'yu dinliyorum gözlerim açık. Oktay Akbal / CumhuriyetGazetesi,22 Eylül 1985 Ruhi Su güncel bir kişi değildir; ölüp gitmekle unutulacak, silinecek, anısı belleklerden yavaş yavaş yok olacak biri değildir. Halkımızın gerçek özgürlüğe kavuşması yolunda sazıyla, sesiyle, kalemiyle, uğraşıyla çaba harcayan, yığınlarda bilinç aydınlığını yakan bir büyük insanı toplumlar sürgit yaşatacaktır. Ruhi de yalnız bir sanatçı gibi kalmayacak, yarma, halkımızın en sağlam dostu, en sağlam bir temsilcisi, ışıklı geleceklerin habercisi olarak kalacak. Melih Cevdet Anday / Cumhuriyet Gazetesi 24 Mayıs 1985 Ruhi Su olayı tam bir cumhuriyet dönemi olayıdır Sanatçımız, Cumhuriyetin getirdiği yeni düşünleri, yeni ülküleri, çağdaş olmanın özlemini tam bir içtenlikle benimsemiş bir devrim çocuğu olarak, çalışmasını, uğraşını büyük bir özveri ve gönüllülükle seçmiş ve yürütmüştür. Sanki Atatürk kültür devrimleri onun adım adım yetişmesine yol açarcasına sıralanmıştır. Atatürk'ün çağdaş uygarlık ülküsünü ciddiye almış üç beş kişiden biridir Ruhi Su. Batı müzik yazısı, hiçbir folklor ürünüyle çatışmaz bütün iş; bilimsel müzik yazışı içinde folklorik ürünün yerli yerine oturmasını sağlamaktır. Türkülerimize bilimsel müzik yöntemini uyguluyordu Ruhi Su. Bunun tam olarak anlaşıldığını sanmıyorum. Ama onun İşi elbet bununla kalmadı, kendisi de besteledi türküler. Dehası ve ölümsüzlüğü buradadır. Bizim, bize özgü değil, uygar dünyadan olduğumuzu gösterdi. Uluslararası ününün kaynağı budur. Yalnız gelecek değil, böylesi (Ruhi Su'nunki gibi) bir geçmiş de insanı güçlendirir. Nereden gelip nereye gittiğini bilene ne mutlu... Doğan Hızlan /Hürriyet Gazetesi, 25 Eylül 1985 Ruhi Su ile büyük bir müzik düşünürü aramızdan ayrıldı. Sesi sevenlerin belleğinde, müziğe ve ülkesine gönül verenlerin yüreğinde yankılanacak. Pertev Naili Boratav ; (Çeviri Bertan Onaran), 1985 (...) Tıpkı Nazım'ınkiler gibi, Ruhi Su'nun seçtiği metin ve ezgiler de, özgün metin ve ezgileri yeni düşünce ve duygularla zenginleştirir —daha doğrusu, özgün yapıtlarda zaten var olan, ama gizli kalmış düşünce ve duyguları ortaya çıkarır. Ruhi Su'nun dağarı zengin ve çeşitlidir. Sözün gerçek anlamında türkü söyleyerek işe başlamıştı ; Bir yanda adı sanı bilinmeyen kişilerin yarattıkları ezgi ve sözler (sevda, sıla türküleri, dinsel ya da dindışı oyun ya da tören havaları, onurlu eşkıya türküleri, hapishane türküleri, ağıtlar); öte yandaysa, Yunus Emre gibi XIII. yüzyıl ozanlarından tutun da Ali izzet gibi çağdaş aşıklara dek, halk ozanlarının yaratıları. Daha sonra 1960'lardan başlayarak, kendisi de türküler yazmaya başladı. Nazım Hikmet, Orhan Veli, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi çağdaş ozanların şiirlerini müziklendirdi; ama kendi şiirlerine de ezgiler buldu. Bir müzikbilimci olmasam da, halkbilimci olarak dile getirmem