CAYBURG.NET
Genel Tartışmalar Genel Tartışmalar
Cevapla
Diyarbekir Cezaevi Notları,Türkiyeden Kanlı Tarihler... Bu konu 392 defa okundu ve 21 yorum yazildi.
 
Seçenekler
Alt 14.04.2008, 14:02 #1
Banned

Standart Diyarbekir Cezaevi Notları,Türkiyeden Kanlı Tarihler...


Bunlar Hepsi Sadece Diyarbekirden Değil,Bir Çok Yerden Örnekleri Vardır,Hangilerimiz Prangalara Vurmadılar'ki Biz Tek Bir Dilden Barışı Savunduk,Kardeşliği,Hakkı,Adaleti,Ama Vurulduk Halkım,Yıllarca İşkenceler Gördük,Yıllarca Diri Diri Bizleri Vurdular,Direndik,Dimdik,Yılmadan,Ve Haykırmaya Başladık ''EDİ BESE''

Gerçekler Ve Kanlı Bir Türkiye Tarihinden Yazılmış Notlar...

Diyarbakır cezaevinde öyle bir vahşet yaşandı ki sadece orda yaşayan ve Allah biliyorr...o dönem hakkında mini bir derleme yaptım...yazılanları biriktirdim...umarım vaktiniz var..ve hepsini okuyabilirsiniz...
oku ki kürt gerçeğini anla...
oku ki kürdün kaderini-nelere reva görüldüğünü anla...


bir zamanlar bir cezaevinde...
1981-84 yılları arasında 34 tutuklunun öldüğü, yüzlerce kişinin ise sakat kaldığı diyarbakır cezaevi'nde dehşete tanık olanlar anlatıyor...
Déjà Vu...



Esat Oktay, biz tutuklulara yemek vermiyordu, açlık ve susuzluktan verem hastalığına yakalanıyorduk.

Dr. Orhan Özcanlı biz veremlilerin balgamlarını tahlil için toplar, matfağa götürüp yemeklere karıştırır ve o gün bol miktarda yemeği bütün koğuşlara dağıttırırdı.

Bir araştırma yapılırsa 1983 Yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki veremli sayısı, bütün Türkiye’deki veremli sayısı kadar olduğu anlaşılacaktır ve bu da Dr. Orhan Özcanlı’nın ’başarı’sıdır.

Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutuklulara bok yedirirdi. Dr. Orhan Özcanlı ise; ekmeğin üzerine krem deterjan sürdürerek yedirmeyi, toz detarjanı suya katarak içirtmeyi tercih ederdi.

Ve Cellat Esat`in suratına bakıp şu esprisini de yapıyordu:
„Komutanım, siz ağızlarını pisliyorsunuz, ben temizliyorum. Sizinki bir anlık midelerini bulandırır, benimkinin ne yapacağını git onlara sor!“

Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutukluları aç bırakmaktan zevk alırdı. Dr. Orhan Özcanlı ise; susuz bırakmaya bayılırdı.

Diyarbakır sıcağında, yazın ortasında vanadan suyu keserdi; beş veya altı gün tek damla su akmazdı. Tutuklular ardarda düşer bayılırdı. Koğuş gardiyanları Dr. Orhan Özcanlı`ya koşarlardı. Koğuş kapısına kadar gelen Dr. Orhan ile gardiyan arasında tiyatro başlardı.

Doktor Orhan: (yerde yatan tutuklulara bakar)

- Yavrum ne oldu bunlara?
- Komutanım bilmiyorum, hastalar!
- Vah vah vah! Ayaklarından çekip koridora çıkarın yavrum.
Gardiyanlar baygın olan tutukluları tek tek ayaklarından çekerek koridorda üst üste atarlar.

Tiyatro devam eder.

“Yavrum bu adamlar susuz, bidonarla su getirin!”

Bidonlarla taşınan sular tutukluların üzerine dökülür, koridorda beş santim derinlikte su yükselir, baygınlar yavaş yavaş ayılır, dökülen suları kana kana içer ve herkes Doktoru alkışlayınca tutuklular içeri alınırdı.

Benim bir arkadaşım vardı. Adı Fevzi Yetkin`di.

Fevzi`nin arka dişlerinden biri ağrıyor, bu yüzden gece gündüz inliyordu.

Gardiyanlar alıp götürdüler. Dış salonda hangi dişinin ağrıdığını sormuşlar.

Fevzi ağrıyan dişini göstermiş, “hayır” bu dişin ağrımıyor, sağlam bir dişini işaret ediyorlar.

“Bu dişim ağrıyor diyeceksin !”diyorlar.

Sürükleyip Dr. Orhan Özcanlı’nın yanına götürüyorlar. Onun gözlerinin önünde.
Çenelerini yumrukluyorlar. Dr. Özcanlı da diyor ki:

„Bağırma yavrum, burası mahrumiyet bölgesi, uyuşturucu iğne yok ki“

Ve yumruk darbeleriyle Fevzi Yetkin`in çeneleri uyuşturulunca Dr. Orhan`a teslim edilir.

„Hangi dişin ağrıyor yavrum?“ diyen Doktor Orhan`a Fevzi ağrıyan dişini gösterir.

Dr. Orhan „Hayır yavrum o dişin değil bu dişin ağrıyor; benim kadar mı bileceksin!“

Diyor ve Fevzi`nin sağlam dişini çekerek eline verince koğuşa gönderiyor.

Fevzi bu dişini koğuşta betona sürterek zar haline getirmiş, onunla uzun süre tavla oynamıştı.

Bir ara aynı koğuşta karşılaştık; bu öyküyü bana anlattı ve cebinden zarı çıkardı; aynı zarla ben de tavla oynadım..



ceza alan olmadı
hiçbir görevlinin ceza almadığı bu dehşet süreciyle ilgili duyduklarını 1987'de bir kez de yaşayanlardan dinlemek isteyen yazar aziz nesin'le ilgili bir anekdotu, iki yılını bu cezaevinde geçiren nuri sınır şöyle aktarıyor:
"aziz nesin, 'çocuklar' dedi, 'bu cezaeviyle ilgili çok şey söylendi, ancak siz orada yaşadınız, sizden dinlemek istiyorum.' 28 olay anlattık. aziz nesin çok dalmıştı, pencereden yağan karı seyrederken bir ara dönüp baktı ve şunu söyledi: 'yahu çocuklar, kendi hayal dünyamı çok geniş biliyordum. ama kürtlerinki daha çok genişmiş.' aziz nesin, bizim anlattıklarımıza inanmadı."
işte tanıklardan birinin, "durduğumuz yerde 16 saat diz çökerek bütün sesimizle ırkçı-turancı marşlar söylüyorduk" diye özetlediği 'türkiye'nin aushwitz'inden günlük yaşam manzaraları:

banyolu mu tv'li mi?
haluk yıldızhan (diyarbakır doğumlu): gözaltından gelenleri genel olarak sinema salonuna değil de, o zaman 37 olarak adlandırılan, daha sonra 36 adını alan hücrelere götürürlerdi. burada, "banyolu mu televizyonlu koğuş mu istersin?" diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülür, günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi.

