| | Dıyarbakır ceza evi vahşeti Arkadaşlar 1980 12 de başlayan askeri cuntanın,dıyarbakır ceza evinde yapılan vahşetin,sizinle paylaşmak istedim.
İşte pkk nın kurulmasına çok büyük rol oynayan vahşet. Bir Kaç siteden alıntı yaparak düzenlediğim bu başlığı mutlaka okumaya çalışın arkadaslar Lê Almanya Auchwitzh hebu....qet kes ne got gelo lê Tirkiye çi heye..
.. .. Lê bele komkujiya gîrani lê vir bu..belki ne bı hezar mırovan bu.... .. di sala 1982emin..83.....dı zîndana amede de tişten çewa çebun xwedê zane... .. esat oktay yildiran digot " ben buranın Allah'iyim" ...u qetl li ser qetlê çêdikir... .. .. di destê me da ewê ku jı hepsê derketine ..u mıjulên wan hene... ... u hinik nivis........eme peşkeşi bıkın..... .... u daxwaziya min ku kes jı bırnike ev komkujiyên amede...
......
.......
.......... Diyarbakır cezaevinde öyle bir vahşet yaşandı ki sadece orda yaşayan ve Allah biliyorr...o dönem hakkında mini bir derleme yaptım...yazılanları biriktirdim...umarım vaktiniz var..ve hepsini okuyabilirsiniz...
oku ki kürt gerçeğini anla... oku ki kürdün kaderini-nelere reva görüldüğünü anla... bir zamanlar bir cezaevinde... 1981-84 yılları arasında 34 tutuklunun öldüğü, yüzlerce kişinin ise sakat kaldığı diyarbakır cezaevi'nde dehşete tanık olanlar anlatıyor... " Esat Oktay, biz tutuklulara yemek vermiyordu, açlık ve susuzluktan verem hastalığına yakalanıyorduk. Dr. Orhan Özcanlı biz veremlilerin balgamlarını tahlil için toplar, matfağa ***ürüp yemeklere karıştırır ve o gün bol miktarda yemeği bütün koğuşlara dağıttırırdı. Bir araştırma yapılırsa 1983 Yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki veremli sayısı, bütün Türkiye’deki veremli sayısı kadar olduğu anlaşılacaktır ve bu da Dr. Orhan Özcanlı’nın ’başarı’sıdır. Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutuklulara bok yedirirdi. Dr. Orhan Özcanlı ise; ekmeğin üzerine krem deterjan sürdürerek yedirmeyi, toz detarjanı suya katarak içirtmeyi tercih ederdi. Ve Cellat Esat`in suratına bakıp şu esprisini de yapıyordu: „Komutanım, siz ağızlarını pisliyorsunuz, ben temizliyorum. Sizinki bir anlık midelerini bulandırır, benimkinin ne yapacağını git onlara sor!“ Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutukluları aç bırakmaktan zevk alırdı. Dr. Orhan Özcanlı ise; susuz bırakmaya bayılırdı. Diyarbakır sıcağında, yazın ortasında vanadan suyu keserdi; beş veya altı gün tek damla su akmazdı. Tutuklular ardarda düşer bayılırdı. Koğuş gardiyanları Dr. Orhan Özcanlı`ya koşarlardı. Koğuş kapısına kadar gelen Dr. Orhan ile gardiyan arasında tiyatro başlardı. Doktor Orhan: (yerde yatan tutuklulara bakar) - Yavrum ne oldu bunlara? - Komutanım bilmiyorum, hastalar! - Vah vah vah! Ayaklarından çekip koridora çıkarın yavrum. Gardiyanlar baygın olan tutukluları tek tek ayaklarından çekerek koridorda üst üste atarlar. Tiyatro devam eder. “Yavrum bu adamlar susuz, bidonarla su getirin!” Bidonlarla taşınan sular tutukluların üzerine dökülür, koridorda beş santim derinlikte su yükselir, baygınlar yavaş yavaş ayılır, dökülen suları kana kana içer ve herkes Doktoru alkışlayınca tutuklular içeri alınırdı. Benim bir arkadaşım vardı. Adı Fevzi Yetkin`di. Fevzi`nin arka dişlerinden biri ağrıyor, bu yüzden gece gündüz inliyordu. Gardiyanlar alıp ***ürdüler. Dış salonda hangi dişinin ağrıdığını sormuşlar. Fevzi ağrıyan dişini göstermiş, “hayır” bu dişin ağrımıyor, sağlam bir dişini işaret ediyorlar. “Bu dişim ağrıyor diyeceksin !”diyorlar. Sürükleyip Dr. Orhan Özcanlı’nın yanına ***ürüyorlar. Onun gözlerinin önünde. Çenelerini yumrukluyorlar. Dr. Özcanlı da diyor ki: „Bağırma yavrum, burası mahrumiyet bölgesi, uyuşturucu iğne yok ki“ Ve yumruk darbeleriyle Fevzi Yetkin`in çeneleri uyuşturulunca Dr. Orhan`a teslim edilir. „Hangi dişin ağrıyor yavrum?“ diyen Doktor Orhan`a Fevzi ağrıyan dişini gösterir. Dr. Orhan „Hayır yavrum o dişin değil bu dişin ağrıyor; benim kadar mı bileceksin!“ Diyor ve Fevzi`nin sağlam dişini çekerek eline verince koğuşa gönderiyor. Fevzi bu dişini koğuşta betona sürterek zar haline getirmiş, onunla uzun süre tavla oynamıştı. Bir ara aynı koğuşta karşılaştık; bu öyküyü bana anlattı ve cebinden zarı çıkardı; aynı zarla ben de tavla oynadım.." ceza alan olmadı hiçbir görevlinin ceza almadığı bu dehşet süreciyle ilgili duyduklarını 1987'de bir kez de yaşayanlardan dinlemek isteyen yazar aziz nesin'le ilgili bir anekdotu, iki yılını bu cezaevinde geçiren nuri sınır şöyle aktarıyor: "aziz nesin, 'çocuklar' dedi, 'bu cezaeviyle ilgili çok şey söylendi, ancak siz orada yaşadınız, sizden dinlemek istiyorum.' 28 olay anlattık. aziz nesin çok dalmıştı, pencereden yağan karı seyrederken bir ara dönüp baktı ve şunu söyledi: 'yahu çocuklar, kendi hayal dünyamı çok geniş biliyordum. ama kürtlerinki daha çok genişmiş.' aziz nesin, bizim anlattıklarımıza inanmadı." işte tanıklardan birinin, "durduğumuz yerde 16 saat diz çökerek bütün sesimizle ırkçı-turancı marşlar söylüyorduk" diye özetlediği 'türkiye'nin aushwitz'inden günlük yaşam manzaraları: banyolu mu tv'li mi? haluk yıldızhan (diyarbakır doğumlu): gözaltından gelenleri genel olarak sinema salonuna değil de, o zaman 37 olarak adlandırılan, daha sonra 36 adını alan hücrelere ***ürürlerdi. burada, "banyolu mu televizyonlu koğuş mu istersin?" diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülür, günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi. yoruluncaya dek dayak osman karavil (diyarbakır doğumlu): koridorda sıra dayağından geçirildikten sonra hücrelere dağıtıldık. tek kişilik bu yere yedi kişi sığdırıldık. askerler göründü, 'ellerinizi uzatın' dediler. hücrenin, kapı ve penceresinden ellerimizi uzattık. yoruluncaya kadar dövüp gittiler. bu dayaklar, tahminen her yarım saatte bir tekrarlandı. sonra hücre dayağı düzenine geçildi. günde üç fasıl, sabah, öğlen, akşam... garabet'e sünnet k.y. (diyarbakır doğumlu, 16 yaşında tutuklandı): bana cop sokmaya çalıştılar, çok direndim, kafamı duvarlara vurdum, kendime büyük zarar vereceğimi gördüler, benden vazgeçtiler. ama arkadaşlarımdan yaklaşık 200-250 insana cop soktular. aslen ermeni olan garabet demircioğlu arkadaşımız vardı. maşallahlı sünnet elbisesi giydirerek, törenle sünnet ettirdiler, ismini de ahmet olarak değiştirdiler. koç mu kuzu mu? nazif kaleli (şanlıurfa doğumlu): üzerinde 40 çivi olan bir sopa vardı, onunla vuruyorlardı. bir tane 'kuzu' dedikleri sopa vardı, bir de 'koç'. biz her zaman copu tercih ediyorduk. cop korkunç acıtıyordu, ödem oluşturuyordu, ama daha sonra geçiyordu. ancak sopalar kemikleri eziyordu. 'ağzına işeyeceksin' cevdet baran (diyarbakır doğumlu): bişar akbaş adında bir arkadaş vardı. gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu, hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve "çık" dedi. bişar'ın yanına ***ürdüler. onu karın içine yatırmışlardı ve bana dediler ki, "ağzına işeyeceksin." "yapmıyorum" demedim. "gelmiyor komutanım" dedim. beni dövmeye başladı. epey dövdü, karın içinde sürdürdü, tabanlarıma vurmaya başladı. ne yaptıysa "gelmiyor" dedim. sonunda beni de bişar'ın yanına yatırdı. kelime başı 150 sopa hasan daş (mardin doğumlu): hücreler kötü, koğuşa gitsem rahat ederim, diye düşünüyordum ki, 6'ncı koğuş'a ***ürdüler. gardiyan geldi, 'yeni gelenler öne çıksın' dedi. elinde bir değnek, değneğin adı haydar. bana, 'kaç gün hücrede kaldın' dedi. 'bir ay' dedim. 'atatürk'ün gençliğe hitabesini ve andımızı da mı ezberleyemedin?' 'hayır, okumam-yazmam yok komutanım' dedim. haydarla bayıltıncaya kadar dövdü. 53 tane marş ezberledim. her bir kelimesi için yüz ellinin üzerinde cop yedim desem, asla mübalağa olmaz. copu dişlettiler mehmet ece (van doğumlu): bir gün gardiyan çağırıp dövdükten sonra ağzıma cop sokup "dişle" dedi. copu dişlediğimde hızla çekti ve önden iki dişim kırıldı. kırılan dişlerimin kökleri kaldı. bir hafta sonra yüzüm, gözüm balon gibi şişti. aynı gardiyan, "niye yüzün şiş" diye soruyordu. "ranzadan düşerken dişlerim kırıldı komutanım" diyordum. 'ranzadan düştüm' mehmet emin kardeş (mardin doğumlu): dövüyorlar, muhakkak dövdüğü kişinin bir tarafını da kırıyorlardı. "ne oldu sana" diyorlar, "ranzadan düştüm komutanım" diyorduk. herkese avuç avuç bok yediriyorlardı, bu çok sıradandı. 