Ekşimtrak sevgiler
Yalnızdım…
Bu bencilliğimin dile gelip yaptığı en acı itiraftı sanki…
Tüm coşkunluğunu sindirip köşesine sığdırdığım yüreğimin küskünlüğüydü…
Hep yarıda kalmış ekşimtırak aşklarımın verdiği ürkeklik ve tüm zaaflarından kaçışlarımın yarattığı bir tiryakilikti…
Oysa razıydım çeyrek çeyrek yaşadığım sevdaların gölgeleriyle sevişmelere de, bu vedasız gitmelere alışmamıştım bir türlü. belki de bunca tecrübe sonrasında çoktan yalama olması gerekirdi duygularımın, her ayrılığın böyle buram buram hüzün kokmaması lazımdı…
Kaçtım…
Sanki tüm kadınlar bir potansiyel suçluydular gözümde ve kişisel alanlarıma her girişlerinde o hazmedemediğim vedasız sonlara yenilerini ekleme olasılıkları bir kâbus gibi çöküyordu üzerime.
Sonra sadece kendimde odaklamak istedim kendimi, tüm sevgilerimi kendime vermek, kendime âşık olmak, kaybettiklerimi kendimde bulmak istedim.
Nasıl olsa ben beni böyle vedasız, bir hiç gibi bırakıp gidemezdim, nasıl olsa benim sevdalarımı bir sigara izmariti gibi ezip geçemezdim…
Ve bir virüs gibi yayılırken benciliğim damarlarıma, bir zamanın yüreği insan sevgisiyle, yaşam aşkıyla dolu delikanlısının özlemi kokuyordu nefesimde…
Yalnızdım…
Bu kaçıncı geceydi yazmakla geçen ve ne işe yarayacaktı bu müsfetteler?
Uykularımın hükümsüzlüğünde içimin sızlamalarının bu cürmü küçük yüreğimin özgürlüğüne kavuşmak için çırpınışları olduğunu daha kaç gece anlamazlıktan gelecektim?
Dün bir mahşeri kalabalığın kucağındayken, bugün bir vatan haini gibi sürgündeydim tek başıma. Bilseniz, öyle karanlıktaki içinde bulunduğum boşluk, üstelik artık umutlarımdan bir kibrit çöpü yapamayacak kadarda beceriksizdim… Kapatan bendim kapıları, köprüleri yıkanda ben, içimdeki ses hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyordu. Renklerim birbirine karışmıştı, tüm şehri eşkıyalar basmış, duman duman yanıyordu. Mavi denize ve yağmura karışmıştı, bakıp dilek tuttuğum yıldızlar, birer birer düşüyordu üzerime. Aşina değildim artık hiçbir simaya, yabancılaşmıştı bu şehir gibi tüm suratlar, şiirlerimde terk etmiştim, insan hep kendine şiir yazmazdı ya…
Yalnızdım…
İçimi bir ürperti kaplıyordu bunu söylerken, sanki eskisi gibi masum değildim şimdi, sabıkalı firari, bir şaki gibi kaçıyorum kalabalıklardan! Nerde enselenecektim, nerede ele verecektim kendimi, nerede çuvallayacak, nerede yorgun düşüp pes edecektim? Bir tarafta özlemlerim bir tarafta insanlığım, bir tarafta kanatlarını yolduğum özgürlüğüm, bir tarafta çocuksu düşlerim, hepsine birden yakalanırsam hangisi yapacaktı infazımı?
Yalnızdım…
Siz bakmayın bu kelimeye geçmiş zaman eki kullandığıma, şimdide yalnızım, kim bilir belki yıllar sonrada… Kaybetmemenin kuralı sevgileri içinde saklamakmış, ekşiyenlerinden de turşular kurmak. Ne kadar acıtsa da yalnızlık, kazanmak ve güçlü olmak tarafı ağır basıyordu; tüm kırılgan taraflarımı örtüyordum artık,”seni seviyorum” demenin bir acizlik affedilmez bir zaaf olduğunu anladığımdan beri tıpkı yüreğime koyduğum yasaklar dibi dilime de yasaklar koyuyordum. Ya Türkçeyi yeterince çözememiştim, ya da ağır geliyordu bu edebiyat bana; sahi neydi bu cümlenin anlamı?
Seni seviyorum:”veda zamanıdır artık, gitmelisin”
Seni seviyorum:”yani iki dünyalıyız seninle”
Seni seviyorum:”giderken bir veda bile etme sakın”
Seni seviyorum:”korkma sandığından kolay olur unutmak beni”
Şimdi engelleyemediğim sevgilerimi kendime yönlendirdim ve hiç korkmadan seviyorum kendimi; siz bencillik deyin, ben deyim aşkların en güzeli.
Ben hiç olmadık zamanlarda terk edip gitmem ki, ben beni menfaatlerle sarmaş dolaş olmuş serseri aşklarla boğmam ki ve ben benden ömür boyu ayrılmam ki…
...alıntıdır.