yoruluncaya dek dayak
osman karavil (diyarbakır doğumlu): koridorda sıra dayağından geçirildikten sonra hücrelere dağıtıldık. tek kişilik bu yere yedi kişi sığdırıldık. askerler göründü, 'ellerinizi uzatın' dediler. hücrenin, kapı ve penceresinden ellerimizi uzattık. yoruluncaya kadar dövüp gittiler. bu dayaklar, tahminen her yarım saatte bir tekrarlandı. sonra hücre dayağı düzenine geçildi. günde üç fasıl, sabah, öğlen, akşam...

garabet'e sünnet
k.y. (diyarbakır doğumlu, 16 yaşında tutuklandı): bana cop sokmaya çalıştılar, çok direndim, kafamı duvarlara vurdum, kendime büyük zarar vereceğimi gördüler, benden vazgeçtiler. ama arkadaşlarımdan yaklaşık 200-250 insana cop soktular. aslen ermeni olan garabet demircioğlu arkadaşımız vardı. maşallahlı sünnet elbisesi giydirerek, törenle sünnet ettirdiler, ismini de ahmet olarak değiştirdiler.

koç mu kuzu mu?
nazif kaleli (şanlıurfa doğumlu): üzerinde 40 çivi olan bir sopa vardı, onunla vuruyorlardı. bir tane 'kuzu' dedikleri sopa vardı, bir de 'koç'. biz her zaman copu tercih ediyorduk. cop korkunç acıtıyordu, ödem oluşturuyordu, ama daha sonra geçiyordu. ancak sopalar kemikleri eziyordu.



'ağzına işeyeceksin'
cevdet baran (diyarbakır doğumlu): bişar akbaş adında bir arkadaş vardı. gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu, hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve "çık" dedi. bişar'ın yanına götürdüler. onu karın içine yatırmışlardı ve bana dediler ki, "ağzına işeyeceksin."
"yapmıyorum" demedim. "gelmiyor komutanım" dedim. beni dövmeye başladı. epey dövdü, karın içinde sürdürdü, tabanlarıma vurmaya başladı. ne yaptıysa "gelmiyor" dedim. sonunda beni de bişar'ın yanına yatırdı.

kelime başı 150 sopa
hasan daş (mardin doğumlu): hücreler kötü, koğuşa gitsem rahat ederim, diye düşünüyordum ki, 6'ncı koğuş'a götürdüler. gardiyan geldi, 'yeni gelenler öne çıksın' dedi. elinde bir değnek, değneğin adı haydar.
bana, 'kaç gün hücrede kaldın' dedi. 'bir ay' dedim. 'atatürk'ün gençliğe hitabesini ve andımızı da mı ezberleyemedin?' 'hayır, okumam-yazmam yok komutanım' dedim. haydarla bayıltıncaya kadar dövdü. 53 tane marş ezberledim. her bir kelimesi için yüz ellinin üzerinde cop yedim desem, asla mübalağa olmaz.

copu dişlettiler
mehmet ece (van doğumlu): bir gün gardiyan çağırıp dövdükten sonra ağzıma cop sokup "dişle" dedi. copu dişlediğimde hızla çekti ve önden iki dişim kırıldı. kırılan dişlerimin kökleri kaldı. bir hafta sonra yüzüm, gözüm balon gibi şişti. aynı gardiyan, "niye yüzün şiş" diye soruyordu.
"ranzadan düşerken dişlerim kırıldı komutanım" diyordum.

'ranzadan düştüm'
mehmet emin kardeş (mardin doğumlu): dövüyorlar, muhakkak dövdüğü kişinin bir tarafını da kırıyorlardı. "ne oldu sana" diyorlar, "ranzadan düştüm komutanım" diyorduk. herkese avuç avuç bok yediriyorlardı, bu çok sıradandı. 23'üncü koğuş'ta y.a. adında bir arkadaşımız vardı. herkesin gözü önünde ona cop soktular. cop sokma, bok yedirme çok adettendi.



köpeğe tekmil
paşa akdoğan (diyarbakır doğumlu): tıraş kremini, kalın çizgiler şeklinde yüzümüze sürdüler, sonra upuzun ince bir ip getirerek, "tren yapacağız" dediler.
herkesin kamışına ip bağladıktan sonra "koş" dediler. koşuyoruz ama en ufak bir şekilde geride kalmak herkesi gerdiriyordu ve aynı zamanda hep birlikte oturup hep birlikte kalkmak zorundaydık. bir süre o şekilde koşturup yat-kalk yaptırdılar. sonra alt hücrelere indirdiler. banyo dedikleri de lağımdı. köpeği öyle alıştırmışlardı ki, tekmil vermediğin zaman saldırırdı. üzerimizdeki elbiseleri parçalardı ve hiçbir şekilde ona karşı bir şey yapamazdık.

'kanlı karavana yedik'
selahattin bulut (mardin doğumlu): kapı açılıp karavanayı içeriye getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. "verdiğim yemeğin hakkını istiyorum" derdi, ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana dek döverdi. o işkence döneminde günde üç öğün, kanlı karavana yerdik. diş macunu, deterjan, çöp gibi şeyleri yediriyorlardı. cezaevine türkçe bilmeyen ziyaretçi alınmazdı.
türkçe bilmeyen nenem, dilsiz taklidiyle görüşe girdi. ağzından bir kelime çıkmadı. sadece hıçkırıyor, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. ben çıkmadan da öldü.

--------------------------------------------------------------------------------

çıplak koridor temizliği
behlül yavuz (diyarbakır doğumlu): bir gün, "sizi hamama götüreceğiz" dediler. iki ayda bir yarım kova soğuk su bize ya düşüyor ya düşmüyor. bu hamam nereden çıktı diye endişelenmeye başladık. hamama gittik, "soyunun" dediler. herkes çırılçıplak soyundu. "su dök", biraz su döküldü. "sabun sür", sabun sürüldü.
"su dök", biraz su döküldü ve "giyin, çık dışarı" dediler. o ıslak ve sabunlu halimizle, atlet ve külotları giydik. büyük koridorda, "tek kol sıra halinde dizilin" dediler. o koridor, dayaklar nedeniyle hep kan ve irindi. birinci sıra kaba kirleri sildi, ikinci sıradakiler arta kalan ince tabakayı siliyorduk, üçüncü sıra da tertemiz siliyordu ve o halde bizi koğuşa geri getirdiler. o pislikle yatmak zorundaydık. her taraf kan ve irindi. aşırı bir bitlenme vardı. sekiz saat sürekli dayak yiyorduk. dayak yemediğimiz yemek aralarında ve molalarda da birisi atatürk'ün nutukları ve yaşamını okur, biz de tekrarlardık.

