| | Öğretmenler Günü mü ? Öğretmenler Günü mü ? M. Yavuz Arıtürk'ün Öğretmenler Günü ile ilgili haberini okuyalım Siirtçe okurları... ÖĞRETMENLER GÜNÜ MÜ?! HADİ, YİNE DE KUTLU OLSUN… “Ben, ne 12 Eylül’cülerin 24 Kasım’da kutladıkları öğretmenler gününü, ne de sicili temiz sayılsa bile UNESCO’nun 5 Ekim’de kutladığı öğretmenler gününü kabul etmiyorum. Aslında ben sayıları buğday çuvalındaki siyah hardal taneleri kadar az da olsa, kurukafalıların da bulunduğu bir sınıf olan öğretmenlerin gününü değil, gerçek öğretmenlerin gününü, üstelik bir gün değil her gün kutluyorum.” Yıl 1972. O zamanki adı Yeni İlkokulu iken, şimdiki adı 14 Eylül İlköğretim Okulu olan “Medresetül Levazımat”ın 52 yoklamalı 4. sınıf öğrencisiyim. Amerikan süt tozları ve poğaça benzeri nefis ekmek eşliğinde bize ders veren E.K. adında bir ilkokul öğretmenimiz var. Biz ilkokul öğretmenlerimizi hiç unutmayız. Bir de çocukluk aşklarımızı. Yani ilkokuldaki sevgililerimizi… Doğululuğumuzdan mıdır nedir? Bilmem. Ama unutamayız işte… Herkes gibi ben de vurgunum o yaşlarda. Sibel adında bir kızcağıza nedensiz yere âşığım. Aynı sınıftayız. Ama onun haberi yok. Hem nereden haberi olacak ki? Yaşım 11. O da aşağı yukarı bu yaşlarda. Ben sıkıntılıyım o zamanlar. Babam. Ah, sevgili babam… Borçlu harçlı bir memur. Arada bir başımı okşar, sevinirim. Ama genelde ben de babam gibi kasvetliyim. Ödev mödev yapmam, yapamam. Bir gün ödevimi yapmadım diye, 52 öğrenci karşısında… (51'i umurumda değil ama Sibel'in karşısında) E.K. isimli öğretmenim üç kez kafama vurup “salak, aptal” diye hakaret etmişti bana. O gün bitmiştim. Çocuk aklı işte. Tam beş yıl dilim tutulmuştu. Gel zaman, git zaman… Tam beş yıl “salak ve aptal” olarak, boş gözlerle etrafa bakınmış, öylece ortalıkta dolaşmış, gün gelmiş borç içinde yüzen memur babamın elini tutmuş, Siirt Lisesine kaydımı yaptırmıştım. Çok zaman oldu, hatırlamıyorum. Galiba okula başladığımızın üçüncü veya beşinci günüydü. Dama taşları gibi dizilip nutuk beklediğimiz lise bahçesinde çocuklarla birbirimize girmiştik. Suçlu bendim; itiraf ediyorum. Sonra biri geldi; takım elbiseli, kravatlı… “Ne oluyor çocuklar, ne oluyor yavrular,” diye sordu. Ben yine sustum, konuşamadım. Ama o gelince kargaşa son buldu. Gözlerimize bakarak; sadece gözlerimize bakarak suçluyu teşhis etti “o adam.” Ve cezayı verdi! Yanağımı ve başımı okşadı. Cezaya bak! Yanak ve baş okşama. Şaşırdım. Çünkü benim başım okşanıyordu; hem de hayatta ilk kez! Sonra biz yaptığımızdan utandık. O da çekti gitti. Dayanamadım. “Bu kimdi Allaşkına?” diye sordum yanımdaki çocuklara. Bu Saim hocaydı dediler. Tuhaf! Ondan önce ve ondan sonra herkesin kırmaya, hatta ezmeye çalışacağı bir başı okşuyordu. Çok tuhaf! Gel zaman, git zaman… Her öğrenci gibi, Saim hoca benim de annem