23'üncü koğuş'ta y.a. adında bir arkadaşımız vardı. herkesin gözü önünde ona cop soktular. cop sokma, bok yedirme çok adettendi. köpeğe tekmil paşa akdoğan (diyarbakır doğumlu): tıraş kremini, kalın çizgiler şeklinde yüzümüze sürdüler, sonra upuzun ince bir ip getirerek, "tren yapacağız" dediler. herkesin kamışına ip bağladıktan sonra "koş" dediler. koşuyoruz ama en ufak bir şekilde geride kalmak herkesi gerdiriyordu ve aynı zamanda hep birlikte oturup hep birlikte kalkmak zorundaydık. bir süre o şekilde koşturup yat-kalk yaptırdılar. sonra alt hücrelere indirdiler. banyo dedikleri de lağımdı. köpeği öyle alıştırmışlardı ki, tekmil vermediğin zaman saldırırdı. üzerimizdeki elbiseleri parçalardı ve hiçbir şekilde ona karşı bir şey yapamazdık. 'kanlı karavana yedik' selahattin bulut (mardin doğumlu): kapı açılıp karavanayı içeriye getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. "verdiğim yemeğin hakkını istiyorum" derdi, ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana dek döverdi. o işkence döneminde günde üç öğün, kanlı karavana yerdik. diş macunu, deterjan, çöp gibi şeyleri yediriyorlardı. cezaevine türkçe bilmeyen ziyaretçi alınmazdı. türkçe bilmeyen nenem, dilsiz taklidiyle görüşe girdi. ağzından bir kelime çıkmadı. sadece hıçkırıyor, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. ben çıkmadan da öldü. -------------------------------------------------------------------------------- çıplak koridor temizliği behlül yavuz (diyarbakır doğumlu): bir gün, "sizi hamama ***üreceğiz" dediler. iki ayda bir yarım kova soğuk su bize ya düşüyor ya düşmüyor. bu hamam nereden çıktı diye endişelenmeye başladık. hamama gittik, "soyunun" dediler. herkes çırılçıplak soyundu. "su dök", biraz su döküldü. "sabun sür", sabun sürüldü. "su dök", biraz su döküldü ve "giyin, çık dışarı" dediler. o ıslak ve sabunlu halimizle, atlet ve külotları giydik. büyük koridorda, "tek kol sıra halinde dizilin" dediler. o koridor, dayaklar nedeniyle hep kan ve irindi. birinci sıra kaba kirleri sildi, ikinci sıradakiler arta kalan ince tabakayı siliyorduk, üçüncü sıra da tertemiz siliyordu ve o halde bizi koğuşa geri getirdiler. o pislikle yatmak zorundaydık. her taraf kan ve irindi. aşırı bir bitlenme vardı. sekiz saat sürekli dayak yiyorduk. dayak yemediğimiz yemek aralarında ve molalarda da birisi atatürk'ün nutukları ve yaşamını okur, biz de tekrarlardık. -------------------------------------------------------------------------------- 'ölebilirim' dedi, öldü cemşit bilek (12 eylül döneminde diyarbakır'da siyasi dava avukatı): müvekkillerimiz mahkemede hazırolda duruyordu. konuşma hakları yoktu. sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. kafalar sıfır numara tıraşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakarak, put gibi durmak zorundaydılar. ölümü de göze alarak kalkıp konuşanlar oluyordu. rahmetli necmettin büyükkaya, geldiği son duruşmada ayağa kalktı, söz istedi. "bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim, haberiniz olsun, beni sürekli tehdit ediyorlar. sonra 'yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti' türünden düzmece bir tutanak da tutarak beni öldürebilirler. ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim" dedi. ve gerçekten de bir sonraki mahkemeye gelmeden öldürüldü. Nivisén diné......!!!!! diyârbakır cezaevi olayı kaçınılmaz olarak şu sonucu ortaya çıkarıyor: 12 eylül cezaevlerinde yaşananlar hakkında birçok tanıklıklar, yığınla kitaplar, raporlar, belgeseller, türküler varken ve aslında sıcağı sıcağına -tüm baskılara rağmen- kamuoyuna iletilmişken ve bütün bunlar türkiye genelinde yaygınken diyârbakır cezaevi nam-ı diğer "cehennem" hakkında çok az bilgi kamuoyuna paylaşılmış. halbuki diğer cezaevlerinden kat be kat fazla işkence yaşanmış cehennem hakkında daha çok bilgi olmalı ve paylaşılmalı değil mi? sorunun cevabını vermeden kendi hayatıma dair iç burkan bir detay vereyim istiyorum. kendimce amatör bir biçimde, "köken"inin yurdışına kaçma plânları yapıldığı 12 eylül faşizmi hakkında yazılmış ne kadar kitap varsa topladım, özellikle amnesty international'ın (uluslararası af örgütü) döneme ait raporlarını inceledim, elimden geldiğince gazete küpürlerini karıştırdım; ama bir konuda tıkandım. konu cehennemdi. sadece "eksik halka" olmasından değildi; çocukluğuma ait bir hatıra da: tanıdığımız aklî dengesini yitirmiş bir adam vardı. sonradan kendisinin sağlığının bozulmasındaki nedenin cehennemde geçirdiği işkencelerden dolayı olduğunu bir şekilde öğrendim. evet, tanıdıklarımız arasında birçok kişinin işkenceden geçirildiğini, kötü muamelelere maruz kaldığını biliyorum, bazılarını da birincil ağızdan dinledim ama bu adam farklıydı. babam, "işkence gördü" diyordu lâkin ayrıntısını öğrenemedim. "fark ne olabilir?" diye düşünürken kaynaklarımdan birinde bir tanıklığa rastladım. ve o zamana kadar, "tanık" olmadığım bir şekilde dehşete düştüm... ben, okuduklarımdan "artık beni şaşırtacak bir şey olamaz" derken yarıda bıraktım, soluğum kesilmişti. insanlar, cehennemde insanlıktan çıkarılmıştı. ve bunlar tamamen bilinçli, sistematik ve kontrollü bir şekilde yapılmıştı. demek istediğim, üç beş subayın, birkaç savcının marifeti değildi. 12 eylül'de amaçlanan neyse o yapılmıştı; eksiği yok, fazlası vardı. ve içimiz yana yana kabul etmeliyiz ki, zekice (!) bir eylemdi bu: insanlıktan çıkarıldığı için, buradaki işkencelerin anlatılması olanaksızdı, bir otosansür vardı, bireyleri utanç duygusu kaplamıştı. aslında utanması, yerin dibine geçmesi gereken bu faşist düzendi ama öyle "başarılı" bir oyun sahneye konmuş, fiziksel baskı bir yana öyle psikolojik travmaya uğratılmıştı ki, bunlar anlatıl(a)mazdı. bir de, anlatıcı insanın muhatabı olması gerekir. dediğim gibi, şahsen ben ne örneğin bir dönem basında gündeme oturan selim dindar'ın söyleşisini ne de başka tanıklıkları okuyabildim, yapamadım, içim kaldıramadı... biliyorum, bu şekilde davranmakla büyük saygısızlık yapıyorum hatta ahlakî açıdan suç işliyorum ve bunun savunması da yoktur ama ben duyduklarıma bile katlanamadım. bir de kurbanların hâlini düşününce kahroluyorum. aziz nesin'in cehennem hakkındaki malum sözü de bu bağlamda bakılmalıdır. elbette gördüğü işkenceleri büyük bir cesaretle anlatan bireyleri öncelikle kutlamak gerekir. bu, takdire şayân bir davranıştır. murat belge'nin dediği gibi 12 eylül sona ermedi. bu dönemle hesaplaşılmıyor, cesaret yok. unutarak, içe atarak, "delirerek!" geçirilmiş onca yıl. yüzleşilemedi. yüzleşilemediği için anayasasıyla, kanunlarıyla, kurumlarıyla, ertuğrul özköşk'üyle her gün yaşı......... -sus asc!! vatanın onca derdi var bir de doğruluğu şüpheli tanıklıklarla mı uğraşacağız!? hem kenan paşa geldi de terörü bitirdi! şükranlarını sunacağına kusuyorsun! bir kere de vatanın için iyi şeyler söyle be adam!! ........ .................... ............. Amed, şehrim benim, sende kaldı tüm düşlerim GÜLŞEN İŞERİ Bundan tam 25 yıl önceydi yıl 1982; Diyarbakır Cezaevi'nde, insanlığa karşı olan tüm askeri darbelerin tarihsel karanlığında, işkencenin karanlık odalarında, insan kişiliği ve kimliği, yine insanlar tarafından yok ediliyordu. 2 Nisan 1984 tarihinde Genelkurmay Başkanlığının; "53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı" ile ilgili açıklamaları, alevler, ölüm askıları ve çeşitli hastalıklar yazan 'ölüm raporlarının soğukluğunda yalanlanarak, mezarlıklara doğru, sessiz bir çığlığın geri dönüşü gibi akıp gidiyordu. İlk ölümdü Mazlum Doğan, Diyarbakır zindanında. Dayatılan itirafçılığı ve işkenceleri protesto için 1982 yılında 20 Mart'ı 21'e bağlayan gece tek kişilik hücresinde kendini asarak intihar etti. Ve ardından... Bu ülkenin cezaevlerinde ve Diyarbakır Cezaevi'nde de insanlar ölüyordu. Ferhat Kurtay, Eşref An-yık, Necmi Öner, Mahmut Zengin kendilerini yakarak. 12 Eylül 1980-Mart 1984, ağır, sistematik, yaygın ve sürekli işkencenin uygulandığı binlerce mağdurun tanıklığında. Açlık grevi başlatılmış, ses çıkmayınca da ölüm orucu sürecine girilmişti. 45 gün süren ölüm orucunda Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek yaşamlarını yitirmişler; Cemal Arat (02.03.1984), Orhan Keskin ise ölüm orucu sırasında idarenin baskı ve işkenceyi sürdürmesi sonucu ölmüşlerdi. 