--------------------------------------------------------------------------------

'ölebilirim' dedi, öldü
cemşit bilek (12 eylül döneminde diyarbakır'da siyasi dava avukatı): müvekkillerimiz mahkemede hazırolda duruyordu. konuşma hakları yoktu. sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. kafalar sıfır numara tıraşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakarak, put gibi durmak zorundaydılar. ölümü de göze alarak kalkıp konuşanlar oluyordu. rahmetli necmettin büyükkaya, geldiği son duruşmada ayağa kalktı, söz istedi. "bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim, haberiniz olsun, beni sürekli tehdit ediyorlar. sonra 'yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti' türünden düzmece bir tutanak da tutarak beni öldürebilirler. ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim" dedi. ve gerçekten de bir sonraki mahkemeye gelmeden öldürüldü.






Nivisén diné......!!!!!


diyârbakır cezaevi olayı kaçınılmaz olarak şu sonucu ortaya çıkarıyor: 12 eylül cezaevlerinde yaşananlar hakkında birçok tanıklıklar, yığınla kitaplar, raporlar, belgeseller, türküler varken ve aslında sıcağı sıcağına -tüm baskılara rağmen- kamuoyuna iletilmişken ve bütün bunlar türkiye genelinde yaygınken diyârbakır cezaevi nam-ı diğer "cehennem" hakkında çok az bilgi kamuoyuna paylaşılmış. halbuki diğer cezaevlerinden kat be kat fazla işkence yaşanmış cehennem hakkında daha çok bilgi olmalı ve paylaşılmalı değil mi?

sorunun cevabını vermeden kendi hayatıma dair iç burkan bir detay vereyim istiyorum. kendimce amatör bir biçimde, "köken"inin yurdışına kaçma plânları yapıldığı 12 eylül faşizmi hakkında yazılmış ne kadar kitap varsa topladım, özellikle amnesty international'ın (uluslararası af örgütü) döneme ait raporlarını inceledim, elimden geldiğince gazete küpürlerini karıştırdım; ama bir konuda tıkandım. konu cehennemdi. sadece "eksik halka" olmasından değildi; çocukluğuma ait bir hatıra da: tanıdığımız aklî dengesini yitirmiş bir adam vardı. sonradan kendisinin sağlığının bozulmasındaki nedenin cehennemde geçirdiği işkencelerden dolayı olduğunu bir şekilde öğrendim. evet, tanıdıklarımız arasında birçok kişinin işkenceden geçirildiğini, kötü muamelelere maruz kaldığını biliyorum, bazılarını da birincil ağızdan dinledim ama bu adam farklıydı. babam, "işkence gördü" diyordu lâkin ayrıntısını öğrenemedim. "fark ne olabilir?" diye düşünürken kaynaklarımdan birinde bir tanıklığa rastladım. ve o zamana kadar, "tanık" olmadığım bir şekilde dehşete düştüm... ben, okuduklarımdan "artık beni şaşırtacak bir şey olamaz" derken yarıda bıraktım, soluğum kesilmişti.

insanlar, cehennemde insanlıktan çıkarılmıştı. ve bunlar tamamen bilinçli, sistematik ve kontrollü bir şekilde yapılmıştı. demek istediğim, üç beş subayın, birkaç savcının marifeti değildi. 12 eylül'de amaçlanan neyse o yapılmıştı; eksiği yok, fazlası vardı. ve içimiz yana yana kabul etmeliyiz ki, zekice (!) bir eylemdi bu: insanlıktan çıkarıldığı için, buradaki işkencelerin anlatılması olanaksızdı, bir otosansür vardı, bireyleri utanç duygusu kaplamıştı. aslında utanması, yerin dibine geçmesi gereken bu faşist düzendi ama öyle "başarılı" bir oyun sahneye konmuş, fiziksel baskı bir yana öyle psikolojik travmaya uğratılmıştı ki, bunlar anlatıl(a)mazdı.

bir de, anlatıcı insanın muhatabı olması gerekir. dediğim gibi, şahsen ben ne örneğin bir dönem basında gündeme oturan selim dindar'ın söyleşisini ne de başka tanıklıkları okuyabildim, yapamadım, içim kaldıramadı... biliyorum, bu şekilde davranmakla büyük saygısızlık yapıyorum hatta ahlakî açıdan suç işliyorum ve bunun savunması da yoktur ama ben duyduklarıma bile katlanamadım. bir de kurbanların hâlini düşününce kahroluyorum. aziz nesin'in cehennem hakkındaki malum sözü de bu bağlamda bakılmalıdır. elbette gördüğü işkenceleri büyük bir cesaretle anlatan bireyleri öncelikle kutlamak gerekir. bu, takdire şayân bir davranıştır.

murat belge'nin dediği gibi 12 eylül sona ermedi. bu dönemle hesaplaşılmıyor, cesaret yok. unutarak, içe atarak, "delirerek!" geçirilmiş onca yıl. yüzleşilemedi. yüzleşilemediği için anayasasıyla, kanunlarıyla, kurumlarıyla, ertuğrul özköşk'üyle her gün yaşı.........

-sus asc!! vatanın onca derdi var bir de doğruluğu şüpheli tanıklıklarla mı uğraşacağız!? hem kenan paşa geldi de terörü bitirdi! şükranlarını sunacağına kusuyorsun! bir kere de vatanın için iyi şeyler söyle be adam!!


........


....................
.............