oldu, babam oldu, abim oldu, ablam oldu. Bu arada bir başka hocamı da anmama müsaade edin. Uluslararası Felsefe Kuruluşları Federasyonu Başkanı, Felsefe Profesörü İoanna Kuçuradi'ye şakayla karışık, bir vesileyle; “Annem bana ağzın doluyken konuşma diye öğretmişti” demiştim. Ne fırça yemiştim, ne fırça… Bir ben bilirim, bir de Allah bilir. “Her zaman konuş,” demişti bana. “Hiç susma. Ağzın dolu olsa bile!” Ne diyeyim. Hocam Kuçuradi'yi onca sevmeme rağmen pek etkilenmemiştim bu öğretisinden. Çünkü hem babam, hem de Saim hoca bana ondan önce öğretmişlerdi bunu. Konuşmam gerektiği zamanda susmamam gerektiğini biliyordum yıllardır. Ama ne yalan atayım; Lise 3'te… Ben henüz 18 yaşımdayken… Şimdiki dondurmacı Abdullah'ın tam önünde… (O zamanlar orada salaş bir meyhane var.) Bir de Saim hoca… İstanbul'dan geliyor, otobüsten yeni inmiş ve zil zurna sarhoşken yakalandığım Saim hoca… (Tabi kâğıt mendil yok…) Ağzımı burnumu mendiliyle silip, bana “konuş, derdin nedir?” diye sorup dinleyen, gece yarılarına kadar bana ağabeylik yapan, beni evime gönderdikten sonra evine giden… Ve bana konuşmayı öğreten… Evet… Saim hoca bana konuşmayı öğretti o gece… Tam 30 yıl oldu. O gün bu gündür hiç susmadım. Hep konuşuyorum, yazıyorum, çiziyorum… Ha, diyeceksiniz konuşmayı, yazmayı, çizmeyi öğrendin de ne oldu? Üç kez üniversiteden atıldım, üç kez işten atıldım, üç kez hapse atıldım! Hep “üç”le limitlediler beni. Ama hiç kimse düşüncemi “üç”le sınırlayamadı! Çünkü gereken yapılmıştı; “Öğretmenler sonsuzluğu etkiler, bu etkilerinin nerede son bulacağını asla bilmezler!” diyen Henry Ward mesajını gerekli yerlere ulaştırmıştı. Babam ve Saim hoca bana sınırsızlığı öğretmişlerdi. Şimdi, affet beni babam ve affet beni Saim hocam diyorum. Bazen korktum, çekindim, sustum. Konuşmam, hatta bağırmam gerekiyorken lafımı yuttum. Oysa siz bana bunu değil, konuşmayı, kendimi anlatmayı öğretmiştiniz. Medeni cesareti belletmiştiniz! Ben şimdi söylediklerimden değil, söyleyemediklerimden… Yaptıklarımdan değil, yapamadıklarımdan utanıyorum. Ama söz veriyorum, sevgili babam ve hocam; 70 yaşıma bile gelsem, faraza mahkeme koridorlarında veya töre raconlarında bana verilecek cezalardan sonra, ben Sadık Arıtürk’ün oğlu ve Saim Yüksel'in öğrencisiyim, bu ceza bana az bile diyeceğim. Konuşacağım! Evet, en ağır travmamı 11 yaşımda platonik sevgilimin karşısında öğretmenim tarafından aşağılanırken yaşamıştım. Gel zaman, git zaman… Yine bir öğretmenimin okşayışıyla kendime geldim. Sonra, gün geldi bu yazıyı yazdım. *** Önce en küçük oğluma, 11 yaşındaki Hüseyin'e okuttum. Kabul etti. Ben de yayınlıyorum. Hadi, sağlıcakla… *** Son olarak; “Bir dokunuş kurtarır yaşamı bazen, bilemezsiniz…” (Bu sözün sahibini bilmiyorum. Yoksa yazardım.) Hadi, bir daha sağlıcakla… M.Yavuz Arıtürk |