gereken bir düşünce daha var: Ruhi Su, değişik sözlü gelenek kaynağından gelen pek çok ezgiyi ses bantlarına geçirmiştir. Söz konusu kayıtlar, geleneksel özgün ezgilerle üstünde çalışılıp işlenmişleri karşılaştırmalı olarak inceleyebilecek kavim bilimci (etnolog) müzikbilimciler için büyük değer taşıyacaktır. Yitirdiğimiz dostumuzun eşi Sıdıka Su'nun, bu çok değerli kaynakları özenle saklayacağından ve ileriki araştırmacılara sunacağından kuşkum yok. Aziz Nesin / Sanat Dergisi, l Ekim 1985 İşte tarihin her zamanında ve dünyanın her yerinde gereğinden çok bulunanlar, dünyaya pek seyrek gelen (ne mutlu bize ki yurdumuza gelen) Ruhi Su'ya tedavisi amacıyla yurtdışına çıkması için hiç bir neden de olmadan, hiç bir bahane de uydurulamadan pasaportunu vermediler. Uygar ülkelerin sanatçıları, bilimcileri, aydınları, Türkiye'nin her zaman gereğinden pek çok bulunan yetkililerini Ruhi Su'ya pasaport verilmesi için başvuru yağmuruna tuttuktan sonradır ki Ruhi'ye pasaportunun verilmesi zorunda kalındığında, Ruhi Su ölüm yolculuğuna, dönüşü olmayan göçe hazırlanıyordu. Artık hiç kullanmadığı ve kullanamayacağı pasaportu ile öldü. O kullanılamayan pasaport özenle saklansın. Çünkü bizden sonraki kuşaklar bu günü öğrenmek ve anlamak için kullanılamayan pasaportu müzede görmelidirler. (...)Sesi güzel, işi güzel, kendi güzel, içi güzel bir insanı yitirdik. Kendisinden geriye dünyamızda durmadan su gibi akacak güzellikler kaldı. Tevfik Fikret'in Nef'i için söylediği "Eyvah ki bir çorak vadide akıp gitmişsin " dizesindeki gibi Ruhi Su da çorak yönetimlerin çölünde akıp gitti. Ama gönüllerimizde yerini alarak. Bütün bir Türk halkının, hepimizin sesi olduğu için dünyanın da sesi olmuştu. Türk halkının başı sağ olsun, hepimizin başı sağ olsun, dünyanın başı sağ olsun. Mümtaz Soysal / Milliyet Gazetesi, 29 Eylül 1985 Ruhi Su gibileri, kullandıkları araçların yerliliği ve kafalarının çağdaşlığıyla, bu yol üzerinde "(yüzeysel batılılaşma ile mollalık düzeni dışında sağlıklı bir yol) önemli kilometre taşlarıdır. Hele bunu kendilerine yapılan eziyetlerin üstüne çıkarak gerçekleştirmiş olmaları karşısında, siyasal inancınız ne olursa olsun, ancak saygı duyabilirsiniz. Gürol Sözen / Güneş Gazetesi, 25 Eylül 1985 Bir kazanda kırk yıl kaynatıldı kendisi. Ama "dünya kokacak kadar" dünyayı ve bu halkı sevdi. Suyu, toprağı nakışı ve türküsüyle. Yetmiş iki millete aynı gözle baktı, kardeşliği, birliği, barışı savunarak. Bir türkü söyler gibi de öldü. Türkünün yaşı yok. Kuşaktan kuşağa söylenecek Ruhi Su'nun türküleri...Ne yazık Ruhi Su'nun farkında olmayanlara. Ne acı dünden unutulup gidenlere... Memet Fuat /Katalog Dergisi, Ekim 1985 Ruhi Su'nun lied'lerinde çağdaş Türk şiiriyle kurduğu uyum ise, çabasının boşa gitmediğim gösteren en kesin kanıttır. Bu büyük müzik araştırmacısını izleyenler, başarıya ermek, açtığı yolda daha ilerilere gidebilmek için, önce onun ne yapmak istediğini çok iyi anlamış olmalıdırlar. Burhan Arpad / Cumhuriyet Gazetesi, 01 Ekim 1985 Ankara Devlet Operası'nın ilk İstanbul turnesinde tanışmıştık, O Ankara'da, ben İstanbul'da yaşadığımız için uzun aralarla görüşüyorduk. 