Amed, şehrim benim, sende kaldı tüm düşlerim

GÜLŞEN İŞERİ


Bundan tam 25 yıl önceydi yıl 1982; Diyarbakır Cezaevi'nde, insanlığa karşı olan tüm askeri darbelerin tarihsel karanlığında, işkencenin karanlık odalarında, insan kişiliği ve kimliği, yine insanlar tarafından yok ediliyordu.
2 Nisan 1984 tarihinde Genelkurmay Başkanlığının; "53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı" ile ilgili açıklamaları, alevler, ölüm askıları ve çeşitli hastalıklar yazan 'ölüm raporlarının soğukluğunda yalanlanarak, mezarlıklara doğru, sessiz bir çığlığın geri dönüşü gibi akıp gidiyordu.
İlk ölümdü Mazlum Doğan, Diyarbakır
zindanında. Dayatılan itirafçılığı ve işkenceleri protesto için 1982 yılında 20 Mart'ı 21'e bağlayan gece tek kişilik hücresinde kendini asarak intihar etti. Ve ardından... Bu ülkenin cezaevlerinde ve Diyarbakır Cezaevi'nde de insanlar ölüyordu. Ferhat Kurtay, Eşref An-yık, Necmi Öner, Mahmut Zengin kendilerini yakarak. 12 Eylül 1980-Mart 1984, ağır, sistematik, yaygın ve sürekli işkencenin uygulandığı binlerce mağdurun tanıklığında.
Açlık grevi başlatılmış, ses çıkmayınca da ölüm orucu sürecine girilmişti. 45 gün süren ölüm orucunda Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek yaşamlarını yitirmişler; Cemal Arat (02.03.1984), Orhan Keskin ise ölüm orucu sırasında idarenin baskı ve işkenceyi sürdürmesi sonucu ölmüşlerdi.
12 Eylül darbesi tüm demokrasi güçlerine karşıydı ama Kürtlerin payına daha ağır olanı, olağanüstü vahşet düştü. Ağır sansür; "görme, duyma ve konuşma" diyordu. Bu durum,
Türkiye toplumunun yaşanan vahşetten haberdar olmasını engelledi.
Bugün cumhuriyet tarihinin en derin kırıl-malarıyla seçime gidiliyor. Demokrasinin evrensel yolculuğuna çıkarken, toplumun tüm kesimlerine saçılmış yaralar, kanamaya devam ediyor. Bu sebeple Türkiye 78'liler Girişimi tarafından kurulan bir komisyonla Diyarbakır Cezaevi gerçeği uzun yıllar sonra gündeme taşındı. 'Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu' kuruldu geçtiğimiz günlerde. Yaşayanlar ve hayatını kaybedenlerin aileleri bir araya geldi ama onlar 'ben insanım' diyen herkesi bu komisyonda görmek istiyor.
Yaşayanlar ve onların aileleri, uzun yıllar Diyarbakır Cezaevi'de kalan Hamit Kankılıç, Yılmaz Sezgin içerdeki vahşeti, aileler Fevzi Doğan ve Kamil Kırman dışarıda nasıl mücadele ettiklerini anlattılar. Diyarbakır vahşetini anlatmak ne kadar zor olsa da, sözcükler boğazlara düğümlense de...

....

"YASAYANLAR ANLATTI"

HAMİT KANKILIÇ:Öyle bir vahşet ki...


26 Haziran 1980 yılında Diyarbakır Cezaevi'nde başlayan zor yıllar; Aydın, Bursa, Çanakkale, Eskişehir ve son olarak tekrar Bur-sa'da devam etmiş. Tam 20 yıl sürmüş cezaevi süreci. Ölümlere tanıklık etmenin verdiği zorlukla konuşuyor Hamit Kankılıç. O günleri tekrar yaşıyormuş gibi anlatıyor. Diyarbakır deyince nefesini tutuyor, o süreç Kankılıç'ta o kadar derin yaralar bırakmış ki, nereden başlayacağını düşünüyor uzun uzun...
12 Eylül öncesinde girdim cezaevine. O zaman Diyarbakır Cezaevi yoktu. Askeri cezaevine konuldum. Sonrasında adli tutuklular için yapılan Diyarbakır Cezaevi'ne getirildim. Yıl 1980'di. Hatta darbe olmuştu ve biz 12 Ey-lül'ü cezaevinde radyodan öğrenmiştik. Tabi sonrasında yapılan işkenceler vs... başladı. Tüm bu işkenceler yaşanırken de açlık grevi sürecine girdik. Öyle bir sistem ki insanlığından çıkartılmak için her şeyi yapıyorlardı.
Ben 35. koğuşta kalıyordum. Tabii o kadar çok ölümlere tanıklık ettim ki; bunları anlatmak bile sanki o günlere tekrar götürüyor beni. Açlık grevi çözüm olmadı ve ölüm orucu sürecine girildi. O ara 28. günde Ali Erek ölüm orucunu bıraktı ama uygulamaları da kabul etmedi. Bir gece mide sancısından kıvranırken ve çığlık atarken bir anda sesi kesildi, öldürülmüştü. Biz bunu biliyoruz.
Cemal Kılıç adlı yurtsever bir köylüye İstiklal Marşı'nı zorla söyletmeye çalıştılar, ezberlemeyince onu da öldürdüler. Bu şekilde
ölümler o kadar çok oldu ki, hangi birini dile getireyim... Mahkemelerde dile getirilmesine rağmen mahkeme sorumluluk kabul etmiyor ve sonuçlanmıyordu. Hiç unutmuyorum 21 Mart günüydü çok yoğun önlemler alınmıştı, hiçbirimiz ne olup bittiğini bilmiyorduk. Ta ki yemek sırasında öğrenene kadar. Evet Mazlum Doğan şehit olmuştu, üstelik tek başına kaldığı hücrede. Bunun ardından 33. koğuşta kalan Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin, Eşref Anyık olayı protesto etme için kendilerini ateşe verdiler.
Mahkeme süreci devam ediyordu, tekrar mahkemeye çıkıldı. Yine sorunlar anlatıldı, ancak mahkemeden hiçbir ses çıkmadı. Kemal Pirler bu olaylar üzerine ölüm orucunu başlattığını söyledi ve ölüm orucunun 54. gününde hayatını kaybetti. Ölüm orucu sürecinde Kemal Pir'le birlikte Akif Yılmaz, Ali Çiçek ve M. Hayri Durmuş da hayatını kaybetti.
Dedim ya öyle bir vahşetti ki insan, insan olmaktan ve nefes almaktan utanıyordu.


YILMAZ SEZGİN:'Celladım bile yaşamasın'

