| | Cevap: Ahmet Kaya'ya Özel eşi gülten kaya anlatıyor Sözlerime, Dünya ve Türkiye sanat tarihinin, aynı zamanda sansür tarihiyle de paralellik taşıdığı düşüncesinden yola çıkarak başlamak isterim. Zira erk statükoyu temsil ediyorsa, sanat’ta gelişim yasasının dinamiği olarak, hayatı ileriye taşımakla yükümlü.
Niteliksel farklılık içermemesine rağmen, az gelişmiş, demokrasiyi tolore edememiş, askeri ya da totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerdeki farklılıklar da elbette çoğumuzun bildiği bir gerçek.
Sansürün gizli, açık, fiili, hukuk dışı, yasaya da keyfiyete de dayandırılabilen ya da oto-sansür biçiminde onlarca uygulanış biçimi var ise, benim vereceğim örnek bunların neredeyse tamamına maruz bırakılan bir sanatçı örneği.
Freemuse’un sansüre karşı bir platform oluşturup, örgütlenerek mücadele etme fikri olarak algıladığım varlığını, misyonunu ve çalışmalarını çok saygıdeğer bulduğumu, öğrendiğim andan itibaren heyecan duyduğumu ve çalışmalarını takibe aldığımı da söylemeliyim.
Sansürün de bir sistemi, yönetilişi var. Ancak ben sizlere genel olarak tanık ta olduğum, disiplinsiz, yönetimsiz bir sansürden bahsedeceğim biraz, zira Ahmet Kaya sadece disipline edilmiş ve yasalara dayandırılmış bir sansüre maruz kalmadı. Tam da bu nedenle ona uygulanan sansürün, merkezi bir yaklaşımın ya da politikanın ötesinde, bireye has bir özellik taşıdığını düşünüyorum.
Türkiye’de yaşayanların hemen hemen hepsinin Ahmet Kaya’nın yaşamı ve başına gelenlerle ilgili bilgisi vardır sanıyorum. Ancak özellikle aramızdaki yabancı konukların Ahmet Kaya’yı birkaç satırla (elbette zor ama) tanımasını, bilenlerin de anımsamasını isterim.
Ahmet Kaya 1985 yılı ve onu kaybettiğimiz 2000 yılları arasında 17 albüm yaptı. Bu albümlerin hemen hepsi (bu ironiye dikkatinizi çekerim) en çok satanlar listesinde genellikle 1 numaraya yükseldi. Yaptığı albümlerin bandrollü toplam satışı bugünkü tahminlerimize göre 20 milyonun üzerinde. Türkiye’de korsan satışın yasal satışlara oranla beş misli fazla olduğu varsayımından yola çıkarsak da bu rakamın ulaşacağı sonucu bulmak mümkün. 1994 yılında yaptığı “Şarkılarım Dağlara” albümü resmi olarak 2 milyon kopya sattı. Sadece bu albüm korsanla beraber 8-10 milyon üzerinde satmış demektir. Bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere siyasi duruşu ve söylemi ne olursa olsun Türkiye Ahmet Kaya’yı en ücra köşesine kadar dinledi, dinliyor…
Sanat hayatı boyunca onlarca ödül, onlarca gözaltına alınma, onlarca yargılanma, yüzlerce sansür gördü. 1999 yılında “Yılın Sanatçısı” ödülünü almaya çıktığı kürsüde hazırlamakta olduğu albümde, ne yazık ki yok sayılan anadilinde (Kürtçe) bir şarkıya da yer vereceğini söylediğinde bir linçle kuşatıldı ve salonu “Vatan Haini” ilan edilerek terk etti… Bu olayın ertesi gününden itibaren medya ülke çapında bir “Anti-Ahmet Kaya” kampanyası başlattı.
Bu, medya eliyle giderek toplumsal bir linçe dönüştü ve ardından gelen yargılamalar sonrasında sürgün hayatı yaşadığı Paris’te, olaylardan bir buçuk yıl sonra 16 Kasım 2000 yılında, maruz bırakıldığı durumu hazmedemeyerek aramızdan ayrıldı…
Ahmet Kaya ve sansür konusuna dönersek, O’na yapılan uygulamaları buradaki konuşma sürelerimize uygulanan disiplin gereği tek tek anlatmak hem mümkün olmayabilir, hem de her birimizi sadece yeniden üzebilir…
Ahmet Kaya’nın 12 Eylül askeri darbesinden beş yıl sonra yayımlanan ve darbenin toplumda bıraktığı izleri taşıyan ilk albümü “Ağlama Bebeğim”, Darbe yönetiminin ülke üzerindeki çelik yumruğuyla, çıkar çıkmaz, toplatılır. Gerekçe, bir şarkıdaki şu naif sözlerdir: “Çok uzakta öyle bir yer var, o yerlerde mutluluklar” Savcının algısına göre “Uzaktaki Yer” sözüyle sosyalizm kastedilmektedir ve Ahmet Kaya sorgulanmalıdır! Böylece Ahmet Kaya’nın üretimi sansürle daha ilk adımda tanışır. Sansürün kendi açmazı ve komedisi sahnedeki yerini Ahmet Kaya ile birlikte almıştır.
