Cumhuriyetçi Demokrasinin Varlık Nedeni Olarak Laiklik Cumhuriyetçi Demokrasinin Varlık Nedeni Olarak Laiklik Nasıl Bir Laiklik
"Şeriatla birlikte özgürleşme" yolu terk edilmeden, yani "şeriattan özgürleşemeden" laik olunmaz.
Bugünün somutunda, toprak insanımızı esenliğe kavuşturacak "laik-devrimci" güçlerin başında Alevi-Bektaşi-Bedreddini topluluğunun geldiği savı, hemen herkesin "ortak yargısı" durumundadır. Bu yargı, toprağımda yaşama geçmiş "sınıflar mücadelesi"nde Alevilerin-Bektaşilerin-Bedreddinilerin çalışanlar-üretenler adına "oynadıkları onurlu rolün" bilince çıkardığı bir gerçekliktir. Bu nedenle daha fazla zaman geçirmeden laiklik konusunu açıklığa kavuşturmak ve laiklik mücadelesinde Alevilerin-Bektaşilerin ve Bedreddinilerin yerini "ikirciksiz" ortaya koymak gerekiyor. Köktendinciler ne yapmak istiyor?
Köktendinciler "şeriatı", topulumun tümüne "dayatmaya" kalkıyor: Bu yolla laikliği ve laiklik mücadelesini "boğmaya" yelteniyor. Dinsel-inançsal taraflar arasındaki "kavgayı" öne çıkararak toplumsal düzeyde "sınıf ilişkilerini, sınıflar arasında süregelen çıkara dayalı mücadeleyi perdelemeye" çalışıyor. Toplumsal yaşamın her alanında "temsil edicilik" kazanıp "demokrasi-laiklik" kavgasına öncülük/önderlik edecek devrimci güçleri "kuşatma altına" almak istiyor.
Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın çatısı altında yer almak istemiyorlar. Çünkü, devlet yapısında böylesi bir örgütün bulunmasını laiklikle bağdaştıramıyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Atatürk döneminde, devrimlere karşı köktendinci Sünni kesimden gelmesi olası tehlikelere karşı kurulmuştu. Varlık nedeni olan bu tehlikelerin ortadan kalkmasıyla örgüt varlığının da sonlandırılması amaçlanıyordu. Ne var ki gelişmeler amaçlandığı gibi olmadı. Diyanet gittikçe güçlendi; devlet, "Sünni Devlet" tercihinde bulununca Hanefi İslam anlayışı ve bu anlayışın ilahi tasarımı devletle bütünleşti. Ve Diyanet'in kendisi laik-cumhuriyet için çok büyük bir "tehlike" durumuna geldi.
Laik bir toplumda devlet, "ne dinlidir ne de dinsiz." Devletin "inanç özgürlüğünü sağlamakla" yükümlü olması, bireyin "inançlı ya da inançsız" olabileceğinin; buna karşın, devletin bir inancının "olamayacağının" önkoşul olarak kabul edilmesi demektir. Bu nedenle Aleviler laiklik gereği devletin;
a) Hiçbir dinin, dinsel anlayışın, devlet ve toplum düzenini biçimlendirip yönlendirmesine olanak tanımaz;
b) Tüm inançlara özgürlük verir; farklı inançta olanların özgürlüğünü engellemek isteyenlere müdahale eder, anlayışını yaşama geçirmek istiyorlar.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın "kendi varlık nedenlerini ortadan kaldıracak" bir "kanala" sokulmasını ya da "kapatılmasını"; amacın gerçekleşme sürecinde, kendilerinden alınan ve Diyanet'e ayrılan vergilerin "genel bütçe"den kendilerine aktarılmasını talep ediyorlar.
"Zorla din eğitimi verme, Alevi yerleşim birimlerine cami yaptırma ve imam atama, iş ve bürokrasi alanlarından Alevileri dışlama" uygulamalarının, Osmanlı'nın şiddete dayalı "asimile" yönteminin Cumhuriyet dönemindeki devamı olduğuna inanıyorlar ve bu uygulamaların sona erdirilmesini istiyorlar.