6 Mayıs 1980'de PKK davasından tutuklandıktan sonra Diyarbakır Cezaevi'nde kalmış Sezgin. 20 yıl süren cezaevi sürecini anlatırken göz yaşlarına hakim olamıyor. 17 yaşında girdiği cezaevinde görmediği zulüm kalmamış. Tıpkı Diyarbakır Cezaevi'nde kalan diğer tutuklular gibi... "Koridorlarda işkence sesini duyduğunuzda ölmek istiyorsunuz, o sese tahammülünüz kalmıyor" diye anlatıyor Yılmaz Sezgin.
Cezaevine girdiğimde 17 yaşındaydım. İlk girdiğimde okuma yazma bilmiyordum, hayat daha da zordu. Çok yoğun işkence vardı. İdeolojik olarak bir şey bilmiyordum, sistemi de tanımıyordum. Sadece Kürt olduğum için harekete sempatim vardı.
O yoğun işkencede her şeye teslim olmayı dayatıyorlardı. Kendi kurallarına uydurmak istiyorlardı. Orada yatan insanların kendi insanlıklarını unutmalarını istiyorlardı. İnsani değerden tamamen uzaklaştırmak ve kendi kimliklerinden soyutlamak istiyorlardı.
İşkence sesini duyduğum zaman uyuyamıyordum. Bazen ölmek istiyordum. O sese tahammül kalmıyor. Diyarbakır her yönüyle vahşetti. İnsanlığa ait olmayan her şey vardı. Oradaki politikalar Kürtleri bitirmeye yönelikti. Ziyarete gelindiğinde sadece 'mercimekler nasıldı' diyebiliyorduk. Bu talimat verilmişti. Babam ziyaretime geldiğinde, nasılsın oğlum diyordu, ben sadece 'mercimekler nasıldı' diyordum. Nasılsın sorusunu karşılığı bu mu olmalıydı? Kim istemez babasıyla ya da annesiyle uzun uzun sohbet etmek, sarılmak, sesini duymak... Kim istemez ki? Bize bu çok görüldü.
Ama tüm yaşanılan işkenceye rağmen de güçlü bir direniş vardı. Bir bardak su bile paylaşılırdı, işkenceyi ve ölümü göze alarak paylaşılırdı.
Bazen öyle anlar yaşardık ki, ölsek de kur-tulsak derdik, ama arkadaşlarla karşılaşırdık, 'biraz daha dayan' diyerek birbirimizi telkin ederdik. 'Bitecek bu günler' derdik, gözlerimizle anlatırdık, boğazımıza düğümlenen özlemi hissederdik birbirimizin... Birbirimizden güç alırdık.
Güç ala ala yaşadık. Yoksa iki gün bile dayanamazdınız. İnsan olmayı unutuyorsunuz çünkü, unutturuluyor size.
Ben derdim ki "Buradan çıkarsam, bunlar yanlarına kalmayacak. Aynı şeyleri ben de yapacağım düşmanıma!" Ama şimdi hiç öyle düşünmüyorum. Celladımın bile benim yaşadığımı yaşamasını istemem. İnsan insana nasıl yapar bunları?
Çok şey yaşadık ama en basiti; 'Kürt değil Türküm diyeceksin' dayatmasıydı. Ben bunun için çok işkenceden geçtim.
Yoğun işkence sırasında annene ve babana küfür edilse de 'emret komutanım' diyorsun. 60 kişi çırılçıplak birbiri üzerine bindiriliyordu, makata joplar sokuluyordu. Banyo vaziyeti alıyorsun, sabun yok, tazikli suyla ıslatılıyorsun.
Daha sonra dışarı çıktığında sağlı sollu askerler tarafından yat kalk emir komutası veriliyordu. Bir sürü insan intihara zorlandı o süreçte. Ölüm orucundaki arkadaşlara bile her türlü işkence yapıldı.
Şimdi bakıyorum, Diyarbakır denilince sevgi, paylaşım, direnç geliyor aklıma. Hayat geliyor, yaşamın zorluğu, ince bir ip üzerinde nasıl yaşanılır, o geliyor... Ve tüm bunların yanında yaşama nasıl sıkı sıkı tutunduğum geliyor.
Bu basın açıklamasında olmalıydı herkes. Bu artık bilinmeli, bunlar Türkiye'de yaşandı. 12 Eylül'de yaşanılanları sormak istiyorlarsa aydınların ya da 'ben insanım' diyen herkesin bu projeye destek vermesi gerekiyor.


AİLELER ANLATTI:

FEVZİ DOĞAN:'Vahşetin içinde onu kaybettik'


1982 yılında hücresinde işkence ve itiraf politikasını protesto etmek için kendini asarak intihar eden Mazlum Doğan'ın abisi. Onca işkenceden geçmiş, insanlık dışı politikalara maruz kalmış, sonunda da tüm yaşanılanı protesto etmek için kendini feda eden Mazlum Doğan'ın abisi karşımızdaydı. Bir abiye ne sorulabilirdi ki... Biliyoruz ki hiç unutamadığı o süreci gözlerine düşürecekti ki söze başlar başlamaz da boğazı düğümlendi, soru yarım kaldı; ama yine de uzun bir nefes aldıktan sonra anlatmaya başladı kısa da olsa...
Biz içeride değildik ama yaşanılanlar, daha doğrusu şimdi arkadaşların anlatımı da oradaki vahşetin açık örneği. Ben Mazlum'u hep uzaktan gördüm. "Nasılsın" diye bağırıyor-duk sadece, duyarsa... Bir suliet gibi görebiliyorduk. O bile bizi mutlu ediyordu.
Babam bir kez görmüş, o da işkenceden çıkarken. Bir baba için ne kadar zor. Babam 'bırakın oğlumu' dediğinde de babama vurmuşlar. Mazlumun yoğun işkenceden dolayı da gözleri görmüyormuş, babam bunu fark edince tepki göstermiş... Ama ne fayda. Sen dışarıdasın o içerde, ve orada neler yaşandığını az çok tahmin edebiliyorduk. Ziyarete gittiğimizde Mazlum'u bulmak için kabin kabin dolaşıyorduk. Yanında asker var, görebiliyorsun ama birkaç saniye sadece. Kafanı sağa sola çeviremiyorsun, sonunu biliyorsun, başına neler geleceğini de... Bir umudumuz da duruşmalarda görebilmekti, ama ne mümkün!
Duruşmalarda elleri kelepçeli ve ayaklarında zincirler oluyordu, ayaklarındaki zincirler birbirine bağlı... Biri ring aracından inince diğerleri de onun üzerine düşüyordu. O da ayrı bir işkence yöntemiydi. Tüm bunları bir aile olarak yaşamak gerçekten tarifi olmayan bir acı. Mazlum'un öldüğünü bilmiyorduk, annem ve babam ziyarete gittiklerinde tutuklu ziyaretçileri aralarında "Kara-koçanlı biri ölmüş" diye konuşurlarken öğreniyor ailem. Çünkü tek Karakoçanlı Mazlum var cezaevinde.
...

KAMİL KIRMAN:'Aldığımız bilgiler korkunçtu'

1983 yılının sonlarında yapılan ölüm orucunda hayatını kaybeden Orhan Keskin'in yakını. Orhan Keskin; talepler kabul edilmesine rağmen ölüm orucunu bırakmıyor. Çünkü taleplerin uygulanacağına inanmıyor. Zorla müdahale sonucunda hayatını kaybediyor.