12 Eylül darbesi tüm demokrasi güçlerine karşıydı ama Kürtlerin payına daha ağır olanı, olağanüstü vahşet düştü. Ağır sansür; "görme, duyma ve konuşma" diyordu. Bu durum, Türkiye toplumunun yaşanan vahşetten haberdar olmasını engelledi. Bugün cumhuriyet tarihinin en derin kırıl-malarıyla seçime gidiliyor. Demokrasinin evrensel yolculuğuna çıkarken, toplumun tüm kesimlerine saçılmış yaralar, kanamaya devam ediyor. Bu sebeple Türkiye 78'liler Girişimi tarafından kurulan bir komisyonla Diyarbakır Cezaevi gerçeği uzun yıllar sonra gündeme taşındı. 'Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu' kuruldu geçtiğimiz günlerde. Yaşayanlar ve hayatını kaybedenlerin aileleri bir araya geldi ama onlar 'ben insanım' diyen herkesi bu komisyonda görmek istiyor. Yaşayanlar ve onların aileleri, uzun yıllar Diyarbakır Cezaevi'de kalan Hamit Kankılıç, Yılmaz Sezgin içerdeki vahşeti, aileler Fevzi Doğan ve Kamil Kırman dışarıda nasıl mücadele ettiklerini anlattılar. Diyarbakır vahşetini anlatmak ne kadar zor olsa da, sözcükler boğazlara düğümlense de... .... "YASAYANLAR ANLATTI" HAMİT KANKILIÇ:Öyle bir vahşet ki... 26 Haziran 1980 yılında Diyarbakır Cezaevi'nde başlayan zor yıllar; Aydın, Bursa, Çanakkale, Eskişehir ve son olarak tekrar Bur-sa'da devam etmiş. Tam 20 yıl sürmüş cezaevi süreci. Ölümlere tanıklık etmenin verdiği zorlukla konuşuyor Hamit Kankılıç. O günleri tekrar yaşıyormuş gibi anlatıyor. Diyarbakır deyince nefesini tutuyor, o süreç Kankılıç'ta o kadar derin yaralar bırakmış ki, nereden başlayacağını düşünüyor uzun uzun... 12 Eylül öncesinde girdim cezaevine. O zaman Diyarbakır Cezaevi yoktu. Askeri cezaevine konuldum. Sonrasında adli tutuklular için yapılan Diyarbakır Cezaevi'ne getirildim. Yıl 1980'di. Hatta darbe olmuştu ve biz 12 Ey-lül'ü cezaevinde radyodan öğrenmiştik. Tabi sonrasında yapılan işkenceler vs... başladı. Tüm bu işkenceler yaşanırken de açlık grevi sürecine girdik. Öyle bir sistem ki insanlığından çıkartılmak için her şeyi yapıyorlardı. Ben 35. koğuşta kalıyordum. Tabii o kadar çok ölümlere tanıklık ettim ki; bunları anlatmak bile sanki o günlere tekrar ***ürüyor beni. Açlık grevi çözüm olmadı ve ölüm orucu sürecine girildi. O ara 28. günde Ali Erek ölüm orucunu bıraktı ama uygulamaları da kabul etmedi. Bir gece mide sancısından kıvranırken ve çığlık atarken bir anda sesi kesildi, öldürülmüştü. Biz bunu biliyoruz. Cemal Kılıç adlı yurtsever bir köylüye İstiklal Marşı'nı zorla söyletmeye çalıştılar, ezberlemeyince onu da öldürdüler. Bu şekilde ölümler o kadar çok oldu ki, hangi birini dile getireyim... Mahkemelerde dile getirilmesine rağmen mahkeme sorumluluk kabul etmiyor ve sonuçlanmıyordu. Hiç unutmuyorum 21 Mart günüydü çok yoğun önlemler alınmıştı, hiçbirimiz ne olup bittiğini bilmiyorduk. Ta ki yemek sırasında öğrenene kadar. Evet Mazlum Doğan şehit olmuştu, üstelik tek başına kaldığı hücrede. Bunun ardından 33. koğuşta kalan Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin, Eşref Anyık olayı protesto etme için kendilerini ateşe verdiler. Mahkeme süreci devam ediyordu, tekrar mahkemeye çıkıldı. Yine sorunlar anlatıldı, ancak mahkemeden hiçbir ses çıkmadı. Kemal Pirler bu olaylar üzerine ölüm orucunu başlattığını söyledi ve ölüm orucunun 54. gününde hayatını kaybetti. Ölüm orucu sürecinde Kemal Pir'le birlikte Akif Yılmaz, Ali Çiçek ve M. Hayri Durmuş da hayatını kaybetti. Dedim ya öyle bir vahşetti ki insan, insan olmaktan ve nefes almaktan utanıyordu. YILMAZ SEZGİN:'Celladım bile yaşamasın' 6 Mayıs 1980'de *** davasından tutuklandıktan sonra Diyarbakır Cezaevi'nde kalmış Sezgin. 20 yıl süren cezaevi sürecini anlatırken göz yaşlarına hakim olamıyor. 17 yaşında girdiği cezaevinde görmediği zulüm kalmamış. Tıpkı Diyarbakır Cezaevi'nde kalan diğer tutuklular gibi... "Koridorlarda işkence sesini duyduğunuzda ölmek istiyorsunuz, o sese tahammülünüz kalmıyor" diye anlatıyor Yılmaz Sezgin. Cezaevine girdiğimde 17 yaşındaydım. İlk girdiğimde okuma yazma bilmiyordum, hayat daha da zordu. Çok yoğun işkence vardı. İdeolojik olarak bir şey bilmiyordum, sistemi de tanımıyordum. Sadece Kürt olduğum için harekete sempatim vardı. O yoğun işkencede her şeye teslim olmayı dayatıyorlardı. Kendi kurallarına uydurmak istiyorlardı. Orada yatan insanların kendi insanlıklarını unutmalarını istiyorlardı. İnsani değerden tamamen uzaklaştırmak ve kendi kimliklerinden soyutlamak istiyorlardı. İşkence sesini duyduğum zaman uyuyamıyordum. Bazen ölmek istiyordum. O sese tahammül kalmıyor. Diyarbakır her yönüyle vahşetti. İnsanlığa ait olmayan her şey vardı. Oradaki politikalar Kürtleri bitirmeye yönelikti. Ziyarete gelindiğinde sadece 'mercimekler nasıldı' diyebiliyorduk. Bu talimat verilmişti. Babam ziyaretime geldiğinde, nasılsın oğlum diyordu, ben sadece 'mercimekler nasıldı' diyordum. Nasılsın sorusunu karşılığı bu mu olmalıydı? Kim istemez babasıyla ya da annesiyle uzun uzun sohbet etmek, sarılmak, sesini duymak... Kim istemez ki? Bize bu çok görüldü. Ama tüm yaşanılan işkenceye rağmen de güçlü bir direniş vardı. Bir bardak su bile paylaşılırdı, işkenceyi ve ölümü göze alarak paylaşılırdı. Bazen öyle anlar yaşardık ki, ölsek de kur-tulsak derdik, ama arkadaşlarla karşılaşırdık, 'biraz daha dayan' diyerek birbirimizi telkin ederdik. 'Bitecek bu günler' derdik, gözlerimizle anlatırdık, boğazımıza düğümlenen özlemi hissederdik birbirimizin... Birbirimizden güç alırdık. Güç ala ala yaşadık. Yoksa iki gün bile dayanamazdınız. İnsan olmayı unutuyorsunuz çünkü, unutturuluyor size. Ben derdim ki "Buradan çıkarsam, bunlar yanlarına kalmayacak. Aynı şeyleri ben de yapacağım düşmanıma!" Ama şimdi hiç öyle düşünmüyorum. Celladımın bile benim yaşadığımı yaşamasını istemem. İnsan insana nasıl yapar bunları? Çok şey yaşadık ama en basiti; 'Kürt değil Türküm diyeceksin' dayatmasıydı. Ben bunun için çok işkenceden geçtim. Yoğun işkence sırasında annene ve babana küfür edilse de 'emret komutanım' diyorsun. 60 kişi çırılçıplak birbiri üzerine bindiriliyordu, makata joplar sokuluyordu. Banyo vaziyeti alıyorsun, sabun yok, tazikli suyla ıslatılıyorsun. Daha sonra dışarı çıktığında sağlı sollu askerler tarafından yat kalk emir komutası veriliyordu. Bir sürü insan intihara zorlandı o süreçte. Ölüm orucundaki arkadaşlara bile her türlü işkence yapıldı. Şimdi bakıyorum, Diyarbakır denilince sevgi, paylaşım, direnç geliyor aklıma. Hayat geliyor, yaşamın zorluğu, ince bir ip üzerinde nasıl yaşanılır, o geliyor... Ve tüm bunların yanında yaşama nasıl sıkı sıkı tutunduğum geliyor. Bu basın açıklamasında olmalıydı herkes. Bu artık bilinmeli, bunlar Türkiye'de yaşandı. 12 Eylül'de yaşanılanları sormak istiyorlarsa aydınların ya da 'ben insanım' diyen herkesin bu projeye destek vermesi gerekiyor. AİLELER ANLATTI: FEVZİ DOĞAN:'Vahşetin içinde onu kaybettik' 1982 yılında hücresinde işkence ve itiraf politikasını protesto etmek için kendini asarak intihar eden Mazlum Doğan'ın abisi. Onca işkenceden geçmiş, insanlık dışı politikalara maruz kalmış, sonunda da tüm yaşanılanı protesto etmek için kendini feda eden Mazlum Doğan'ın abisi karşımızdaydı. Bir abiye ne sorulabilirdi ki... Biliyoruz ki hiç unutamadığı o süreci gözlerine düşürecekti ki söze başlar başlamaz da boğazı düğümlendi, soru yarım kaldı; ama yine de uzun bir nefes aldıktan sonra anlatmaya başladı kısa da olsa... Biz içeride değildik ama yaşanılanlar, daha doğrusu şimdi arkadaşların anlatımı da oradaki vahşetin açık örneği. Ben Mazlum'u hep uzaktan gördüm. "Nasılsın" diye bağırıyor-duk sadece, duyarsa... Bir suliet gibi görebiliyorduk. O bile bizi mutlu ediyordu. Babam bir kez görmüş, o da işkenceden çıkarken. Bir baba için ne kadar zor. Babam 'bırakın oğlumu' dediğinde de babama vurmuşlar. Mazlumun yoğun işkenceden dolayı da gözleri görmüyormuş, babam bunu fark edince tepki göstermiş... Ama ne fayda. Sen dışarıdasın o içerde, ve orada neler yaşandığını az çok tahmin edebiliyorduk. Ziyarete gittiğimizde Mazlum'u bulmak için kabin kabin dolaşıyorduk. Yanında asker var, görebiliyorsun ama birkaç saniye sadece. Kafanı sağa sola çeviremiyorsun, sonunu biliyorsun, başına neler geleceğini de... Bir umudumuz da duruşmalarda görebilmekti, ama ne mümkün! Duruşmalarda elleri kelepçeli ve ayaklarında zincirler oluyordu, ayaklarındaki zincirler birbirine bağlı... Biri ring aracından inince diğerleri de onun üzerine düşüyordu. O da ayrı bir işkence yöntemiydi. Tüm bunları bir aile olarak yaşamak gerçekten tarifi olmayan bir acı. Mazlum'un öldüğünü bilmiyorduk, annem ve babam ziyarete gittiklerinde tutuklu ziyaretçileri aralarında "Kara-koçanlı biri ölmüş" diye konuşurlarken öğreniyor ailem. Çünkü tek Karakoçanlı Mazlum var cezaevinde. ... KAMİL KIRMAN:'Aldığımız bilgiler korkunçtu' 1983 yılının sonlarında yapılan ölüm orucunda hayatını kaybeden Orhan Keskin'in yakını. Orhan Keskin; talepler kabul edilmesine rağmen ölüm orucunu bırakmıyor. Çünkü taleplerin uygulanacağına inanmıyor. Zorla müdahale sonucunda hayatını kaybediyor. Orhan Keskin'i, yakını Kemal Kırman anlattı: Orhan Keskin Devrimci Yol'un Güneydoğu Anadolu sorumlusuydu. 