1952 güz aylarında üzücü olaylar duyuldu. Ruhi Su ve Devlet Tiyatrosu'nun kimi oyuncuları tutuklanmıştı, çevrilmekte olan Aşık Veysel konulu bir filmde komünizm propagandası yaptıkları gerekçesiyle. Olaylar duyulduğu sırada, Vatan Gazetesi'nde muhabirdim, Türk Tiyatrosu Dergisi'nin sekreteriydim. Yazar dostumuz Orhan Hançerlioğlu, İstanbul Şehir Tiyatrosu müdürü olmuştu. Emniyet Müdürlüğü, Üçüncü Şube Müdürlüğü'nden geldiği için eski polis şube müdürü arkadaşlarına uğruyordu. Birinci Şube Müdürü olan Ahmet Topaloğlu'nu o günlerde tanıdım. Ruhi Su aylardır tutukluydu ve arkadaşları bu konuda bir şey bilmiyordu. İstanbul Polis Müdürlügü'nde hücrede tutuklu olduğundan başka. RuhiSu'nun İstanbul'da hiçbir yakını yoktu. Ahmet Topaloğlu'na baş vurup görüşme izni istedim. Topaloğlu, kalemle anlatılması güç, o karanlık gülüşüyle: "Elbette!" dedi. "Gelin bana, sizi Hamdi Bey'e göndereyim". Gittim ve Topaloğlu beni Hamdi Bey'e gönderdi. Birinci Şube Müdür Muavini Hamdi Bey, "Parmaksız Hamdi" diye tanınırdı. Düşünür ve sanatçılara sorguda uygulanan işkenceleri onun yönettiği söylenirdi. Belirli bir Rumeli ağzıyla konuşan Parmaksız Hamdi, zile bastı ve Ruhi Su'yu getirmelerini söyledikten sonra, Ruhiden yakındı. Dediğine göre hiçbir şey söylememekte direniyordu. Oysa, Ruhi konuşsa kendisi için de, polis için de çok yararlı olacaktı. Tam o anda kapı çaldı. Pijama üstüne palto giymiş, saçları karmakarışık, yüzü traşsız, adımları ve bakışları ürkek, ufak tefek bir insan, kısık sesle bir şeyler mırıldandı. Söylediklerini unuttum. Fakat kucaklaştığımızı, sessizce ağladığımızı unutamadım. Ruhi Su, Parmaksız Hamdi'den izin alıp kirli çamaşırlarını getirmeye gitti. Sonra dönüp bir bohça verdi, "Semiha bunları yıkasın ve sizde kalsın!" diye. Evde bohçayı açtık. Kanlı bir yatak çarşafı vardı. Kanlı çarşafı yıllarca sakladık tavan arasında. Sonunda sobada yaktık. Aradan şöyle bir yedi yıl geçmişti. Telefonda bir ses: "Burhan, ben Ruhi Su," dedi. Yeni çevrilen Karacaoğlan filminde bir kaç türkü okumak için İstanbul'a gelmiş sonra bir süre Taksim Gazinosu'nda çalışırken bizde kaldı. Sevimli, dost, biraz çekingen ve mesafeli bir kişiliği vardı... |
| | #7 |