İlk albümden itibaren de diğer tüm Ahmet Kaya albümleri, bir biçimde benzer yasaklamalardan ve sansürlerden payını almaya başlar. Üstelik sansür ve yasaklama yöntemleri tek tip de olmamıştır. Örneğin, o dönemde yayımlanmasına izin verilen ve hukuki hiçbir sorun bulunmadığı ilgili bakanlıkça tescil edilmiş albümler, aynı hukuka ve devlete bağlı çeşitli illerde valilikler tarafından hiçbir gerekçe göstermeksizin yasaklanmaya başlar. İstanbul’da yasal olan bir albümün aynı ülkenin başka şehirleri olan örneğin Yozgat’ta, Diyarbakır’da valilikçe sakıncalı bulunduğu gerekçesiyle satışı, dağıtımı yasaklanır. Bunların neredeyse tamamı son derece keyfi, bir kuralı ya da sistemi olmadan, bir yasaya dayandırılmadan uygulanmaktadır.
Albümlere uygulanan bu çifte standartlı sansür konserlerde de aynen uygulanmıştır. Birçok il’de Ahmet Kaya’nın konser vermesi engellenirken diğer bazı illerde şarkılar il yönetimi ve Emniyet Müdürlükleri tarafından denetlendikten sonra konser izni alınabilmiştir. Bu konserlerden birinde, Ahmet Kaya’ya söylememesi gerektiği belirtilen uzunca bir şarkı listesi verilir (ki bu liste repertuarının tamamıdır), ancak sorun şu ki Ahmet Kaya’nın söylememesi gereken şarkılardan biri, hiç sözü olmayan, enstrümantal bir parçadır. Aslında gerçekte neyin sansürlendiğini anlamakta her birimizin algısı tam da noktada zorlanıyor.
Bu yıllarda, Bursa, Antalya, Kars, Ağrı, Erzincan, Erzurum, İzmir, Yozgat, Ordu, Mardin, Diyarbakır gibi illerde valilikler Ahmet Kaya’nın farklı albümlerinin satışına yasaklar koyarak, piyasadaki albümleri toplatır, oysa hukuki olarak tüm bu albümlerin tüm o yasaklanan şarkıları o valilerin bağlı olduğu bakanlık tarafından onaylanıp satışa sunulmuştur. Bu toplatma, yasaklama kararları alınırken, herhangi bir mahkemenin kararı da yoktur. Bir yargılama ve hüküm söz konusu olmadan valilikler albümleri kişisel keyfiyetlerle mahkûm eder.
Savcılıklar tarafından da konserlerinde siyasi propaganda yapmak, izleyicileri siyasi açıdan tahrik etmek, Kürtçe şarkı söylemek gibi gerekçelerle sürekli davalar açılır. Bu davalarda toplam yüzlerce yıl hapsi istenir. Tüm yasaklamalar, yargılamalar esnasında Ahmet Kaya albümleri milyonlarca satar, konserlerini on binlerce hayranı izler ama Ahmet Kaya, 1996 yılına geldiğimizde 72 ilin 65’inde yasaktır!
Muhalif bir sanatçı olarak Ahmet Kaya’nın sanat hayatına genel olarak bir bakış atıldığında, üretimlerinin Türkiye gündemiyle paralellik içerdiğini görürüz. 1986 yılında çıkardığı Şafak Türküsü isimli albümü ile 1980 askeri darbesinde hapishanelere atılan binlerce insanın sesini idamla yargılanan bir şairin şiiriyle duyurması, 1987 yılında çıkardığı Yorgun Demokrat albümünde 80 darbesiyle sindirilen demokratlara seslenişi, 1994 yılında çıkardığı Şarkılarım Dağlara albümü ile Türkiye’nin Güneydoğusunda süren savaştan bahsetmesi, 1996 yılında çıkardığı Beni Bul isimli albümünde gözaltında kaybolan gençlerin, her Cumartesi günü geleneksel olarak oturma eylemi yapan Cumartesi annelerine şarkı yapması başlıca örneklerdir.