Orhan Keskin'i, yakını Kemal Kırman anlattı:
Orhan Keskin Devrimci Yol'un Güneydoğu Anadolu sorumlusuydu. 1980 yılında çatışmada yaralı yakalandı. Bir yıl boyunca kendisinden haber alamadık. 1981 yılından sonra ailesine haber geldi. Yoğun işkencede olduğunu öğrendik.
Orhan'ı anlatmak o kadar zor ki... Bakış açısının verdiği sentezle farklı bir görüşe sahipti. Cezaevi sürecini izlemek bizim açımızdan mümkün olmadı. Aldığımız bilgiler korkunçtu.
Devletin sistematik bir biçimde işkence uyguladığını her defasında içimiz sızlayarak duyuyorduk. 1983'ün sonuna doğru ölüm orucu başladı. Biz hastanede uzaktan görebildik. Orhan abi ölmeden önce bir anlaşma sağlandı; Orhan inanmadığı için ölüm orucunu bırakmadı ve şehit oldu. Zorla müdahaleye maruz kaldı.

TÜRKİYE 78'LİLER GİRİŞİMİ SÖZCÜSÜ:
CELALETTIN CAN=
Diyarbakır vahşetini toplum hâlâ bilmiyor

DİYARBAKIR Cezaevi'nde aslında insanların doğuştan gelen özelliklerine yani kişilik özelliklerine yüklenildi. Diyarbakır Cezaevi, Kürt sorununu artıran bir yerdi. Diyarbakır Cezaevi'nin en temel özelliği Kürtlerin tüm kesimlerini hapsetmesidir... Aydını, hukukçusu vs. Kürtçe yasak, konuşacağın dil yok, Diyarbakır Cezaevi'nde kendini öyle bir inkar et ki; yarın sokağa çıktığında kendinden öyle utan ki politikası vardı.
Her yöntem uygulandı. Ebu-Garip Diyarbakır'dan sonra gelir. Çıplak birbirine bindirmeler, sistematik işkence vs... Ama Diyarbakır öyle bir yer ki direnişin de kalesi olmuştur. Diyarbakır'da yaşanan vahşeti toplum bilmiyor. Toplumu bilinçlendirmek gerekiyor. Duyanlar şaşırıyor, bizim adımıza işlenmiş bir suçtur diyor ve özür diliyor. Diyarbakır gerçeğini Türkiye toplumuna anlatmak ve hesap sormak gerekir. Diyarbakır Cezaevi'ni anlamak Kürtleri anlamaktır. Bizler özür borçluyuz Kürtlere.
Kürtler ve Türkler, vicdan sahibi olan herkes, Diyarbakır gerçeğini aydınlatmak için kurulan komisyona destek vermeliler.


.....
............

Geçmiş geçmediyse suç bizde


Yıldırım Türker


Evet, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Solcu olmayan sol partilerin birleşmesi için dua edip asker muhtıralarına şükrediyoruz.
Tartışmaya itildiğimiz konular, tartışmakla görevlendirildiğimiz sorunlar, hayatımızı bizden kaçırmak üzerine kurgulanmış.
Asal soruyu Rakel Dink, Başbakan'a soruyordu. Mektubunu okudunuz mu?
"...Ayrıca sevgili eşim ne savaşta öldü ne çatışmada ne de çekişmede. Onu seçerek, bilerek, kasten ve arkadan vurarak öldürdüler. Devletin bakanı onu sağken hain ilan etmişti, öldürüldükten sonra da devletin askeri ve komutanı ona hâlâ hain diyebiliyorlar (Giresun Jandarma Bölge Komutanı'nın 9 Nisan'da şehit cenazesinde yaptığı konuşma) ve katili yakalamakla görevli devletin polis ve jandarması cinayetin tetikçisiyle poster havasında hatıra fotoğrafı çektirmek için birbiriyle yarışıyor, Türkiye bayrağı önünde poz veriyorlar. Bunun gibi söylemleri, davranışları engelleyebilecek cesaretiniz var mı? Bu söylemler değişmedikçe bebekleri katil olmaktan kurtaramayız. Bunlar şerefli ve onurlu bir devlete yakışmadığı gibi, o devletin başbakanı olarak devletin şerefini ve onurunu yükseltmek size ve arkadaşlarınıza düşmektedir. Bize vatandaşlar olarak hangi kapıyı çalmamızı önerirseniz lütfen bildirin. Kınama yayımlayan devletlere de hain diyorlar, yoksa Türkiye devleti, böylesi bir cinayeti kınamıyor da tasvip mi ediyor?"
İşte, sorulması gereken soru budur.
Rakel Dink'in parantezleyip andığı konuşmadan haberiniz var mı? Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Dursun Ali Karaduman 9 Nisan'da bir şehit cenazesinde duygularına esir düşmüş ve emekliliği bekleyemeden haykırıvermişti: "Bugün Amerikan Senatosu, Fransız Meclisi, İngiliz Lortları, AB Parlamentosu, şehidimizi katledenler için kınama mesajı göndermedi. Onlar ancak hainler öldüğü zaman kınama mesajı gönderirler."
Kısacası, askerin her dem düşman ilan ettikleri, her fırsatta işaret edip andıçladıklarının başta yaşama hakkından başlayarak bütün hakları
askıya mı alınmıştır?
Şemdinli konusunda kim bilir ne tür pazarlıklar sonucu korkup geri çekildiği için yakında kafasına yediği muhtırayı hak etmemişse de o muhtıranın yolunu açmış olan sayın Başbakan bakalım bu mektubu değerlendirebilecek mi?