| Banned | 2.2 Ruhi Su için yazılan şiirlerden örnekler AYDINLANMIŞ BİR SESİN SÖYLEDİĞİ TÜRKÜLERE ÖVGÜ[1] Türküler dinlerdik Sesinden Dağ olurduk yücesinden Ova olurduk çöl olurduk Denizlere akardık birlikte Sular olur Türküler dinlerdik Sesinden Duvarlar yıkılırdı kendiliğinden Kimimiz Köroğlu’na katılırdık Kimimiz Dadaloğlu’na Yemen’de kalanımız olurdu Türküler dinlerdik Sesinden Üçümüz oy Karacaoğlan Beşimiz Pir Sultan Abdal Hey SU[2] - Büyük sanatçı Ruhi Su’ya- Bir destan mı söyleniyor bir zafer akşamından? Kim çalıyor, hangi Oğuz bu kopuzu? Dinleyin, bin seste bin Alp-eren, bin Alp-ozan ! Susun fırtınalar, susun, Ruhi Su ! Bir yakarış, bir dua gibi uzak çağlardan: Sanki toplanmış kutsal bir ayine ulusu, Dinleyin, neler diyor bir seste kaç bin Şaman ! Susun ulusular, Ruhi Su! Tuna mıdır, tarih mi, şan, hicran mı bu ne ! Bir toprağın gelişi mi, gidişi mi, nedir bu ? Dinleyin, ne söylüyor yüz yıllar bir ezgide ! Susalım kitaplar, susun, Ruhi Su ! Şadlık mısın,ağıt mı, nara mısın, kahır mı...? Bu ses hangi ateşin parıltısı Anadolu ? Dinleyin, bir seste bu kaç milyon ruh, kaç yankı ! Susun efendiler, susun, Ruhi Su ! Yoğun yoğun ormanlardan bir yeller eser gibi, Ya da sokmuşlar gibi bağrınıza bir okyanusu. Dinleyin, nasıl toplamış bir ses, renk renk hepimizi ! Susalım uluslar, susun, Ruhi Su ! KIZILIRMAK’TAN [3] ........... Bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu ......... Damarı Pir Sultan damarı Damarı robson damarı Gelir uğul uğul yer altı nehirlerinden Gelir ve bulur yüreğimizi Damarı kavga damarı Bu ne biçim düzen hey bekleroğlu Öfkesi sesinden büyük Sesi ününden kocaman Ruhi Su’yu Şu benim her dalı bin dert açan çıraçakmak ülkemde Şu benim yürekleri çıraçakmak tutuşanlarım değil İstanbul Sosyetesi Alkışlar “Gelin canlar bir olalım tevekkel tü taalallah” RUHİ SU’YU DİNLERKEN [4] Sedef gümüş gecede Toz oldu zaman Cem oldu yollar Bir yoldan koca Yunus Bir yoldan Pir Sultan Geldiler oturdular Beş yüz bahardan daha canlı Beş yüz yazdan daha sıcak Boyunlarında ip izleri Besbelli hep kalacak Aya baktım yere inmiş Kaş olmuş Elif kıza Ak gerdan üstünde iki gül Kollar bir uzaktan bir uzağa Sen kanatlı kuş olmuşsun Elif, Karacaoğlan yaya Varsa dibine yaz aylarında Konduğun dallar eğilmez mi. Gece yarısı yola düştü obalar Bre bu ne iştir Dadaloğlu Yetmedi dağların dostluğu Giderse gitsin canlar, halk yaşar Bu tastamam doğru mu ? Türkmen kiliminden çıkmış güneşe Bir orman uğultusu Bir yitik ağlama Ve bitmez tükenmez bir sevidir Ruhi Su Her solukta Bir kürek ateş atar damara Var git kendin bul der doğruyu. BİLİ BİLİ LEBLEBİDEN [5] ............. Bir de lebaleb vardır bizde Yani dudak dudağa Çay mı içeceksiniz Keklik kanı olmalı Yakmalı parmakları Ve de dudak dudağa Çayda bu dengeyi sağladınız mı Çağırın Ruhi Su’yu Bizim Ruhi babayı Bir kocaman sesli adam Ruhi Su Yüklemiş sesine Anadolu’yu Bir öfkeli Bir sevecen ses kervanı Çekip gider dağlar dağlar Bir kahkaha gibi girmektir kavgaya Ruhi Su’yu dinlemek Pişkin bir kısrağı kıraçta Dört nala kaldırmaktır Öpüşerek yüzmektir temmuz denizlerinde Dutu daldan yemektir Meyvalarla kuzularla kuşlarla sevişmektir Ruhi Su’yu dinlemek Madem ki Bağdat’tayız Madem ki eyvallah demiştik zahlavi’ye Çınlasın kulakları Ruhi babanın Hadin dostlar Can cana. ........ RUHİ SU’DA TÜRKÜLENMEK [6] Çukurova bahara yüz dönende Uykularını yorganlarına dürüp erkenden Gurbetçiler sökün eder dört bir yöreden İki büklüm bir açlık, eski töreden, Cerenler suya inende Bir sızılı uzun hava susuz dereden Acıyı bir sapsağır kuytuda türkülenmek Alıcı kuş dönenip durur Bulanırken toprak bir yorgunluğu Bir ıtır sevgi burun kanadında Halkına yönelmiştir ya Kara güç kan uluşur Ruhi Su dam altında Geceyi bir kelepçe uykuda türkülenmek Evren gözü bakan bir bilge pınar Uzar tanrıcak bir soluk Yunus’tan En Elif güzelliktir güneyde Karacaoğlan Kerem, kıyım, seferberlik, yiten sayısız can Ve boz bulanık acılar Bir bulut kaynar emekten, Sivas’taki Pir Sultan Yalnızlığı dağ deviren bir umudu türkülenmek Al sevgiye ak gül durmak Ve kavgayı bin dağ sürmek Sesle ölümleri vurmak Ruhi Su’da türkülenmek RUHİ SU SÖYLÜYOR GECEDE[7] “Tezkeremden evvel vurdular beni” “Şimden sonra yaşaması güç oldu” “Adam öldürmeyi oyun mu sandın ?” “Yüzbaşılar yüzbaşılar” “Kalsın benim davam divana kalsın” Ruhi Su söylüyor gecede Masalar sandalyeler söylüyor Duvarlar, duvarlarda tablolar Tablolarda renkler özler biçimler Çiçekler avizeler süsler söylüyor Ruhi Su söylüyor gecede Havada kanat kanat eller söylüyor Doğuda bir kaçak mavzer Batıda bir zeytin dalı söylüyor Yunus’ta örse çekiç Pir Sultan’da ipek ve gül söylüyor Ruhi Su söylüyor gecede Susuyor karası da ihtiyar yalnızlığın Allar morlar bayram bayram söylüyor Yeter artık hey Ruhi Su Mendil değil bu yürek bu Götürmez bunca coşkuyu Sıkılmış yumruk yumruk Düşmüş caddeye Orman orman söylüyor “TELLİ KUR’AN” [8] Biz ki telli Kur’anız Parmak verdik size Mızrap verdik ey ozan Hep prmağın ucunda Binlerce göz kulak verdik Biz ki halk soyundanız Türküler cumhuriyetiyiz Ezgilere ağız verdik Dil verdik sözcüklere Günah kılınmıştır onlara Ordular toplar tüfekler Öldürmek ayıp kılınmıştır Onlar ki türkü bilmezler Yürekleri taş kılınmıştır Ellerimiz uzak ellerinden Biz ki telli Kur’anız Parmakla okunanız Bilmezler mi ki Biz her gelene vereniz Alan değiliz her geçenden Açsanız ekmek verdik Kumaş verdik çıplaksanız Kuşa kanat ağaca yaprak verdik Apaçık de ki onlara Biz toprak soyundanız Ekmekle okunanız De ki onlara ey Ruhi Nefreti öğretmedik kimseye Hiç usanmadan sevenleriz Biz ki telli Kur’anız Doğruların doğrusuyuz Yalan değmedi tellerimize Apaçık bildir ki onlara Biz insan cumhuriyetiyiz Nakışız türküyüz halkız Evrensel merhabayız RUHİ SU TÜRKÜSÜ [9] (72 yaşında Ruhi Ağabey’e) Saz dağından akar bir su Ay ışıklıdır telleri Banlar yankılar türkü su Söyletir suskun dilleri Yunar arıtır Ruhi Su Gönendirir gönülleri Molla Kasım teper geri Alkışa durur Yunus’u Gezer dolaşır illeri Karacaoğlan Köroğlu’su Anadolu’nun gözleri Abdal’ı Dadaloğlu’su Sarsar yörük aileleri Zeybek’lerin