1980 yılında çatışmada yaralı yakalandı. Bir yıl boyunca kendisinden haber alamadık. 1981 yılından sonra ailesine haber geldi. Yoğun işkencede olduğunu öğrendik. Orhan'ı anlatmak o kadar zor ki... Bakış açısının verdiği sentezle farklı bir görüşe sahipti. Cezaevi sürecini izlemek bizim açımızdan mümkün olmadı. Aldığımız bilgiler korkunçtu. Devletin sistematik bir biçimde işkence uyguladığını her defasında içimiz sızla***** duyuyorduk. 1983'ün sonuna doğru ölüm orucu başladı. Biz hastanede uzaktan görebildik. Orhan abi ölmeden önce bir anlaşma sağlandı; Orhan inanmadığı için ölüm orucunu bırakmadı ve şehit oldu. Zorla müdahaleye maruz kaldı. TÜRKİYE 78'LİLER GİRİŞİMİ SÖZCÜSÜ: CELALETTIN CAN= Diyarbakır vahşetini toplum hâlâ bilmiyor DİYARBAKIR Cezaevi'nde aslında insanların doğuştan gelen özelliklerine yani kişilik özelliklerine yüklenildi. Diyarbakır Cezaevi, Kürt sorununu artıran bir yerdi. Diyarbakır Cezaevi'nin en temel özelliği Kürtlerin tüm kesimlerini hapsetmesidir... Aydını, hukukçusu vs. Kürtçe yasak, konuşacağın dil yok, Diyarbakır Cezaevi'nde kendini öyle bir inkar et ki; yarın sokağa çıktığında kendinden öyle utan ki politikası vardı. Her yöntem uygulandı. Ebu-Garip Diyarbakır'dan sonra gelir. Çıplak birbirine bindirmeler, sistematik işkence vs... Ama Diyarbakır öyle bir yer ki direnişin de kalesi olmuştur. Diyarbakır'da yaşanan vahşeti toplum bilmiyor. Toplumu bilinçlendirmek gerekiyor. Duyanlar şaşırıyor, bizim adımıza işlenmiş bir suçtur diyor ve özür diliyor. Diyarbakır gerçeğini Türkiye toplumuna anlatmak ve hesap sormak gerekir. Diyarbakır Cezaevi'ni anlamak Kürtleri anlamaktır. Bizler özür borçluyuz Kürtlere. Kürtler ve Türkler, vicdan sahibi olan herkes, Diyarbakır gerçeğini aydınlatmak için kurulan komisyona destek vermeliler. ..... ............ Geçmiş geçmediyse suç bizde Yıldırım Türker Evet, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Solcu olmayan sol partilerin birleşmesi için dua edip asker muhtıralarına şükrediyoruz. Tartışmaya itildiğimiz konular, tartışmakla görevlendirildiğimiz sorunlar, hayatımızı bizden kaçırmak üzerine kurgulanmış. Asal soruyu Rakel Dink, Başbakan'a soruyordu. Mektubunu okudunuz mu? "...Ayrıca sevgili eşim ne savaşta öldü ne çatışmada ne de çekişmede. Onu seçerek, bilerek, kasten ve arkadan vurarak öldürdüler. Devletin bakanı onu sağken hain ilan etmişti, öldürüldükten sonra da devletin askeri ve komutanı ona hâlâ hain diyebiliyorlar (Giresun Jandarma Bölge Komutanı'nın 9 Nisan'da şehit cenazesinde yaptığı konuşma) ve katili yakalamakla görevli devletin polis ve jandarması cinayetin tetikçisiyle poster havasında hatıra fotoğrafı çektirmek için birbiriyle yarışıyor, Türkiye bayrağı önünde poz veriyorlar. Bunun gibi söylemleri, davranışları engelleyebilecek cesaretiniz var mı? Bu söylemler değişmedikçe bebekleri katil olmaktan kurtaramayız. Bunlar şerefli ve onurlu bir devlete yakışmadığı gibi, o devletin başbakanı olarak devletin şerefini ve onurunu yükseltmek size ve arkadaşlarınıza düşmektedir. Bize vatandaşlar olarak hangi kapıyı çalmamızı önerirseniz lütfen bildirin. Kınama yayımlayan devletlere de hain diyorlar, yoksa Türkiye devleti, böylesi bir cinayeti kınamıyor da tasvip mi ediyor?" İşte, sorulması gereken soru budur. Rakel Dink'in parantezleyip andığı konuşmadan haberiniz var mı? Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Dursun Ali Karaduman 9 Nisan'da bir şehit cenazesinde duygularına esir düşmüş ve emekliliği bekleyemeden haykırıvermişti: "Bugün Amerikan Senatosu, Fransız Meclisi, İngiliz Lortları, AB Parlamentosu, şehidimizi katledenler için kınama mesajı göndermedi. Onlar ancak hainler öldüğü zaman kınama mesajı gönderirler." Kısacası, askerin her dem düşman ilan ettikleri, her fırsatta işaret edip andıçladıklarının başta yaşama hakkından başla***** bütün hakları askıya mı alınmıştır? Şemdinli konusunda kim bilir ne tür pazarlıklar sonucu korkup geri çekildiği için yakında kafasına yediği muhtırayı hak etmemişse de o muhtıranın yolunu açmış olan sayın Başbakan bakalım bu mektubu değerlendirebilecek mi? Geçmişin adaleti Türkiye 78'liler Girişimi yeni bir dosya açtı. Evet, asıl sorun işte tam da buradan kanıyor. Birlikte okuyalım. "Bugün 18 Mayıs. Evet bundan tam 25 yıl önce 1982 yılında; Diyarbakır Cezaevi'nde, insanlığa karşı olan tüm askeri darbelerin tarihsel karanlığında, işkencenin karanlık odalarında, insan kişiliği ve kimliği, yine insanlar tarafından yok ediliyordu. 2 Nisan 1984 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı'nın; '53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü, bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı' ile ilgili açıklamaları, alevler, ölüm askıları ve çeşitli hastalıklar yazan 'ölüm raporları'nın soğukluğunda yalanlanarak, mezarlıklara doğru, sessiz bir çığlığın geri dönüşü gibi akıp gidiyordu. Bu ülkenin cezaevlerinde ve Diyarbakır Cezaevi'nde de insanlar ölüyordu. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin kendilerini yakarak, 12 Eylül 1980-Mart 1984, ağır, sistematik, yaygın ve sürekli işkencenin uygulandığı binlerce mağdurun tanıklığında ölüyorlardı. Bugün Cumhuriyet tarihinin en derin kırılmalarıyla seçime gidiliyor. Demokrasinin evrensel yolculuğuna çıkarken, toplumun tüm kesimlerine saçılmış kırıklar, kanamaya devam ediyor. Camdan kırığımız: Türkler ve Kürtler! 12 Eylül darbesi tüm demokrasi güçlerine karşıydı ama Kürtlerin payına daha ağır olanı, olağanüstü vahşet düştü. Ağır sansür; "Görme, duyma ve konuşma" diyordu. Bu Türkiye toplumunun yaşanan vahşetten haberdar olmasını engelledi. Daha fazla dayanamayan Kürtler ise dağlara çıktı. Şimdi soruyoruz: Böyle başlamadı mı? Kürt sorunu hep vardı. 12 Eylül sürecinde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar Kürt sorununun boyutunu ve niteliğini değiştirdi. Diyarbakır'da insanların kişilikleri ve kimlikleri üzerine gidildi. Bu Türkiye toplumu içinde kırılma, hatta derin bir yarılma yarattı. Cuntanın Diyarbakır Cezaevi'nde uyguladığı ırkçı-kafatasçı vahşetle yüzleşmeyenler, Kürt sorununun neden çözülmediğini bugün dahi anlayamazlar. Yine soruyoruz: Dünden bugüne süreç böyle yaşanmadı mı? Bizler: Türklerin/Kürtlerin, birbirimizi anlamanın yolunun Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları/yaşatılanları sorgulamaktan geçtiğine inanıyoruz. Bizler: Diyarbakır vahşetinin sorumlularının toplum vicdanında ve insanlığın ortak değeri hukukta yargılanmasının toplumsal yaraları adalet duygusuyla saracağı görüşündeyiz. Bizler: Adalet ve toplumsal barış için bu ülkenin tüm demokrasi güçlerini, 'Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu'nu kurarak; yok edici karanlıkları var edenleri ve bu karanlıklarda var olanları, insan kişiliğini ve onurunu yok edenleri, insanlık suçu işleyenleri; Demokrasinin aydınlığına, gün ışığına çıkarmaya davet ediyoruz. Diyarbakır Cezaevi karanlık sayfasını kapatmanın yolu budur! Barışa giden yol budur! 18 Mayıs 2007: Kaldığımız yerden devam ediyoruz! Türkiye 78'liler Girişimi" Hasan Cemal aktarmıştı Hasan Cemal'in benzersiz çalışması 'Kürtler'in girişinden bir bölümü aktararak ben de hepinizi destek olmaya çağırıyorum. Hasan Cemal, "Felat Cemiloğlu'nun başından geçenleri ilk kez bir Diyarbakır akşamında 1990'lı yılların başında kendi ağzından dinlemiştim" diyor. Cemiloğlu, "Hapishaneden çıktıktan sonra genç olsaydım, dağa çıkardım" diye başlıyor sözlerine. İşte anlattıklarının son bölümü: "Seni psikolojik olarak çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. Kapının önüne çıkararak cop sokmak....Seyredene de o copu yalatırlar. Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler. ***'nın ismini daha önce hiç duymamıştım. İçeri alındıktan sonra öğrendim. O zamana kadar biz bu örgütü 'Apocular' diye bilirdik. Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim. Dişlerimin çoğu sallanıyordu. Neden mi? Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. Aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı. O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırsın. Tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirine girer. İşte böyle bir şey. Bana bir gün bir avuç bok yedirdiler de, sallanan dişlerimden kurtuldum! Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyordum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik! Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum. Kıpırdamak yok. Temizlemek yok. Yere tükürmek yok. Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun. Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim. Elazığlı arkadaş. İsmi Ramazan. Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi...Altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. Hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu. Sekiz ay yattım, Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi 33 No'lu koğuşta. Elli beş yaşındaydım. Sekiz ayda 18 kilo verdim. İğne iplik kaldım. Çıktığımda kimse tanımadı beni." Fare Yedirdiler - Sakine Arat Bir anne ne yaşar? Bir kuş yuvada yavrusuna dokunduğun zaman ne yapar? Çırpınır, ben de çırpındım. Gece gündüz kolordu kapılarında süründük, dilekçeler verdik. Çocuklarımın her ikisi de işkencedeydi. Tacettin 1979'da yakalandı, 1982'de çıktı ve gitti. Cemal zaten çıkamadı. En küçükleri askerde bile işkence gördü, o da dağa gitti. Sabahtan akşama kadar bekliyorduk, toplam iki cümle kurmadan, görüşü bitiriyorlardı. Günler sonra oğlumu ilk gördüğümde sanki yarıya bölünmüştü. Mahkemeye iki kişiyi ellerinden ve ayaklarından zincirle bağla***** ***ürüyorlardı. O halde arabaya binmelerini istiyorlardı. Biri biraz daha az zıpladığında devrilip düşüyorlardı ve bu yüzden bile dayak yiyorlardı. Bir gün 80 yaşındaki bir kadın torununu görmeye gelmişti, Türkçe bilmiyordu. Bir saat uğraştım ve ona Türkçe 'Mehmet oğlum nasılsın' demeyi öğrettim. Ama kadın locaya gittiğinde unuttu ve Kürtçe konuştu. Mehmet'i orada dövmeye başladılar, yaşlı kadını da karga tulumba kapıya fırlattılar. Çocuklarımıza tuzlu, deterjanlı, fareli yemekler yediriyorlardı. Orada kalan bütün tutuklulara fare yedirildi. Ama yeminliyim, ağlamıyorum, oğluma söz verdim. İçim ağlıyor ama gözlerim ağlamıyor. Barış istiyorum, diye Ankara savcısı bana bir ay ceza verdi. Ben teröriste benziyor muyum? Size soruyorum, ben yaşıyor muyum? Bu halk yaşamıyor, her gün ölüyor, dışından görünmese de her gün içinden ölüyor. Tek suçumuz Kürtçe konuşmak mı? Bizi Akdeniz'de yıkasalar bile dilimizi unutamayız. Bunu değiştirmek isteyen varsa o gelsin bir gün Kürt olsun, ben 10 gün Türk olmaya razıyım. Bunu bana neden yaptılar, bu acıyı yüreğime neden koydular?" 'Yüzüme tükürmeleri için yalvardım, tükürmediler' Nurettin Yılmaz (Eski bakan ve milletvekili) "Fahri Korutürk'ün süresi dolduğunda, 'Bir Kürt Türkiye'de cumhurbaşkanı adayı olabilir,' dedim ve adaylığımı koydum. Ama bunu kimse içine sindiremedi ve beni '********* cumhurbaşkanı' olarak nitelediler. Darbe geldiğinde, Barış Davası'ndan tutuklandım ve Diyarbakır Cezaevi'ne gönderildim. Cezaevinde saçlarımı kestirmek istemediğim için yediğim dayakla hastanelik oldum. Sonra 38. Koğuş'a konuldum, selam verdiğim için yine dayak yedim. Bir gün hücrelerdeki herkesin bana tükürmesini istediler ve kimse tükürmediği için herkesi vahşice dövdüler. 'Arkadaşlar lütfen tükürün,' diye bağırmaya başladığımı hatırlıyorum. O anı ve cezaevinin komutanı Esat Oktay Yıldıran'ın köpeği Co'yu hiç unutmadım. Köpeğini 50 metreden üzerimize saldırtıyordu ve köpek bizi yere yıkıp, dişlerini boğazımıza geçiriyordu 'Diyarbakır'ın 12 Eylül'ü bambaşkaydı' Av. Mustafa Özer
"Avukatlığa 1980'de başladım. Mesaisinin tümünü sıkıyönetim mahkemelerinde geçiren üç-beş avukattan biriydim. Hem yargı kurumu hem bizler, hukukçuluk oynuyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde meydana gelen vahşete birebir tanıklık yaptım. Yargılamaları canlı olarak izledim. İçeride yaşayanlar insandı ve o vahşette onları yalnız bırakmamak gerekiyordu. Müvekkillerimden DDKD sanığı Necmettin Büyükkaya'nın 'Önümüzdeki mahkeme gelmeyebilirim, beni işkencede öldürecekler,' sözleri hâlâ kulağımda. Necmettin sonraki mahkemeye gerçekten gelemedi, haklı çıktı, öldürüldü.Diyarbakır başlı başına bir 12 Eylül yaşadı, bunun analiz edilmesi gerekiyor." Unutamam ki - İrfan Babaoğlu O günleri unutmak mümkün değil ki...' İrfan Babaoğlu (47, yazar, cezaevinde 20 yıl kaldı) "1980'in kasım ayında Siverek'te gözaltına alındım. 40 güne yakın gözaltında kaldım. Yapılan yargılamalardan sonra idam cezası aldım. 1991'de çıkarılan bir yasayla cezam 20 yıla düştü ve 2000 yılında tahliye oldum. . Tutuklandığımda 21 yaşındaydım, çıktığımda 42 yaşıma ulaşmıştım. Cezaevine gittiğimiz dönem işkencelerin henüz sistematik hale geldiği bir dönemdi. O günlerin hiçbirini unutmadım. Dışkı yediriyorlardı, gururumuzu incitecek, insanı hiçleştirecek her şeyi yapıyorlardı. O dönemde birçok arkadaşımız aklını yitirdi. Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, koğuşa geldiğinde, 'Bildiğinizi, gördüğünüzü, yaptığınızı burada kusacaksınız,' diyordu. Sadece onu suçlamak yeterli değil, bir bütün olarak o dönemin yargılanması gerekir."
Otomatik Birlestirme:
Otomatik Birlestirme:
Otomatik Birlestirme: Her şey 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle başladı. Darbeyi yapan orgeneral Kenan Evren, radyo ve televizyonda canlı yayında yaptığı açıklamada şöyle diyordu: “Silahlı kuvvetler, aziz Türk milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetimi el koymak zorunda kalmıştır.”
Bu açıklama ardından anayasa ortadan kaldırıldı. Türkiye meclisi, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve gazeteler kapatıldı. Kuzey ********* ve Türkiye’de köy, nahiye, ilçe ve kentlere özel operasyonlar yapıldı. Bu operasyonlarda 650 bin kişi gözaltına alındı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak ülke dışına çıktı. Toplum tümden esir alınmıştı. Cuntayı getirenlere göre “Toplumun örgütlülüğü dağıtılmış, sıra zindanlara gelmişti.” Öncü kadrolar ve 4 bin ***’li Diyarbakır’daydı
1978’de kurulan ***, kadrolaşma hareketi başlatmış, Hilvan, Batman, Dersim, Pazarcık, Antep, Bingöl gibi kentlerde büyük kitleleri örgütlemiş ve ulusal kurtuluş mayasını atmıştı. Darbeden sonra ***’nin binlerce kadro, sempatizan ve taraftarı tutuklandı. ***’liler başta Amed, Antep, Elazığ olmak üzere ********* ve Türkiye’nin cezaevlerinde tutuldular.
Diyarbakır Zindanı 38 koğuştan meydana geliyordu. ***’nin 4 bin kadro, yönetici ve sempatizanı buradaydı. ***’nin öncü kadroları oraya toplanmıştı. Mazlum Doğan, Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Mustafa Karasu oradaydı. Rıza Altun da zaman geçirilmeden oraya getirilmişti. Ancak cezaevi idaresi öncü kadroları hücre sistemi olan 35. koğuşa alır. Taraftar ve sempatizanların direnişini kırmak için bilinçli olarak bu yola başvurur. Hem sayı hem öncü itibariyle *** için pilot bölge Diyarbakır zindanıydı. Cunta yönetimi, buraya hakim olursa, devrimcileri ihanete zorlarsa, şehit ettiğini şehit edip idam ettiğini idam eder ve kalanların iradelerini teslim alırsa diğer cezaevindeki ***’lileri daha kolay teslim alacağını düşündü. Devrimciler silahsızdı. Bu nedenle fizik değil irade ve ideoloji savaşı yapılacaktı. İrade kırılıp ideolojiden vazgeçirtilirse ***’nin bittiği ilan edilecekti. Sakatlananlar binlerle ifadesini buluyor
Devlet güçleri Diyarbakır zindanındaki tutsakları teslim almak için özel işkence yöntemlerini devreye koyar. Onlara göre tutsaklar onların askeridir ve onlar gibi olmalıdır. “Yaşamın ve varlığınla benim olmalısın” mantığı hakimdir. Kürt halkı için istenen, tutsaklar şahsında sürmektedir. Her koğuşun kapısına 13/1 no'lu talimatnamede de bu kendini belli etmektedir:
“Koğuşlarda komün kurulmayacak. İstekler, asker gibi, komutanlık önüne ve başlığı atılarak yazılacak. Koğuşlarda, havalandırmalarda ve diğer koğuşlarda konuşulmayacak. Er dahil her kademede askere “komutanım” denilip, karşısında ön iliklenip hazır olda durulacak. Gün aşırı saç-sakal tıraşı yapılacak. 15 günde bir üç numara saç tıraşı yapılacak. Koğuşlarda türkü, marş söylenmeyecek. Sayım zamanı hazır olda olunacak; duvara yaslanılarak sayım verilecek. Gece saat 10:00'da yatılacak.”