Ahmet Kaya’nın üretimi sadece sansürlenmiyordu. Gazetelere yansıyan haberlerde, ülkenin birçok yerinde Ahmet Kaya dinlediği için polis tarafından dövülen, sorgulanan, taciz edilen insanlara, kulaklıkla da olsa Ahmet Kata dinledikleri anlaşıldığında kaldıkları yurtlardan atılan öğrencilere, kentin en büyük meydanlarından birinde, tezgahında Ahmet Kaya albümü sattığı için tehdit edilen seyyar satıcılara rastlamak mümkündü. Bu sadece o yıllara has bir durum da değildi açıkçası. 2004 yılında İzmir’de Ahmet Kaya dinlediği için polis tarafından dövüldüğünü söyleyen bir genç kendisini döven polislere dava açtı. Ahmet Kaya posterini evine astığı için dövülen köylü, dükkânında Ahmet Kaya dinlediği için polis tarafından taciz edilen esnaf, arabasında dinlediği müziği susturulan taksi şoförleri de hiç yabancı olmadığımız örneklerdi.
2000 yılında Ahmet Kaya Paris Pere La Chaise’deki ebedi istirâhatgâhına yerleştikten sora da sansür elbette bitmedi.
Yokluğunda yapılan ve kaydedip yayınlamadığı şarkılardan oluşan yeni bir albümü, 20 farklı sanatçı ve aranjör tarafından yapılan ve Ahmet Kaya şarkılarından oluşan saygı albümü, yıllar önce kaydedilen tamamen geleneksel (anonim) müzikten oluşan yapılan başka bir stüdyo albümündeki parçalar için yapılan klipler ülkenin ulusal televizyonlarında hiçbir yasak ve bilinen engel olmamasına karşın gösterilmedi. Milyonlarca satan albümler yokmuş gibi davranıldı. Yok sayılan sanatçının gösterilmeyen yeni klipleri internet sitelerinden milyonlarca kez izlendi, şarkıları milyonlarca kez download edildi.
Çeşitli şehirlerde belediyelerin halkın isteği üzerine açmak istediği Ahmet Kaya isimli parklar, kültür merkezleri valilikler ve kaymakamlıklar tarafından engellendi, gerekçe gösterilmeden bu parklara, kültür merkezlerine Ahmet Kaya adı konması engellendi. Ahmet Kaya isminin yaşatılmasına tahammül gösterilmedi…
2005 yılında TRT’nin (resmi devlet televizyonu) bir canlı yayınına katılan Niran Ünsal isimli sanatçı, yayında bir Ahmet Kaya şarkısı söylemeye başlayınca (sadece bunun için) belki de tarihin ilk naklen sansürü gerçekleşti, canlı yayının sesi kapatıldı ve Niran Ünsal’ın başka bir şarkısı CD’den çalınmaya başlandı. Canlı yayın sırasında durumu fark etmeyen sanatçının, yapılan naklen sansürü anladıktan sonra büyük tepkisini çeken ve bu resmi kanalın başındaki şahsiyeti bile çok zor durumda bırakan olay, hafızalarımızda bir sansür komedisi olarak yerini almıştır.
Müziklerini Ahmet Kaya’nın yaptığı “Tatar Ramazan” filmi, Devlet televizyonunda gösterilirken, fonda Ahmet Kaya’nın kendi sesinden şarkılar olan bölümler filmden çıkarılarak gösterilmektedir.
Son 20 yılda birçok radyo Ahmet Kaya şarkıları çaldığı için belirli süreler kapatıldı. Yakın zamanda (bir-iki ay önce) Anadolu’nun Sesi Radyosu RTÜK tarafından bir ay süreyle kapatılmış, gerekçe olarak da çalınan bir Ahmet Kaya şarkısı gösterilmiştir.
Çok büyük bir müzikal kültürün üzerindeki ‘sansür’ figürünün, bu coğrafyada özellikle siyasal sansür biçiminde neredeyse meşrulaştığını söylemek mümkün. Türkiye’de son derece geniş ve muğlak bir düşünce suçu tanımı var ve yükselen yeni milliyetçi dalgayla beraber kendi içine hapsedilen yaratıcı ruh başının belaya girebileceği kaygısıyla kendi kabuğuna çekilmektedir.
Sansürün siyasete, erke, dine, kişisel keyfiyete ya da başka bazı hiyerarşilere göre değişen uygulamalarına vereceğim son çarpıcı örnek, bu ülkenin en büyük şairlerinden biri olan, eski Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel’in oğlu Can Yücel’le eşim Ahmet Kaya’nın başına geldi. Yıllardır kitabında yer alan şiirlerinden biri eşim tarafından bestelendiğinde, şiirde milyonlarca insan tarafından ezbere bilinen “sidikli kontes” sözü denetimden geçmeyerek, şair tarafından “pasaklı kontes” olarak yeniden yazılmış ve böylece ülke temize çıkmıştır! |