uğurlusu Hacı Bektaş erenleri Semahların tutkulusu Nazım ustanın gülleri Açar Türkiye dolusu Seferberlik türküleri Kuvayı milli korosu Uğrar sorar sürgünleri El kapıları yolcusu Derer masal çiçekleri Çocuklar için Ruhi Su Geleceğin muştucusu Türküleri türküleri Yetmiş iki dil ulusu Söyler kurtuluş günleri Yaşar canlarla Ruhi Su Nice yetmiş ikileri “Bir saz alıp çalamadım O’na çırak olamadım Düşündükçe dövünürüm Deliceydim bilemedim Öylesiydi en doğrusu” ![]() SONUÇ: “Ruhi Su Hayatı- Eserleri ve Sanatçı Kişiliği” başlığını taşıyan bu araştırmada varılan sonuçları şöyle özetlemek mümkündür. - Ruhi Su küçük yaşlardan itibaren Anadolu halk kültürünü içerisinde yaşayarak tanıma imkanı bulmuş, halkın yaşadığı pek çok sıkıntıyı kendi hayatında da yaşamış bir sanatçıdır. Dolayısıyla içinde yetiştiği kültür Ruhi Su’nun sanatına pek çok olumlu katkı yapmıştır. Ruhi Su’nun da içinde yetiştiği toplumun sanat düzeyinin yükselmesinde önemli etkileri olmuştur. - Ruhi Su, hayat koşullarının zorluklarına rağmen müzik konusunda akademik eğitimini tamamlamış, sanatını bilimsel metotların desteği ile icra etmiş bir sanatçıdır. - Müzik alanındaki en önemli vasfı solistliktir. Ancak bunun yanı sıra besteler yapan, sazına hakim, şiirler yazan, derlemeler ve araştırmalar yapan çok yönlü bir sanatçı olmuştur. - Ruhi Su yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da verdiği konserlerle halk müziğinin tanınmasında ve sevilmesinde etkili olmuş, yaptığı çalışmalardan dolayı pek çok ödüle layık görülmüştür. - Ruhi Su türkü söylerken taklitçi olmamış, halkın söyleyiş tarzına öykünmemiştir. Türküleri kendi dönemine kadar yetişmiş hiçbir sanatçının kullanmadığı bir teknikle seslendirmiş ve alanında ekol olmayı başarmıştır. - Hayatı boyunca yönettiği korolarda yüzlerce insanı yetiştirerek halk müziğine kazandırmasının yanı sıra yeni neslin türkülerle tanışmasında etkili olmuş bir eğitimcidir. - 1964 den ölümüne kadar geçen sürede 16 adet 45 lik, 11 adet uzun çalar çıkarmıştır. Ölümünden sonra eşi ve oğlu ellerindeki kayıtları hala kaset ve CD ler halinde yayınlamayı sürdürerek Ruhi Su müziği ile ilgili tarihsel bir arşivlemeyi sürdürmektedirler. Ruhi Su yayınlamış olduğu albümlerle önemli bir de türkü arşivi oluşturmuştur. -Ruhi Su’nun Ocak 2003 e kadar yurtinde ve dışında; Seferberlik Türküleri ve Kuvayi Milliye Destanı, Karacaoğlan, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Şiirler Türküler, Köroğlu, El Kapıları, Sabahın Bir Sahibi Var, Semahlar, Zeybekler, Çocuklar-Göçler-Balıklar, Ruhi Su Dinletisi, Ekin İdim Oldum Harman, Pir Sultan’dan Levni’ye, Kadıköy Tiyatrosu Konserleri, Ezgili Yürek, Beydağının Başı, Dadaloğlu ve Çevresi, Huma Kuşu ve Taşlamalar, Sultan Suyu, Dostlar Tiyatrosu Konseri, Uyur İken Uyardılar, Barabar, Aman Of, Ankara’nın Taşına Bak ve son olarak Gülüm Dermişler