3 ay süren sorgulardan sonra cezaevine gelen tutsakların “Hoş geldin” dayağı ile karşılanması da bir gelenek olur. Sopa, cop ve çivili sopalarla işkenceler uygulanır. Türk marşları söyletilir, askeri yürüyüşler yaptırılır, Atatürk’ün gençliğe hitabesi okutulur. Bunlara uymayanlar işkenceye alınır. Bu nedenle cezaevinde işkence sonucu atılan acı çığlıklar süreklileşir. Her an bir tutsak çevresini saran 10 gardiyan tarafından şiddete maruz kalır. Yaşamı ilgilendiren her şey işkenceyle uygulanır. Yemeğe gidilirken, aile ve avukatlarla görüşmelere ***ürülürken, banyo ederken, mahkemeye giderken işkence uygulanır. İşkence Diyarbakır zindanında en üst doruğuna ulaşır ve tutsaklara insan gübresi yedirmeye kadar gider.
Cunta, adeta Kürt ulusunu toptan ortadan kaldırmak için Amed zindanını bir laboratuar yapar. Şahin Dönmez’in ihaneti cezaevi idaresine büyük umut verir. Buna karşı büyük bir direniş gösterilir. Binlerce tutsak yaralanır. Bazıları sakatlanır ve 50 tutsak da yaşamını yitirir. Bu rakamlar direnişin büyüklüğünü göstermektedir. Ancak cezaevinde zorlanan uygulamalara uyanların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur.
“ Orada demir paslandı eridi biz dayandık”
Öldürme, işkence, ihanete zorlama yöntemlerine karşı *** Merkez Komite Üyesi Mazlum Doğan direniş meşalesini yakan kişi olur. Mazlum Doğan, 21 Mart 1982’de “önce Newroz’a selama durur”, sonra çöp kibrit yakar ve ruhunu Newroz’a katar. Bu sömürgecilere büyük bir darbe vurur. 18 Mayıs 1982’de de Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner bedenlerini ateşe verirler. Bu iki eylem Amed zindanındaki tutsaklar üzerinde büyük bir tesir yapar. Teslimiyet ve ihanet bu iki eylemle tam kalkmasa da büyük bir darbe alır. Bu eylemlerden sonra işkence daha da artar. Ancak “Berxwedan Jîyane” sloganı daha fazla öne çıkar.
O günleri gün gün yaşayan İdris Güzel, 2002 yılında yaptığımız röportajda şu sözleri dile getiriyordu: “Adam diyordu ‘Siz nasıl dayanıyorsunuz. Mesela bir gardiyan ‘Bir öğün yemesem bütün değerlerimi satarım’ diyordu. Esprili bir ifade ile söylüyordu da. Bazıları zaten inançlarını yediler, bitirdiler. Yani bazıları diyordu ‘Ben anamdan doğduğuma pişman olmuşum.’ Biz inançlarımızı yemedik, umutlarımızı tüketmedik. Biz partimize, davamıza, halkımıza güveniyorduk. Ama çok korkunç bir işkence de var. Diyorum ya adam satıyor yani. Bizde bir ideolojik şekillenme, çizgi var ki dayanıyoruz. O çizgi olmasa biz de dayanamayacağız. Bizim dayanmamız oradan kaynağını, ruhunu, gıdasını alıyor. Orada demir paslandı eridi! Ama biz dayanabildik yani.”
“ Bundan sonra benden koku çıkıyor”
31 Mayıs 1982’de Amed grubunun mahkemesi için tutsaklar dışarı çıkarılır. Mustafa Karasu, bir fırsat bulup Mehmet Hayri Durmuş’a yaklaşır. Karasu, o anı şöyle anlatıyor: “Bizi koridora dizdiler. Kelepçelediler. Arabalara bindirilmeyi bekliyorduk. Ben hemen Kemal’in yanına kaydım. ‘Durumlar ne olacak? Ne düşünüyorsun’ dedim. Her zaman yan yana gelemiyoruz. ‘Artık zamanı geldi. Bundan sonra benden koku çıkıyor’ dedi. Aynen böyle söyledi.”
14 Temmuz günü mahkeme bir kez daha başlıyor ve mahkemenin sonunda Mehmet Hayri Durmuş konuşma hakkı istiyor. O mahkemede hazır olan İdris Güzel, o günü şöyle dile getiriyor: “Hayri arkadaş söz hakkı istedi, bir takım şeyleri açıklama ihtiyacı duydu. Normalde sanıkları onlar çağırıyor. Öyle olunca mahkeme heyeti bir şeyler olacağını sezdi, anladı, hissetti yani. Söz hakkı vermek istemedi. Israrla Hayri arkadaş el kaldırdı ve hakimin ‘Tamam gel. Konuşabilirsin. Bakalım ne konuşacaksın’ gibisinden bir yaklaşımı oldu. Hayri arkadaş (burada derin iç çekiyor) hem duruşuyla, hem ifade tarzıyla kesinlikle çok kararlı gitti mikrofona.” 14 Temmuz ve Mehmet Hayri Durmuş’un sözleri
Mehmet Hayri Durmuş, kürsüye geldiğinde bir sessizlik oluşuyor. Yaklaşık 20 yıl zindalarda kalan Muzaffer Ayata, “Diyarbakır Zindanı” adlı iki ciltlik kitabında Mehmet Hayri Durmuş’un şöyle konuştuğunu aktarıyor: “Zulüm ve işkence en üst doruğuna çıktı. Yaşamımız üzerine saldırı yapıldı. İnsanlar katledildi. Zindanda cesetler çıkıyor. Yüzlerce insan sakat kaldı. Değer ve fikirlerini korumak isteyenler için yol kalmadı. İnsanlar zorla itirafçılaştırılıyor. Kimin ne zaman öleceğini kimse bilmiyor. Savunmaların hazırlanması engelleniyor. Mahkemeler bu olaylara karşı gözlerini örtüyor.”
Tutsaklar pür dikkat Mehmet Hayri Durmuş’u dinlerken, mahkeme heyeti şaşırıyor. Durmuş, sözlerini sürdürüyor: “İnsan, değerlerini ve fikirlerini korumak için yaşamını göz önüne getiriyor. Biz suçları gözler önüne sereceğiz. Teslimiyet ve ihanetin mahkum edilmesi ve ortadan kaldırılması için Mazlum Doğan ve dörtler öncüdürler. Bu burada kalmayacak ve yürüyecek. İşkence altında yaşamın hiçbir anlamı kalmadı. Bu baskıları protesto etmek için bu dakikadan itibaren ölüm orucuna başlayorum. Ölümümle direnişi yükselteceksem halkım ve partim için bahtiyar olacağım. Ben bütün gücümü ve bilincimi en yüksek düzeyde halkımın hizmetine versem de varlığımı fedaice halkımın mücadelesine versem de diyemem ki halkımın karşısında görevlerimin tümünü yerine getirmişim. Bu nedenle mezarımın üzerine ‘Bu adam halkına karşı borçlu öldü’ yazılsın. Bu benim son eylemin. *********’ın bağımsızlığı için yola çıkanlar bu direnişi esas alacaklardır. ********* ancak böyle özgürleşir. Dünya, bölge ve ülkenin durumu bu yolu zorunlu kılıyor.” 14 Temmuz’un tanığı Ayata anlatıyor
O günlerin şahidi olan Muzaffer Ayata kitabında yaşananları şöyle dile getiriyor: “O an her şey anlamsızlaştı. Ölüm, mahkeme heyeti, duruşma herkes ve her şey anlamını yitirmişti. Xeyri’nin sesinde bir halk ayağa kalkıyor ve ‘Ne yaparsanız yapın beni yok edemezsiniz. Her zaman ayakta olacağım ve kazanacağım!’ Hayri’den sonra Kemal sözü aldı. Mahkeme heyeti söz hakkı vermek istemedi. Kemal söz hakkı verilmeyeceğini anlayınca ‘Ben Hayri’ye katılıyorum. Böyle olmamalıydı. Önce biz canımızı vermeliydik. Biz geciktik. Ben de ölüm orucuna başlıyorum’ dedi ve oturdu. Ardından Ali Çiçek elini kaldırdı. ‘*** bize teslimiyeti değil direnişi öğretti. Kurtuluşun direnişle geleceğini gösterdi. Ölüm orucuna başlıyorum’ dedi ve kendisiyle başka arkadaşların yaptığı bir çok eylemi üstlendi.”
Onların ardından diğer tutsaklar da ölüm orucuna katılmaya başladı ve ölüm orucu başladı. Eyleme katılanların önlenmesi için gardiyanlar tutsaklara saldırdı. Olayın tanığı olan İdris Güzel şöyle diyor: “Gardiyanlar müdahale etti. ‘Susun, kalkmayın’ Mahkeme heyetinin önünde yani. Onlar önce panikteydiler, şaşkındılar. ‘Ne oluyor’ diye. Sonra paniklerini yendiler, müdahale etmeye başladılar.” Akif Yılmaz’ı hücre arkadaşı anlattı
Sonra tüm tutsakların elleri kelepçelendi ve arabalara bindirildi. Ardından zindana getirilirler. İşkence yolda da sürer. Zindana getirildiklerinde ölüm orucuna katılanların dışında herkesin kelepçeleri açılıyor. Bir asker yüksek sesle “Aranızda ölüm orucuna katılmak isteyen varsa söylesin” diyor. O zaman hücrede olan Akif Yılmaz, bu sesi duyuyor ve yüksek sesle “Ben varım” diyor. İdris Güzel, Akif yılmaz ile bir yıl aynı hücrede kalmıştı.
Güzel, şöyle diyor: “Aşırı bir saldırıda bulundular. Hatta geldiler küfrettiler. ‘Lan var mı başka ölüm orucuna gidecek? Kendine güvenen babayiğit var mı’ gibisinden tehdit etmeye başladılar. O zaman da Akif Yılmaz arkadaş hücrede. O mahkemede açıklama yapmamıştı. Dedi ‘Ben varım’. Elini kaldırdı böyle. Çıkardılar onu.”