Geçmişin adaleti
Türkiye 78'liler Girişimi yeni bir dosya açtı.
Evet, asıl sorun işte tam da buradan kanıyor. Birlikte okuyalım.
"Bugün 18 Mayıs. Evet bundan tam 25 yıl önce 1982 yılında; Diyarbakır Cezaevi'nde, insanlığa karşı olan tüm askeri darbelerin tarihsel karanlığında, işkencenin karanlık odalarında, insan kişiliği ve kimliği, yine insanlar tarafından yok ediliyordu.
2 Nisan 1984 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı'nın; '53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü, bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı' ile ilgili açıklamaları, alevler, ölüm askıları ve çeşitli hastalıklar yazan 'ölüm raporları'nın soğukluğunda yalanlanarak, mezarlıklara doğru, sessiz bir çığlığın geri dönüşü gibi akıp gidiyordu.
Bu ülkenin cezaevlerinde ve Diyarbakır Cezaevi'nde de insanlar ölüyordu. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin kendilerini yakarak, 12 Eylül 1980-Mart 1984, ağır, sistematik, yaygın ve sürekli işkencenin uygulandığı binlerce mağdurun tanıklığında ölüyorlardı.
Bugün Cumhuriyet tarihinin en derin kırılmalarıyla seçime gidiliyor. Demokrasinin evrensel yolculuğuna çıkarken, toplumun tüm kesimlerine saçılmış kırıklar, kanamaya devam ediyor.
Camdan kırığımız: Türkler ve Kürtler!
12 Eylül darbesi tüm demokrasi güçlerine karşıydı ama Kürtlerin payına daha ağır olanı, olağanüstü vahşet düştü. Ağır sansür; "Görme, duyma ve
konuşma" diyordu. Bu Türkiye toplumunun yaşanan vahşetten haberdar olmasını engelledi.
Daha fazla dayanamayan Kürtler ise dağlara çıktı.
Şimdi soruyoruz: Böyle başlamadı mı?
Kürt sorunu hep vardı. 12 Eylül sürecinde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar Kürt sorununun boyutunu ve niteliğini değiştirdi. Diyarbakır'da insanların kişilikleri ve kimlikleri üzerine gidildi. Bu Türkiye toplumu içinde kırılma, hatta derin bir yarılma yarattı. Cuntanın Diyarbakır Cezaevi'nde uyguladığı ırkçı-kafatasçı vahşetle yüzleşmeyenler, Kürt sorununun neden çözülmediğini bugün dahi anlayamazlar.
Yine soruyoruz: Dünden bugüne süreç böyle yaşanmadı mı?
Bizler: Türklerin/Kürtlerin, birbirimizi anlamanın yolunun Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları/yaşatılanları sorgulamaktan geçtiğine inanıyoruz.
Bizler: Diyarbakır vahşetinin sorumlularının toplum vicdanında ve insanlığın ortak değeri hukukta yargılanmasının toplumsal yaraları
adalet duygusuyla saracağı görüşündeyiz.
Bizler: Adalet ve toplumsal barış için bu ülkenin tüm demokrasi güçlerini, 'Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu'nu kurarak; yok edici karanlıkları var edenleri ve bu karanlıklarda var olanları, insan kişiliğini ve onurunu yok edenleri, insanlık suçu işleyenleri; Demokrasinin aydınlığına, gün ışığına çıkarmaya davet ediyoruz.
Diyarbakır Cezaevi karanlık sayfasını kapatmanın yolu budur!
Barışa giden yol budur!
18 Mayıs 2007: Kaldığımız yerden devam ediyoruz!
Türkiye 78'liler Girişimi"

Hasan Cemal aktarmıştı
Hasan Cemal'in benzersiz çalışması 'Kürtler'in girişinden bir bölümü aktararak ben de hepinizi destek olmaya çağırıyorum.
Hasan Cemal, "Felat Cemiloğlu'nun başından geçenleri ilk kez bir Diyarbakır akşamında 1990'lı yılların başında kendi ağzından dinlemiştim" diyor. Cemiloğlu, "Hapishaneden çıktıktan sonra genç olsaydım, dağa çıkardım" diye başlıyor sözlerine.
İşte anlattıklarının son bölümü:
"Seni psikolojik olarak çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. Kapının önüne çıkararak cop sokmak....Seyredene de o copu yalatırlar. Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler.
PKK'nın ismini daha önce hiç duymamıştım.
İçeri alındıktan sonra öğrendim. O zamana kadar biz bu örgütü 'Apocular' diye bilirdik.
Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.
Dişlerimin çoğu sallanıyordu. Neden mi? Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. Aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt
diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı.
O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırsın. Tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirine girer. İşte böyle bir şey. Bana bir gün bir avuç bok yedirdiler de, sallanan dişlerimden kurtuldum!
Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyordum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik!
Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum.
Kıpırdamak yok. Temizlemek yok. Yere tükürmek yok. Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun.
Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.
Elazığlı arkadaş. İsmi Ramazan. Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi...Altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. Hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu.
Sekiz ay yattım, Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi 33 No'lu koğuşta.
Elli beş yaşındaydım.
Sekiz ayda 18 kilo verdim. İğne iplik kaldım. Çıktığımda kimse tanımadı beni."




Diyarbakır cezaevindeki resmi işkencecilerdir....

Arkadaşlar Son Araştırmaydı Bu Konuyla İlgili Olarak Onuda Buldum Ve Burda Sizlere Sundum...

MGK
Or. Kenan Evren
Or. Nurettin Ersin
Or. Tahsin Sahinkaya
Or. Nejat Tümer
Or. Sedat Celasu


MGK'ya bagli Generaller
Necdet Ürug
Bedrettin Demirel
Selahattin Demircioglu
Süreyya Yüksel
Nejat sevim


Sikiyönetim komutanlari
Hüsnü Celenkler
Recep O. Ergun
Nevzat bölüggiray
Kemal Yamak
Tevfik Alpaslan
Selahattin Yirmibesoglu


7. Kolordu Komutanlari (Diyarbakir)
M. Cemalletin Altinok
M. Kemal Yamak
Suat Ilhan


7. Kolordu Adli Müsvirleri
Hakim binbasi Ahmet beyazit
Yüzbasi Turgut Adli Müsavir Yardimcisi


Hakim ve savcilar
Binbasi Emrullaha Kaya. Kayserili
Basri Özgemnc, Ask savci, Menemenli
Bülent Cahit Aydogan, Ask savci, Samsunlu
Turgay Çaglar. Hakim yüzbasi
Oktay Yüksel, hakim yüzbasi Mardinli
Niyazi Erdogan, Sivil hakim
Kemal Kavi, mahkeme baskani binbasi
Nihat Beyhan Özyurt
Celalettin Celik, yüzbasi


Alıntıdır...

Konu Déjà Vu tarafından (14.04.2008 Saat 14:26 ) değiştirilmiştir.
Alt 16.04.2008, 23:23 Siyabênd - MSN üzeri Mesaj gönder #2
Silver Members
Paylaşım ve bilgiler için tşkler arkadaşım...
Alt 17.04.2008, 15:11 #3
Ilkokul 7. Sinif
Paylaşımımınız Için çok Teşkkrlerrr
Alt 18.04.2008, 11:25 #4
Silver Members
Hevalım ez gellek spas dikim