adlı türkü albümleri plak, kaset ve CD olarak yayınlanmıştır. KAYNAKÇA AKATLI, Fisun, Bir De Ruhi Su Geçti, İstanbul 2001 AKBAL, Oktay, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 22 Eylül 1985 ALİ, Filiz, Politika Dergisi, İstanbul, 29 Ocak 1977 ALTAN, Çetin, Akşam Gazetesi, İstanbul, 28 Ocak 1968 ALTAN, Çetin, Milliyet Gazetesi, İstanbul, 16 Nisan 1981 ALTAR, Cevat Memduh, Ülkü Dergisi, İstanbul, 1 Mart 1942 ALTAR, Cevat Memduh, Ülkü Dergisi, İstanbul, 16 Nisan 1943 ANDAY,Melih Cevdet, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 13 Mayıs 1977 ANDAY,Melih Cevdet, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 24 Mayıs 1985 Ant Dergisi, İstanbul, 9 Nisan 1968, Sayı: 67 ARAZ, Nezihe, Kuvvet Dergisi, İstanbul, 26 Mayıs 1947 AREN, Sadun, Politika Dergisi, İstanbul, 23 Kasım 1976 ARPAD, Burhan, Filarmoni Dergisi, İstanbul, Mart 1951 ARPAT,Burhan,Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 1 Ekim 1985 ARZIK, Nimet, Yedi Gün Dergisi, 17 Ocak 1973 BEHEY, Francis, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 20 Şubat 1971 Bilim ve Sanat Dergisi, İstanbul, Kasım 1985, Sayı: 4-5 BORAN, Behice, Çark Başak Dergisi, Almanya, Kasım 1985 Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 23 Temmuz 1977, 5 Şubat 1977, 17 Aralık 1977, 5 Mart 1977,8 Ekim 1977, DİNÇER,Metin, Ruhi Su’ya Saygı, Adam Yayınları, İstanbul, Ekim 1986 DİNO, Abidin, Guitar Et Musique, Paris, 1972 DİNO, Abidin, Yaprak Dergisi, İstanbul, 15 Mart 1960 ERHAT, Azra, Yeni Ufuklar Dergisi, İstanbul, Mart 1971 ERHAT, Azra, Yeni İstanbul Dergisi, İstanbul, 10 Nisan 1953 FİSUN, Akatlı, Köken Dergisi, İstanbul, Mart 1974 Folklore’64, Istanbul American Colleges / Folklor Show, Mart 1964 FUAT, Memet, Katalog Dergisi, İstanbul, Ekim 1985 GÜRSOY, Gencay, Düşün Dergisi, İstanbul, Ekim 1985 HEKİMOĞLU, Müşerref, Halkçı Dergisi, İstanbul, 24 ağustos 1972 HIZLAN, Doğan, Hürriyet Gazetesi, İstanbul, 25 Eylül 1985 HIZLAN,Doğan, Hürriyet Gazetesi, İstanbul, 12 Şubat 1984 HOYİ, İbrahim, Son Saat Dergisi, İstanbul, 23 Mayıs 1951 KEMAL, Yaşar, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 9 Nisan 1961 KORKMAZGİL, Hasan Hüseyin, Toplum Dergisi, 8 Kasım 1972 KUTLAR, Onat, Gösteri Dergisi, İstanbul, Mart 1982 MAĞDEN, Perihan, The Bosphorus Chronicle, 29 Mayıs 1979 Milliyet Sanat Dergisi, İstanbul, 1 Mayıs 1984 NESİN, Aziz, Akşam Gazetesi, İstanbul, 18 Ocak 1960 NESİN, Aziz, Sanat Dergisi, İstanbul, Ekim 1985 NUREDDİN, Vala, Akşam Gazetesi, İstanbul, 3 Nisan 1951 ONARAN, Bertan, Hürgün Dergisi,İstanbul, 23 Eylül 1985 Orkestra Dergisi, İstanbul, Mayıs 1965, Yıl: 3, Sayı: 26 Oyun Dergisi, İstanbul, Kasım 1963, Cilt: 1, Sayı: 4 RADO, Şevket, Akşam Gazetesi, İstanbul, 28 Mart 1951 Sanat Emeği Dergisi, İstanbul ,Mayıs 1978, Mart 1978, Nisan 1978 SELÇUK, İlhan, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 