Ölüm orucuna katılanlar diğer tutsaklardan koparılıp başka hücrelere ***ürülür. Eyleme başlayanlar zindanın dördüncü katına çıkarılır. Mehmet Hayri Durmuş, eyleme başladıkları gün musluk borusundan alt kattaki Mustafa Karasu ile konuşur. Ölüm orucuna katılanlar nereye ***ürüldü?
Mustafa Karasu, musluk borusundan yaptıkları konuşmayı şöyle anlatıyor: “Arkadaşlar merdiveni çıktılar. Kapılar açıldı. Biz heyecandan takip ediyoruz. Bir süre sonra Hayri arkadaş musluğa vurmaya başladı. Çok heyecanlıydı. Söylediği söz şu oldu: ‘Başardık. Başardık. 6 kişiyle başardık.’ Üzerinde büyük bir yük hafiflemişçesine. Ama büyük bir heyecanla, biraz titreyerek, biraz daha rahatlamış bir durumla başladıklarını belirtti.”
Mustafa Karasu da sabah saatlerinde, “Ben de ölüm orucuna katılmak istiyorum” der. Ancak Mehmet Hayri Durmuş, “Sen bekle. Sonra katılırsın” diyor. Eylem büyük yankı yapar. 35. koğuşta herkes duyar. 20 yılın üzerinde cezaevi yatan Fuat Kav da eyleme katılım kararı alır. O dönem Osman adlı bir gardiyan gelip şöyle der: “35. koğuş Apoculara mezar olacak.” Akif yılmaz ona şu yanıtı verir: “Kime mezar olacağını göreceğiz.” Kemil Pir, Fuat Çavgun ve Bedrettin Kavak 4. katta, Akif Yılmaz, Ali Çiçek ve Hamit Kankılıç 3. katta, Mehmet Hayri Durmuş, Fuat Kav ve Ali Kılıç da 2. kata yerleştiriliyor.
Mehmet Hayri “Sen sonra katılırsın” dese de Karasu çok kalmaz, o da 20 Temmuz günü başlar. Onu 5 Ağustos’ta 36. koğuşa ***ürürler. Bu arada cezaevi idaresi bir yandan işkenceyi sürdürürken diğer yandan bazı uygulamalarını gevşetir.
Muzaffer Ayata bu konuda,“İdare koğuşlarda ve 35. koğuştaki hücrelerde işkencelerini sürdürüyordu. Eğitimleri sürüyordu. Ancak bazı uygulamalar gevşedi. 35. koğuşa 3 öğün yemek verildi. Eğitim gevşedi. Vahşet azaldı. Ancak tutsakların haykırışları hiç bitmedi” diyor. 35. Koğuş kutsal koğuş oluyor
Eylem günlerinde 35. koğuş kutsal bir koğuş, tarihi anlama okulu olarak görülüyor. Herkesin gözü kulağının orada olduğunu söyleyen İdris Güzel, devamla o günleri şöyle anlatıyor:
“İki ay boyunca doğru dürüst ne yediğimizi, nasıl yattığımızı bilmiyoruz yani. Bütün kalbimiz, ruhumuz oradaydı. O olayın getireceği sonuçlardaydı. O açıdan bizim için de bir direniş dönemi oldu aslında.”
Muzaffer Ayata da “Onları ***ürdüklerinde bizim ruhumuzu, gönlümüzü, her şeyimizi onlarla ***ürdüler. Bedenimiz onların yanında değildi ancak her şeyimizle onlarlaydık. Eylemin büyüklüğünün farkındaydık ama o değerli insanlardan ayrılmanın acısıylaydık” diye yazıyor.
Her geçen gün eylemciler çoğalıyor. Onlar çoğaldıkça işkenceler azalıyor. 40. gün Ayata da eyleme katılır ve ölüm orunda olan arkadaşlarının yanına ***ürülür. Ayata, gittiği ilk günü şöyle anlatıyor: “Arkadaşlar bizi keyif ve coşkuyla karşıladı. Kemal her zamanki gibi coşkuluydu. Birinci sorusu ‘Sizden başka eyleme katılmak isteyenler var mı’ dedi. ‘Olabilir’ dedim. Hayri, Kemal’e döndü ve ‘Gönlünü hoş tut Kemal. Arkadaşlar gelir, katılır ve kavga burada bitmez. Arkadaşlarımıza inancımız vardır” dedi.
Ardından Rıza Altun ve yanında bulunan arkadaşları da eyleme katılır. Onları 36. koğuşa ***ürürler. İdare, “Bunlar anlaşmış. Grup grup katılacaklar” der. Lübnan işgali ve dünya kupası konuşuluyor
Gelenler son olayları duyuruyor arkadaşlarına. İsrail’in Lübnan işgalini, İtalya’nın kazandığı dünya kupasını ve diğer gelişmeleri anlatıyorlar. Onlar da 40 günü nasıl geçirdiklerini aktarıyorlar. Eyleme yeni katılanlar onları 40 gündür ölüm orucundaymış gibi değil sanki düğüne gider gibi görüyorlar. Artık 15 kişidirler. Sohbetleri artar. Bu 15 kişinin arasına idare bir itirafçı yollar. Kemal Pir bunu anlar ve çok kızar:
İdris Güzel, arkadaşlarından duyduğu bu olayı şöyle aktarıyor: “İdare bilinçli olarak getirmiş oraya. Ölüm orucundakiler ne konuşuyor diye. Kemal Pir arkadaş en son dayanamıyor, onu uyarmak zorunda kalıyor. Diyor ‘Öyle yapma yapma. Bir şey için kendini satma. Benim bir iki konuşmamı oraya ***ürmüşsün ne değeri var, ne ifade eder.’ Bazen gardiyanlar küfrediyorlar. Kemal Pir arkadaş, ‘Küfretmeyin. Anamızdan, bacımızdan, toprağımızdan ne istiyorsunuz? Bize ne yapıyorsanız yapın. Ama toplumumuzu böyle aşağılamayı bırakın. İnsanlarımızın onuruyla oynamayın’ diyor. Ölüm orucundadır. Bir bardak su içmeye mecali yok ama orada onursuz bir davranış karşısındaki tutum budur.” “Hayri’nin döşeği yoktu”
Hayri 45. gün Kemal’e “Kemal konuşarak kendini yorma. Erken düşersin.” Kemal “Doktor bırak arkadaşlarla biraz konuşalım. Son iki yıldır dilimizi kilitlemişler. Ölmeden önce doyasıya arkadaşlarla konuşalım” der.
Cezaevi idaresi eylemin sonuna kadar Mehmet Hayri Durmuş’a döşek vermez. Bu, eylemi sürdürmesinde onu çok zorlar ve büyük zahmetlere sürükler. Yine de onlardan döşek istemez. Ayata, bu konuda da şu bilgileri veriyor: “Hayri’ye bir döşek bile vermediler. Sadece bir battaniyesi vardı. Battaniyeyi katlıyor ve öyle yatıyordu. Ölüm orucuna ve açlık grevine katılanlar bilir. İlerleyen günlerde beden gün gün eriyor, insanın kemikleri dışarı çıkıyor. İnsanın her yeri yaralar içinde kalıyor. Eğer yattığınız yer sertse acılar artıyor. Ancak Hayri’den bir ah duymadık. Arkadaşlarına da söylemedi. Söyleseydi idare ona döşek verirdi.”
Eyleme başlayan birinci grubun durumu yavaş yavaş ağırlaşır. Artık 50. güne gelinmiştir. Sağlıkları ağırlaşır ve bozulur. Beden canlılığını yitirir. Bu, eylemcilerin sesine de yansır. 50. gün askeri bir doktor gelir ve taleplerini yazılı ister. Kemal, Hayri’ye dönerek “Adımıza taleplerimizi sen yaz” der. Hayri, yazar ve yüksek sesle okur. Kemal Pir gözlerini kaybeder
Eylemin 51. günü Kemal Pir’in gözlerinin görmediği anlaşılır. Mustafa Karasu, bu konuda da şu bilgiyi veriyor: “Kemal 40. günden sonra görmüyor. Doktor görünce fark ediyor. Doktor Kemal’e bakıyor, Kemal farklı yöne bakıyor. Anladı. O zaman bazı işaretler falan gösterdi Kemal bilemedi. Kemal’e şunu söyledi: ‘Bırak. Tedavi olursun. Serum verirsek iyileşir. Gözünü kurtarırız.’ Kemal dedi ‘Sen benim düşüncemi kabul etmiyorsun. Varlığımı, beni olduğum gibi kabul etmiyorsun. ‘Kemal’in iki gözü olsun’ diyorsun. Bırakmıyorum. Benim için önemli olan düşüncem. Eğer olduğum gibi kabul ederseniz olabilir. Beni olduğum gibi kabul etmiyorsun bana ‘göz’ diyorsun. ‘Göz olsun ama Kemal olmasın’ diyorsun.”
Kemal Pir, arkadaşlarının morali bozulmasın diye gözlerini kaybettiğini söylemiyor. Onun korkusu eğer idare bunu anlarsa onu arkadaşlarından ayırıp hastaneye ***ürmeleri. O gün arkadaşlarına Kürtçe “Hevalno çaven min nabînin” der. Bu söz ardından Kürtçe bildiği birkaç söz daha söyler.
“ Bırakın arkadaşlarımın yanında öleyim”
Kemal Pir 53. gün hastaneye kaldırılır. Muzaffer Ayata o günü şöyle anlatıyor:“Kemal’i 53. gün hastaneye kaldırdılar. Onu çıkardıklarında Hayri’ye dönerek ‘Hayri, Arkadaşlar! Beni ***ürüyorlar. Haberiniz olsun.’ Gitmek istemiyordu. ‘Bırakın. Arkadaşlarımın yanında öleyim’ dedi. Ancak onu ***ürdüler. ***ürdüklerinden bir gün sonra yaşamını yitirdi.
Bu arada diğer koğuşlardaki ***’li tutsaklar sürekli oradan gelecek haberlere kendilerini kilitlerler. 57. gün Kemal Pir yaşamını yitirir.
