´´Emekçiler olarak, bir ömür boyu çalışıyoruz, ama bir türlü açlık ve yoksulluktan da kurtulamıyoruz. Daha çok çalışmak, daha çok üretmek, yaşam koşullarımızda olumlu yönde bir değişiklik yaratmıyor. Neden?
Çünkü, ne kadar çok çalışır, ne kadar çok üretirsek üretelim, elimize geçecek bellidir. Çünkü bir patronun yanında işçiysek, bütün çalışma saatlerimiz ve ürettiklerimiz BİZE AİT DEĞİLDİR. Örneğin, bir günde 8 saat çalıştırıldığımızda, bunun 4 saatini kendimiz için çalışıyorsak, geri kalan 4 saatini de kapitalist için; veya günde 10-12 saat çalıştırıldığımızda, yine bunun 4 saatini kendimiz için, 6-8 saatini de kapitalist için çalışıyoruz.
İşte, çalıştığımız bu fazla süreye, "artı emek zamanı", bu sürede harcadığımız emeğe ise "artı-emek" diyoruz. Yine, bu fazla çalışma süresinde ürettiğimiz "değer"e de "artı-değer" diyoruz.
Yani çalıştığımız bir işgününde, tüketimimiz için gerektiğinden fazlasını (artı-değer) üretiyoruz. Ve, üretim araçlarının ve sermayenin sahibi olan kapitalistler, ürettiğimiz artı-değere, bir ücret ödemeden el koymuş oluyorlar.
İşte, kapitalist üretim biçiminde sömürünün asıl boyutunu da bu artı-değer'e el konulması oluşturmaktadır. Marks, Kapital'de şöyle der; "Kapitalist üretim, yalnızca meta üretimi değil, esas olarak artı-değer üretimidir."
Sömürünün, bu biçimi kapitalizme özgüdür. Feodalizmde ya da kölecilikte sömürünün biçimi bundan farklıdır. Örneğin, köleci toplumda, köle sahipleri; kölenin sadece emeğini değil, tamamen kendisini satın alırlar, kölenin sahibi olurlar ve dolayısıyla kölenin emeğini kullanmak için bir ücret ödemezler. Köleler tüm yaşamları boyunca, tümüyle köle sahibi için çalışmak ve üretmek zorundadırlar. Yine feodal toplumda; yoksul ve topraksız köylü (serfler) ve feodal beyler arasındaki sömürü ilişkisinde de, serflerin emeğinin ücret karşılığında satın alınması söz konusu değildir. Kölecilikten farklı olarak serfler, feodal beyin toprağında çalışırken, ürettiklerinden belli bir miktar veya oranda kendileri de pay alırlar. Fakat, ne çalışma koşullarının belirlenmesinde etkili olabilir ne de çalışmalarının karşılığında aldıkları ürün miktarının pazarlığını yapabilirler. Bunu yapabilmeleri için, kendi emek güçlerinin sahibi olmaları gerekir. Oysa, bulundukları bölgedeki feodal beye bağımlı olan serflerin, serfin belirlediği koşullarda çalışmak dışında bir alternatifi yoktur.
Kapitalist toplumda ise, sömürünün biçimi farklılaşmıştır. Kapitalist sömürüde, artık işçi ile kapitalist arasındaki ilişki, ticaret ilişkisidir. Köle ve serften farklı olarak, işçi, kendi emek gücünün sahibidir ve geçimini sağlamak için emek gücünü kapitalist pazarda satışa çıkarır. Kapitalist ise, işçinin emeğini satın alarak üretime sokar.
Burada işçinin "emek gücü", alınıp, satılabilen bir maldır. Marks, Kapital'de emek gücünü şöyle tanımlar; "Emek-gücü ya da emek kapasitesi sözünden, insanın kendisinde bulunan ve hangi türden olursa olsun bir kullanım-değeri üretirken harcadığı zihinsel ve fiziksel yetilerin toplamı anlaşılmalıdır."
Emek gücünün fiyatı ise, onun yeniden üretilebilmesi için gerekli zamanla belirlenen değişim değeri'dir. Yani, emek gücünün fiyatı; işçinin her işgünü yeniden çalışabilmek için beslenmesine ve emek gücünün sürekliliğini sağlamak için, ailesinin geçimine yetecek olan ücrettir.
Kapitalist, satın aldığı işçinin emeğini, yeni metaların üretiminde kullanır. Fakat, işçi sadece aldığı ücretin karşılığı olan değeri üretme süresi kadar çalışmaz. Ayrıca artı-değer üretmek için de çalışır ve kapitalist, işçiye ürettiği "artı-değer" için ücret ödemez. Kapitalistin, kâr dediği şey, işte el koyduğu bu "artı-değer"dir. Kısacası, kapitalistin kâr dediği şey, işçinin sömürülen emeğidir.
İşçinin ne kadar kendisi için, ne kadar kapitalist için üreteceği, işçi ile kapitalist arasındaki çelişki ve çatışmanın da temelidir. İşçi, emeğinin karşılığı kadar ücret almak ister. Bunun için iki temel talep gündeme getirir. Birincisi, ücretin artırılması, ikincisi çalışma süresinin düşürülmesi'dir.
Kapitalist ise, kârını, yani artı-değer üretimini artırmak ister. Bunun için;
1) İşçinin çalışma süresini uzatmak ister. İşçi günde 8 saat yerine 12 saat çalışırsa, (yine kendisi için çalışma süresini 4 saat varsayarsak) "kapitalist için artı-değer" üretim süresini 4 saatten 8 saate çıkarmış olur.
2) İşçiye ödediği ücreti düşürmek ister. Böylece, işçinin ücretli çalışma süresini azaltarak, "artı-değer" üretim süresini artırmış olur.
3) Emeğin verimliliğini arttıran teknik yenilikler uygulanarak, artı-değer üretimine daha çok zaman ayırması ve daha çok artı-değer üretmesi sağlanır. Bunun da, esas olarak faydası işçiye değil kapitaliste olur.
Kapitalist için, işçinin ücretini düşürebileceği alt sınır, işçinin ve ailesinin "ölmeyecek kadar tüketmesi" sınırıdır, diğer bir ifade ile "asgari ücret"tir. Kapitalistler adına iktidar olanların "kemer sıkma" diye ifade ettikleri de bu sınırın zorlanmasıdır. İşçilere, "daha düşük ücretle yaşamayı başarın" derler. Asgari ücreti, salt simit ve çay tüketimi üzerinden hesaplayan iktidarlar, bu sınırları nasıl zorlayabildiklerini de göstermiş oluyorlar.``