18 Ocak 1968 SİRMEN, Ali, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 20 Ocak 1980, SOYSAL, Mümtaz, Milliyet Gazetesi, İstanbul, 29 Eylül 1985 SÖZEN, Gürol, Güneş Gazetesi, İstanbul 25 Eylül 1985 SU, Ruhi, Ezgili Yürek, Adam Yayınları,İstanbul, Nisan 1985 TOPUZ, Hıfzı, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 20 Şubat 1971 TÖR, Vedat Nedim, Vatan Dergisi, İstanbul, 25 Ağustos 1944 Türkiye Öğretmenler Derneği, Türkülerle Çiçeklenen Ruhi Su, Köln 1985 TÜTENGİL, Cavit Orhan, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 9 Ocak 1977 Varlık Dergisi, İstanbul, 10 Ocak 1940 Yıl:7 Cilt: 10 Sayı: 157 Varlık Dergisi, İstanbul, 5 Haziran 1940 Yağmur ve Toprak Dergisi, İstanbul, Kasım- Aralık 1948 Yağmur ve Toprak Dergisi, İstanbul, Şubat 1949 YAVUZ, Hilmi, Yeni Ortam Dergisi, İstanbul, 21 Aralık 1972 Yeditepe Dergisi, İstanbul, Ağustos 1961, Yıl: 12, Sayı: 45 Yeditepe Dergisi,İstanbul, Eylül 1952, Yıl: 3, Sayı: 21 YENER, Faruk, Vatan Dergisi, İstanbul ,23 Mayıs 1951 YENER, Faruk, Vatan Dergisi, İstanbul, 4 Nisan 1951 Yeni Ufuklar Dergisi, İstanbul, Aralık 1963, Sayı: 139 [1] Arif Damar, Yön Dergisi, İstanbul, 10 Haziran 1966 [2]Zeki Ömer Defne, Varlık Dergisi, 1 Haziran 1974 [3]Hasan Hüseyin Korkmazgil, Kızılırmak, 1973 [4] Mehmet Karabulut, Nisan 1973 [5]Hasan Hüseyin, Nisan 1974 [6]Tahsin Saraç, Köken, Aralık 1974 [7]Hasan Hüseyin, Mayıs 1976 [8]Ali Yüce, Ocak 1977 [9]Yaşar Miraç, Nisan 1984 |
| | #8 |
| Lise 3. Sinif | Guzel bir calisma, tesekkur ediyorum |
| | |
| Ilkokul 7. Sinif | teşekkürler paylaşım için çok güzel bir şiir |
| | |
| Ilkokul 7. Sinif | teşekkürler saol |
| | |
| Ilkokul 7. Sinif | ellerine saglık |
| | |
| Ilkokul 7. Sinif | yüregine saglık |
| | #13 |
| Üniversite 1. Sinif | devrimci ozan ruhi su yu saygıyla anıyoruzzz |
| | #14 |
| Lise 3. Sinif | Tesekkurler arkadasim, bu devlet bazi degerlerin kiymaetini bilmedi yazik, hemde cok yazik |
| | #15 |
| Lise 2. Sinif | teşekkürler |
| |
#16 |
| Anaokulu | teşekürler |
| | #17 |
| Lise 1. Sinif | harika olmus emegine saglik |
| | #18 |
| Ilkokul 8. Sinif | emege saglik tesekürler |
| | #19 |
| Ilkokul 5. Sinif | eserlerini halen severek dinliyorum. |
| | #20 |
| Ilkokul 1. Sinif | teşekürler kardeş emeğine sağlık |
![]() |
| Seçenekler | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cvp | Son Mesaj |
| Aşık Veysel-hayatı Eserleri | tiflis | Türkücü ve Ozan Biyografileri | 15 | 14.03.2009 21:50 |
| Behçet Necatigil, hayatı eserleri | beyaban | ORTA ÖĞRETİM | 0 | 08.01.2009 23:51 |
| Orhan kemal’ in hayatı yaşamı eserleri | beyaban | LİSE EĞİTİMİ | 0 | 07.01.2009 13:27 |
| Ruhi Su | natadota | Silinen Konular ve Mesajlar | 0 | 06.01.2008 20:06 |
| Sanatçı Ruhi Su, Ölümünün 22. Yıldönümünde Mezarı ... | CP Robot | Silinen Konular ve Mesajlar | 0 | 22.09.2007 15:20 |