Yeni kusagin pek bilmedigi ama bir döneme (isim olarak) damgasini vurmus inanilmaz iskenceler yapan, Insanligin yüzkarasi bir Devlet Kurulusu olan DAL grubunu taniyalim... Bir dönem derken DAL grubunu kastettim, unutmayin devletin böyle "Hizmetleri" hala devam ediyor... " DAL (Derin Araştırma Laboratuarı). 12 Eylül sonrası devrimcilere işkence yapmak, ve onleri cözmek için her yolunun denendiği işkence merkezidir. İşkencehane demekten utandıklarından mıdır bilinmez Derin Araştırma Laboratuarı gibi bir isim koymuşlar. İlk önce Ankara’da Devrimci Yol’u cözmek icin derin araştırmalar yapan (!) bu işkence merkezi daha sonra ülkenin her yanına dağıldı yani ülke DAL’lanıp budaklandı. Peki ne yapılır bu Derin Araştırma Laboratuarında ? DAL’da derin araştırmalar yapılırdı ve hala yapılıyor insanlar üzerinde. Laboratuar denilen yerde denek olarak kullanılan insanlara değişik işkence yöntemleri uygulanmaktadır. İnsanlıktan uzak araştırma ekibi bu konuda uzmanlaşmış elemanlardan oluşmaktadır. Görevleri devrimcileri konuşturmaktı, ama ne mutlu ki Türkiye devrimcilerinin tarihinde itirafçı ve işbirlikçilerin sayısı oldukça azdır. Bu kadar işkenceye rağmen insanlar konuşsalar bile düsüncelerinden vazgeçip yoldaşlarını satmamışlardır. Bu kadar acımasız işkence altında konuşmamak için kendi dilini koparan ya da adını dahi söylemeyen efsaneler de vardır. İşkenceler sonucu ölümü kucaklayanlar ise yenilmeden uğrunda kavga verdikleri toprağın bağrına gömülmüşlerdir. DAL’da Araştırmaya Tabi Tutulmuş Yani İşkenceden Geçirilmiş Kişilerin Anlattıkları…
Bana işkence yapan Kenan Evren’den takdirname almış Oğuzhan Müftüoğlu (Birgün Gazetesi köşe yazarı)(Dev-Yol İstanbul Sorumlusuydu) 12 Eylül’den dört ay sonra İstanbul’da yakalandım. Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün işkenceyle ün yapan bölümü DAL’da (Derin Araştırma Laboratuvarı) 80 gün Devrimci Yol’un bir numaralı sorumlusu olarak sorgulandım. Hemen herkese uygulanan falaka, elektrik, Filistin askısı, tazyikli soğuk su gibi dönemin bütün rutin işkence yöntemleri bana da uygulandı. Sonra 11 yıl Mamak ve Ceyhan cezaevlerinde tutuklu olarak kaldım. Polisler 80 gün kaldığım işkence yerinden alarak Mamak Cezaevi’ne götürdüler. Cezaevine teslim edilirken revirde doktorlara sağlam raporu yazdırıyorlardı. Doktordan, işkence izlerini zapta geçirmesini istedim. Doktor asteğmen, yanında duran astsubaya çekinerek baktı ve böyle bir yetkisinin olmadığını söyledi. Avukat olduğumu, bana işkence yapan polisler hakkında dava açacağımı, işkence izlerini zapta geçirmezse suç işlemiş olacağını söyleyerek üsteledim. Astsubay, doktora ’Olur’ dedi ve görünür durumdaki işkence izlerini revir kartına işledi. Başvurum üzerine bir ay kadar sonra savcılığa çağrıldım. Bana işkence yapan polisin ismini öğrenmiştim. Söyledim. Tarif etmemi istediler. İşkencede gözler bağlı olduğu için tarif edemeyeceğimi düşündüler. Oysa yazılı ifadem alınırken odaya girip çıkan işkenceciyi sesinden tanımış ve yüzünü görmüştüm. İsterlerse resmini de yapabileceğimi söyledim. Şaşırdılar. Biri sınıf arkadaşım olan savcılar başıma toplanmış halde işkenceci polisin resmini çizdim. Hepsi malum işkenceci polisi resimden tanıdı! Polis hakkında dava açıldı Bir ay sonra işkenceci polis mahkemede sanık sandalyesinde karşımızda oturuyordu. İşkence doktor raporlarıyla sabitti. Teşhis, tanıklık her şey tamamdı. Polisin ceza alacağı kesindi. Karar günü mahkeme hakimi başka yere tayin edildi. Yerine getirdikleri hakim bizi dinlemeden polis hakkında beraat kararı verdi. Avukatımız İbrahim Tezan o mahkeme dosyasına işkenceci polis tarafından savunma delili olarak bir belge sunulduğunu tesbit etmişti: Kenan Evren tarafından “üstün hizmet belgesi” olarak verilmiş bir takdirname! 6 yıl boyunca yerin 3 metre altındaki hücrede kaldım CELALETTİN CAN (78’liler Derneği Sözcüsü) (DEV-GENÇ İstanbul Başkanı’ydı)
Darbeden 5 ay sonra Malatya’nın Gürkaynak köyünde yakalandım. Askeri havalimanında bir barakaya koydular. 72 gün kontr-gerilla tarafından sorgulandım. Ben askıdayken hemşire bir kızı getirdiler. Onun acısı, kendi acımı unutturdu. Kızı soymaya başlar başlamaz beni yan barakaya aldılar. Kızın siyasi bir yanı yoktu... Sol görüşlü aranan iki akrabası yemek için bunların evine gitmiş, tek suçu bu... Beni sorgulayan 7-8 kişilik grup kıza 10 gün boyunca tecavüz etti. “Abi kurtar beni!” diye feryat ediyordu. Tecavüz edenler “Solcuların namuslu olduğunu bilmiyorduk, kız bakireymiş” dediler! Bunlar yaşanırken askıda patlayan omuzunuzun, yırtılan bacaklarınızın, kesilen tabanlarınızın sizin için bir anlamı kalmıyor. Malatya’nın ardından Elazığ’a götürüldüm. Askeri hastanenin morgunu hücrelere dönüştürmüşlerdi. Yerin 3 metre altındaydı. Ünlü 3 No’lu Özel Hücreler... Burada 6 yıl kaldım. Hava, su ve güneş yoktu. Hayatta kalmam için zorunlu havalandırma amacıyla kullandıkları bir odaya her çıkarttıklarında temiz hava beni çarpıyor, bayılıyordum. 1984’te iki defa idam cezası aldım. 19 yıl 5 ay cezaevlerinde kaldım. Diyarbakır, Eskişehir, Amasya, Antep, Adapazarı ve son olarak Bursa... Koğuşlarda değil tecrit hücrelerinde tutuldum.