İdris Güzel, “Tabi her haber gelişinde yüreğimize bir hançer saplanıyordu. Çünkü sen çok değer verdiğin, bağlandığın yoldaşların ölüme gidiyor. Ama diğer yandan da sen onun ezikliği altındasın” diye özetliyor o günkü duyguları. Kemal Pir, *** içinde öncü olarak kabul edilen ve *** kadroları tarafından çok sevilen bir komutan. Bu sevgi halen olanca yoğunluğuyla sürüyor. Kemal Pir, o kadar seviliyor ki tutuklanınca aylarca ismi saklı tutuluyor. Ta ki bir ihanetçi itiraf edene kadar. Bu itirafa kadar öncü kadrolar dışında moralleri bozulmasın diye alt yapıdaki ***’lilere bile söylenmiyor. İdris Güzel bu durumu şöyle özetliyor: “Bizim için bağlayıcı, bizim için esas olan bir karakteri vardı. Yani hepimiz onu örnek alma, onun gibi olma, ona özenme yapıda çok yaygındı. Kemal Pir arkadaş yakalandığında biz olayı yapıdan gizledik. Söyleyemedik. Bir bağlılık vardı. Psikolojik bir etkisi var. İnancı zayıf olanlar düşecek yani. Söyleyemedik. Bir süre gizli tutuldu.” Hayri’nin son sözleri
Kemal Pir’in ardından Hayri, Akif Yılmaz, Ali Çiçek de hastaneye kaldırılır. Mehmet Hayri Durmuş, eylemin 61. günü 13 Eylül’de yaşamını yitirir. Akif Yılmaz, Hayri’nin son sözlerini arkadaşlarına şöyle iletiyor: “Hayri ölmeden önce şöyle dedi: ‘Bizden sonra arkadaşlar devam etmesin. Arkadaşların hepsi ölmesin.” Mehmet Hayri Durmuş’un ardından Akif Yılmaz 15 Eylül’de, Ali Çiçek 17 Eylül’de yaşamlarını yitiriyorlar.
Ali Çiçek, çok gençtir. Ancak cezaevi içinde tüm militanların kalbini kazanan biri olmuştur. İdris Güzel, Ali Çiçek hakkında şu bilgileri veriyor: “Ali Çiçek arkadaş çok genç bir arkadaştı. Cezaevine 15-16 yaşlarında düşmüştü. O yaşıyla, o duruşuyla... Gençliğe yeni adım atmış bir arkadaş ama bilinen normal toplum ölçülerinin dışında bir şekillenmesi vardı. O kadar sıcakkanlı, kararlı, siyasal olarak kendini doyurmuş yani. Bir de genel davaya bağlılığı dışında Kemal Pir arkadaşla da kalmıştı. Özel bir yaklaşımı da vardı. Biraz daha bağlıydı. Bu açıdan Kemal Pir’in koyduğu tavırların, yürüdüğü çizginin en ileri temsilcisi olmak için öyle büyük bir ölüm orucuna o yaşıyla girdi. Düşünmek gerekiyor. Bizde genç, çocuk yaşta yoldaşlarımız dağlarda da şehit düştü. Ama o Ali Çiçek yoldaşın çizgisidir, o ruhun kendisidir. Orada ifadesini buluyor. Diyarbakır cezaevinde o 4 bin insanın içinde öyle insan yoktu yani. Mesela Hayri Durmuş arkadaşın da Ali Çiçek’e bakış açısı vardı yani. Diyordu ‘Bu bizim kızılyıldızımız’. Onu söylettirecek düzeye getirmişti. Gerçek bir ideoloji, çizgi temsilcisi. Bu düzeyde.” Mazlum’un kaçırılmamasındaki sorumlu Hıdır Akbalık’tır
İdris Güzel, Akif Yılmaz’a ilişkin olarak da bilgi verirken, bir trajediyi de açıklığa kavuşturuyor: “Diyarbakır yönetimindeydi. O zaman Mazlum Doğan yoldaşın kaçırma planı vardı. O plan başarısız oldu. Kendisini sorumlu görüyordu. Aslında kendisi sorumlu değildi. Sonra itirafta bulunan Hıdır Akbalık diye biri sonra itirafçı oldu. Onun hatası var aslında. Bilinçli zamanında gitmiyor. Mazlum Doğan yoldaşın eylemi başarısız oldu. O kendini sorumlu tutuyordu ama. İki yıl boyunca. Bir yıl beraber de kaldık. ‘Ben bir kere Mazlum Doğan yoldaşı kurtaramadıktan sonra ben neye yaşıyorum’ diyordu. İleri düzeyde eziklik yaşıyordu. Akif arkadaşın emekçi, alçakgönüllü, kendi emeğine dayalı yaşama gibi bir kişilik şekillenmesi vardı. Ağır, olgun, toplum üzerinde de etkisi vardı. Çok saygın yaklaşılıyordu. Askerler hakaret edip ‘Başka var mı ölüm orucuna giren’ dediklerinde ilk eline kaldıran arkadaş oldu. O biçimiyle de şahedete gitti. Tutumu aslında bir durum karşısında nasıl tutum takınılması gerektiğini anlatıyor.”
Ölüm orucunun 65. gününde Mustafa Karasu hücresinde yalnız kalıyor. İdare yönetimi eylemin bitmesi için birkaç soru soruyor. Karasu, ‘Arkadaşlarımla konuşmadan bir karar veremem’ der. Onlar da ‘Bugün Cumartesi. Eğer Pazartesi olmazsa arkadaşlarınızı Salı günü getiririz’ diyor. Karasu’ya “serum takalım”. Karasu da ‘Olmaz. Siz arkadaşlarımı getirmeyene kadar bir şey söylemem.” Doktor Seyit Paksüt, ‘Durumun iyi değil. Serumu alman lazım. Almazsan sen ölürsün’ diyor. Karasu yine kabul etmez. Onlar da ‘Arkadaşların gelene kadar senin yaşaman gerekiyor’ derler. Bunun üzerine Karasu bir şişe serum ve bir bardak süt almayı kabul ediyor. Görüşme oldu. Askeri doktor İbrahim Turan Karasu’ya şunları söylüyor: “Artık siyasi savunma serbest olacak. Zindanda savunmalara yazılabilir. Yasaklanmayan gazete ve yayınlar verilecek. İşkence yapılmayacak. Aile ve avukatlarla görüşmeler serbest olacak.” Karasu, 1981 eylemini hatırlatarak “Siz bizi kandıramazsınız’ der. Askeri doktor buna uyacaklarına söz verir. Bu görüşmeden sonra diğer eylemciler hastaneye getiriliyor. Karasu onlarla bir görüşme yapıyor. Karasu, ‘Sizinle görüşebilmek için serum almayı kabul ettim. Haberiniz olsun. Ne yapacağız?’ Arkadaşları eylemin amacına ulaştığını belirterek, “eylemi sona erdirelim” der. 14 Temmuz’un sonuçları
14 Temmuz sadece cezaevi içinde değil dışında da büyük etki yarattı. Bunu Kürt Halk Önderi Abdullah ******, “Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa” adlı kitabında bu konuda şunları yazıyor:
“Biliniyor ki Şahin Dönmez ihanet siyasetinin üzerinde belirleyici rol oynuyor ve bu amaçla onu harekete geçiriyorlar. Bu siyasete karşı Mazlum, Hayri, Kemal, Ferhat ve arkadaşları tarihi bir tutum alıyorlar. Partinin çekirdek kadroları karşısında yürütülen siyaset bu arkadaşların şahadeti üzerinde belirleyici bir etki yapmaktadır. Şahin Dönmez’in tutumu bir iç komplodur ve birçok hainin de bu komploda rol almasına neden olmuştur. Bu beraberinde kendi karşıtına karşı amansız bir mücadelenin yürütülmesine neden olmuştur ve sonuçta Diyarbakır zindan direnişi gerçekleşiyor. Klasik bir komplo mücadeleye dayatılmaktadır. Amaç bütün tutukluların ve parti taraftarlarının tasfiye edilmesiydi. Yine devletin uygulamalarında bunlar destek olmuşlardır. Buna karşı da Diyarbakır zindan direnişi bir gelenek olarak son mücadelemize damgasını vurmuştur. Rolünü oynamıştır. Mücadele tarihimizin sayfalarında bir sembol gibi yerini almıştır. 15 Ağustos eyleminin başlangıcında belirleyici bir rol oynamıştır. Eğer 14 Temmuz ölüm orucu eylemi başlamasaydı böyle bir hamle de gerçekleşmeyecekti. Nasıl ki Haki Karer’in bağlılığıyla *** ilan edilmişse 14 Temmuz direnişi de 15 Ağustos atılımını başlatmıştır.
O dönem 35. koğuşta direnişine devam eden İdris Güzel, cezaevine etkisini şöyle özetliyor: “Çok sayıda insan pişman olmuştu. Ama 14 Temmuz’dan sonra bu kırılmaya başlandı. 14 Temmuz dedi ki ‘Durun yani. Kendinize gelin. Olmaz. Siz bu halka söz vermişsiniz. Bu Kürt davasını ***üreceğimize dair bizim iddiamız büyüktür. Vardır. Buna bağlı kalacağız.’ Bunu hatırlatmıştır.”
Ölüm orucuna katılanlardan Mustafa Karasu da Serxwebun’ur Haziran 2003 sayısında eylemin sonuçlarına ilişkin şunları aktarıyor: “Kemal Pir, ‘Ölüm orucu içinde altı kişiyle başladık şimdi on altı kişiyiz, yarın milyonlar olacağız" derken bunun ne kadar bilincinde olduğunu ortaya koyuyordu.” Karasu, Serxwebun’un Mart 2000 sayısında da şu sözleri dile getiriyor: “Partimizin önderlerinden, büyük devrimci Kemal Pir’in dediği gibi, "Yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz" sloganının bugün gerçekleşmiş olması Kürt halkı açısından ortaya çıkarılan en büyük gelişmedir. Günümüzde güzel bir yaşamı yaratmak için yalnız gerillanın ve öncülerin değil tüm halkın fedaileşmesi biçiminde bir gerçeğin ortaya çıkması söz konusudur.”
Ve İdris Güzel, 11 Nisan 2004’te Özgür Politika gazetesine yazdığı makalesinde Kemal Pir’in ilginç bir sözünü hatırlıyor ve günümüzle kıyaslıyor: “Kemal Pir yoldaş, ‘Biz bu dünyayı tersyüz edeceğiz’ diyordu. Şimdi bizi sevmezler. Niye, biliyor musunuz? Klasik bir deyimdir, ama çarkın çomağı durumundayız. Politikada kimi zaman daraltan bir durumdur, ama ne yapalım Kaynaklar : kurdshow - diyarbakirzindani - Bydigi - Kurdishinfo
Konu bişareçto tarafından (16.12.2008 Saat 22:35 ) değiştirilmiştir.
|