Ez ji dibejim EDİ BESE

Fromdan silinmiş açtıgın konuları az çok takip ediyorum çok güzel konular gerçekleri yansıtmaya çalışıyorsun ama neden fromdan banlandıgın hakkında yorumum yok umarım yaptıgın direnişi yıldırmak için banlamamışlardır.
Alt 18.04.2008, 16:46 #5
Ilkokul 8. Sinif
bilgiler için teşekkurler. emegine sağlık
Alt 13.05.2008, 12:27 RESSAM58 - MSN üzeri Mesaj gönder #6
Üniversite 1. Sinif
Paylaşımımınız Için çok Teşkkrlerrr
Alt 13.05.2008, 12:37 #7
Bronze Members
çok teşekkürler bizi aydınlattığın için..
Alt 14.05.2008, 21:28 #8
Üniversite 4. Sinif
Arkadaslar bu konu tesekkurle geçistirilecek bir konu degil.lutfen okumaya çalisin okuyunki gerçek cehennemin nerede insa edildigini ogrenin.belki çogunuza abarti gelebilir,yazilanlar eksik bile..Yaninda arkadasin öluyor sen doktor çagiramiyorsun,"komutanim vukaat var" diye bagiriyorsun..!Ne yaziktir ki bu zulumleri yapanlar hakkinda hiçbir hukuki islemin yapilmamasi.!
Alt 16.05.2008, 10:13 #9
Üniversite 4. Sinif
bu iskenceler, yapilanlari degil,okuyanlari bile baska bir sey yapiyor..o iskenceleri yaptiranlarin insanligi supheli.insan okudugu zaman baskalasiyor dunyasi..
Alt 22.05.2008, 09:14 #10
Bronze Members
Paylasim icin tesekkur ederimde anlamadigim suclari neydi bu arkadaslarin bu kadar dayak yemisler olume kadar varan sonuclar olmus?
Alt 22.05.2008, 12:37 #11
Ilkokul 2. Sinif
böyle bir konuya değindiğinizz için tşk ederim..
egemen güçlerin yapmış olduğu insanlık suçunu tarihde sıkça tekrar ettiğine ilgili tüm arkadaşlar dikkat çekmiştir.böylesi insanlık suçu uygulamaların ezilen kesimlerde fziksel darbeler,kapanmaz yaralar açmıştır..açılan her yara aslında acı çekerek ama mutlak dorudan şaşmadan gerçeklerin üstüne gitmeyi öğretmiştir...
her geceden sonra doğan güneşin ;tarihte kalan karanlıklarında üzerine yapay ışınlarla değil en doğal haliyle doğması dileğiyle...
Alt 02.10.2008, 22:51 #12
Banned
Terörden içeri girenlere açımıyorlar iyide yapıyorlar bence.
Alt 04.10.2008, 17:13 #13
Üniversite 4. Sinif
bunların hepsini biliyorum babacan hepsini bende yasadım ve etkisi hala üzerimde ama orayada misafirleri öyle karsılıyorlar
Alt 22.10.2008, 12:58 #14
Ilkokul 6. Sinif
bilgiler için teşekkürler
Alt 22.10.2008, 17:00 #15
Üniversite 4. Sinif
çok kötü bir durum. muamele insanlık dışı. kim tasvip edebilir ki böyle bişeyi. insanlığa sığmaz
Alt 31.10.2008, 00:02 #16
Lise 3. Sinif
yirmi yıl önce okuduğum ahmet kahramanın kitabından bahsettiğim . dükkan boyattığım kırşehirli badanacının beni diyarbakır ceza evinde yatmış biri sanması ve kitaptakileri onaylaması .vijdan azabı içinde anlatmasıyla sonrasındada o dönemde asker ve gardiyan olduğunu itiraf etmesi bu konularada yazılan diğer yazıların doğruluğu konusunda her zaman benim kolay iknama sebep olmaktadır. paylaşımına sonsuz teşekkür ederim...
Alt 07.11.2008, 10:13 #17
Lise 1. Sinif
ölüm cezasına karşıyım, işkenceye karşıyım ve diğer insanlık dışı uygulamalara.. e gelde sürdür... benim karşı olduklarım insanlara karşı yapılan suçlardır. fakat deja vu hevalin bizimle paylaştıgı konunun bizzat muhatapları insan degil. bunu inatla söylüyorum insan degiller. kesinlikle aynı havayı soluyor olmamız bile büyük bir utançtır. toplumdan soyutlanması şart hastalık bulaştıran mikrop yıgınlarıdırlar. aldıkları her nefes yeni bir yıkımdır sağlıklı bir toplum ve birey için. tek dileğim her ne kadar olmiyacagını biliyor olsamda ölümerinin rahat olmamasıdır. acılar içinde kıvrana kıvrana o günlerin hesabını her zerrelerinde hissede hissede gebersinler!...
Alt 19.11.2008, 23:18 hewal474747 - MSN üzeri Mesaj gönder #18
Üniversite 2. Sinif
deja vu bre mın türkiyede yaşanan gerçekleri bize gösterdiğin için bizi biraz daha ülkemiz hakkında aydınlattığın için çok tşekkür ederim gellek spas dıkım
Alt 21.11.2008, 11:09 #19
Anaokulu
Bu Bilgiler icin Tesekkürler Fakat Birseyi Unutmamak gerek yapilan bu iskenceler yalniz Kürt kardeslerimize yapilmadi ben 70 li kusaklarin genclerinden biriyim bu yazilanlarin alasini emin olunki hatta 5 beterini bizleri birbirimize kirdiran sag sol davasini tetikliyen abd emri ile bizlerede yapildi ve bu olaylari anlatan arkadaslarimiz sag cikmislar benim ve bircok bu oyuna gelen arkadaslarim yasamiyor kayip bu durumdan kisileri suclu bulmak yalnis o günün yönetiminde suc baski ve abd isbirlikcilerinin önce bizi bir birimize kirdirip o esnada emellerine ulastiktan sonra günah kecisi gerekti olayin ört bas edilmesi gibi surdan sunu anliyoruzki simdide sag sol bitti türk kürt davasi baslatmaya calisiyorlar bir arada din davasi baslatiklari gibi biri dügmeye basiyor millet gaza geliyor Lütfen onlarin ekmegine yag sürmüyelim Bizler Kardesiz vatanimiza sahip cikalim saygilarimla

Konu Firuze tarafından (21.11.2008 Saat 11:11 ) değiştirilmiştir.
Alt 21.06.2009, 21:22 #20
Silver Members
ugurbey90 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster

Terörden içeri girenlere açımıyorlar iyide yapıyorlar bence.

düşüncende üzgürsün ama iyice oku bu terormu sence yoksa insanlık dışımı
Cevapla

Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB Kodlari Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cvp Son Mesaj
Trabzon'da tarihler belli kararti_54 Spor Konulari Arsivi 0 13.05.2008 17:36
'Diyarbakır cezaevi dünyanın en kötü 10 cezaevi arasında' pavan Haber Arsivleri 4 02.05.2008 01:07

WEZ Format +2. Şuan Saat: 13:23.
Cayburg - Arşiv - Top - Iyiler - Web Stats
Rapidshare Uploaded.to Uptal.com Upshare.NET Filefactory.com Videolari, Video izle Fun, Fan Anket WinRAR | File Hosting Free Kurd Radyo Dinle Bedava Albüm Indir Yeni Albüm Albüm Paylasim .Net .Org
Powered by vBulletin® Version 3.8.1 Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197