Camileri "ortak ibadet yeri" olarak görmüyorlar; kendi inançlarının gereklerini, kendi ibadet yerlerinde, yani "cemevleri"nde özgürce yerine getirmek istiyorlar. Çocuklarına, "devlet zoruyla din dersi verilmesini" bir "zulüm" olarak algılıyorlar ve bu uygulamanın en azından Türkiye'nin de imzaladığı "Çocuk Hakları Sözleşmesi"ne aykırı olduğunu bıkmadan usanmadan yineliyorlar.
Bu toprağın yurttaşları, aydınlanma yaratıcıları olarak "kıyıma" uğramak istemiyorlar artık. Bu isteğin bir kanıtı anlamında onlarca insanın diri diri yakıldığı Sivas/Madımak Oteli'nin, "Sivas Utanç Müzesi" olarak düzenlenmesini talep ediyorlar.
Alevilerin istemleri "nasıl bir laikliği, nasıl bir cumhuriyeti" işaret ediyor acaba? Bu konuda Türkiye'de tam bir "kafa karışıklığı" yaşandığı için "karışıklığa çözüm" anlamında bir "açılım" yapalım istedim:
Laiklik ikiye ayrılır:
1) Ruhunu 1789 Büyük Fransız Devrimi'nden alan laiklik.
2) Ruhunu ABD'nin Anglosakson sekülarizminden alan laiklik.
Bu iki "kaynak ruh" arasındaki "fark" demokrasi anlayışlarına da yansır: Birinci "ruh kaynağı", yani Büyük Fransız Devrimi kaynağı "özgürlük-eşitlik-kardeşlik" üzerine yapılanır. Buna karşın ikinci "ruh kaynağı", yani ABD'nin Anglosakson sekülarizmi kaynağı "mülkiyet-liberalizm-özgürlük" üzerine yapılanır. Birinci "ruh kaynağı", cumhuriyetçi demokrasiyi "koşul" sayarken, ikinci "ruh kaynağı", liberal demokrasiyi "koşul" alır.
Bu iki "ruh kaynağı"nın birbirini anlaması ya da birbirine dönüşmesi özünde olanaksızdır ama biz olanaksızın üstesinden gelmeyi iyi biliyoruz: Birinci ruh kaynağı, "insan birimi" olarak "yurttaşı" belirleyici alarak "halkçı bir mülkiyeti" yaratmayı amaçlarken ikinci ruh kaynağı, "bireyi" öne çıkarıp "bireyci bir mülkiyeti" yaşama geçirmeyi amaçlar.
Bu iki "ruh kaynağı"ndan birinci ruh kaynağı, yani Büyük Fransız Devrimi kaynağı, "halkçı mülkiyet" üzerinde "sosyal devleti" örgütlerken ikinci ruh kaynağı, yani ABD devrimi kaynağı, Amerikan toprağında koloninin "elitleri" tarafından İngiliz sömürgecisine karşı yapıldığı için "Efendiyi değiştirmekle" birlikte "toprak mülkiyeti ve kölelik düzenini değiştiremedi." Tam da bu nedenle bu ruh kaynağı, "sosyal içerikten yoksun, sosyal devlete kapalı bir bağımsızlık savaşı" olarak tarihe geçti.
Yine birinci ruh kaynağında mücadele ya da sınıflar savaşı "kilise ile devlet-halk" güçleri arasında gerçekleşti, yani devlet ile halk birleşti ve kiliseye karşı mücadele verdi. İkinci ruh kaynağında ise "kilise ile halk birleşti ve devlete karşı mücadele verdi".
Bugün Türkiye'de bu "iki ruh kaynağı" birbirine karıştırılmakta ya da "sekülarizm" ile "laiklik" birbirine "vurulmakta" süreçte kimileri kalkıp "Türkiye kendi laikliğini terketsin ve Protestan cemaatlerin gerici sekülarizmini kabul etsin" diyebilmektedir.
Birinci ruh kaynağında laiklik, yani Fransız-Türk laikliğinde laiklik, "din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması" olmazsa olmaz koşulu gereği "yurttaşı ve toplumu dinlerin baskısına karşı korumayı", daha açık bir dille söylersek "yurttaşı ve toplumu özgürleştirmeyi" amaçlar. İkinci ruh kaynağında laiklik, yani ABD sekülarizminde ise laiklik, "din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması koşulu" gereği devleti, "dinlere-inançlara karşı eşit uzaklıkta tutmaya" çalışır; amacı da budur.
--- Esat Korkmaz --- |