1999’da serbest kaldım. Arkadaşlarımın çoğu yaşamıyordu. Meselenin belki de en üzücü tarafı, 12 Eylül’ün 78’liler üzerinde uyguladığı tecrit politikasının toplumun geniş çevrelerince kanıksanmış hatta unutulmuş olmasıydı. 78’liler bu ülkenin hâlâ en idealist, en temiz ve onca baskı ve işkenceye rağmen geleceğe dair düşleri olan kuşağıdır. Avrupa’da da benzer hareketler vardı. Ama Batı kendi gençliğinin enerjisini katletmedi, işkence tezgâhlarından geçirmedi. O dönemin hareket liderleri Almanya’da dışişleri bakanı, ABD’de devlet başkanı oldular. Ama biz... İnsanların ideallerimizden nefret etmeleri amaçlandı. Çekilen onca acının, harcanan binlerce insan hayatının hesabı hâlâ verilmedi.
Düz askıda elektrik verip, ters askıda bayıltırlardı Gökalp Eren (68’liler Vakfı Eski Başkanı) İstanbul’da Halkın Kurtuluşu ve Parti Bayrağı dergilerini çıkaranlar arasındaydı Gökalp Eren... 18 yaşını doldurmadan darağacına gönderilen Erdal Eren’in amcasının oğludur. “Arkadaşlarımla bir evdeydik darbenin ilk günü. Aranmaya başladığımızı öğrendikten sonra bir süre yer değiştirerek yakalanmamaya çalıştık. 7 ay sonra bir arkadaşımın evine yapılan baskınla yakalandım. Sirkeci’de şimdi adliye binası olan binanın üst katına götürdüler. Dayak ve elektrik burada da uygulanıyordu, yaşadım ama Gayrettepe başkaydı. İşin merkeziydi, işkencenin işkenceciyi bile yorduğu bir yerdi. Gayrettepe’de 80 gün kaldım. ’Erdal’ı astık, Ekrem’i öldürdük, senin buradan çıkışın olur mu’ mesajıyla girdim her işkenceye. Elektriği düz askıda kullanırlardı... Çarmıha gerer gibi asıyorlardı. Elektriği vücuda çapraz olarak verdiklerinde şiddetinin arttığını biliyorlardı, yani uzmanlaşmışlardı. Bir ucunu penisinize bağlarlar, diğer ucunu kalçanıza değdirdikleri zaman penisinizin koptuğunu hissedecek kadar acı duyarsınız. Bu 5-6 saniyede bedeniniz çırıl çıplak kasılır. Eğer çok uğraşmak istemiyorlarsa Filistin (ters askı) yapıyorlardı. Onda da omuzlarınızın koparıldığını zannediyorsunuz. Omuzlar vücudu taşıyorsa acıdan bayılıyorsunuz, taşımıyorsa omuzunuz çıkıyor... Gayrettepe dinlendirilmelerim hariç 65 gün işkence gördüm. MUSTAFA YALÇINER (Emeğin Partisi Genel Başkan Yardımcısı) Darbeden 7 ay sonra tutuklandım. Gözaltının o dönem normal süresi 15 gündü. Beni 110 gün bırakmadılar. Elektriği vücudunuzun her yerinden veriyorlardı ama bana dişimden verdiklerinde çok daha şiddetli hissediyordum, daha iyi bir iletken miydi bilmiyorum ama doğrudan beyninizde hissediyorsunuz. Sorgum 3.5 aya yakın sürdü. Bittiğinde cinsel organımda halka şeklinde bir morluk vardı. 2 ay idrarımla kan attım. Her yıl bir dişim döküldü. Boyun ve belimde fıtık oluştu. Falakadan sonra ayaklar kan toplamasın ve patlamasın diye özellikle yürütürlerdi. Ben bana işkence yapanın sesini üzerinden 26 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ hatırlıyorum. İyi polisi oynayan ve yüzünü göstermekten çekinmeyen polisin yüzünü de...." Alintidir...